Örnek HTML sayfası Your Page Title escort bursa bursa eskort escort bursa Görükle Escort escort bursa escort bursa escort bursa escort bursa escort bursa alanya escort bayan antalya escort eskişehir escort mersin escort alanya escort bayan bodrum escort bayan havalimanı transfer
altıparmak escort çarşamba escort eve gelen escort gemlik escort görükle escort gürsu escort heykel escort inegöl escort iznik escort karacabey escort kestel escort masöz escort mudanya escort mustafakemalpaşa escort nilüfer escort orhangazi escort osmangazi escort otele gelen escort rus escort sınırsız escort üniversiteli escort whatsapp escort yıldırım escort
Bugun...



Araştırmacı-Yazar İlhan Şahin'in kaleminden 1. Dünya Savaşı incelemesi...
Tarih: 22-11-2021 09:17:51 Güncelleme: 22-11-2021 10:16:51 + -


1. Dünya Savaşı'nın Türk ordusunu kazandırdığı tecrübe.

facebook-paylas
Tarih: 22-11-2021 09:17

Araştırmacı-Yazar İlhan Şahin'in kaleminden 1. Dünya Savaşı incelemesi...

                                                                                                                                                                          
                                                                                                                                                                   İlhan ŞAHİN
                                                                                                                                                                    Tarihçi-Yazar 

 

"BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI'NIN

TÜRK ORDUSUNA KAZANDIRDIĞI TECRÜBE"

 

 

ÖZET

Türk Ordusu dünyanın en eski düzenli ordusudur. Türk ordusu çok geniş coğrafyalarında mücadele etmiş her defasında da kendisine tecrübe edinerek sonraki devletlere ve nesillere aktarmıştır. İşte tam altı asır boyunca dünya düzenini güçlü ordusu sayesinde sağlayan Osmanlı Devleti yıkılırken de güçlü bir devlet olmuştur.

Birinci Dünya savaşı Türk Askeri tarihinde ulusal bir devletin kurulmasının temellerini atmıştır. Çünkü Türk devletini kuranlar Osmanlı ordusunun subaylarıdır. Bu subaylar büyük savaşta sahada kazandıkları tecrübeleri vatanın son toprağının kurtuluşunda kullanmıştır. Birinci dünya savaşının kahramanları cihan savaşında kazandıkları şöhret sayesinde yeni devleti kurarken milletin kendilerinin arkasına takılmasına neden olmuşlardır. Cihan harbinin sadece Türk Askeri Tarihi açısından değil, Türk Siyasi Tarihi açısından da büyük önemi vardır. Bu çalışmada Birinci Dünya Savaşı’nın Türk Askeri tarihi açısından önemi vurgularken bu sürece nasıl gelindiğinin de alt yapısı anlatılacaktır.

 

Anahtar Kelimeler: Birinci Dünya Savaşı, Türk Ordusu, Türk Askeri Tarihi, Türk Askeri Mirası

 

KISALTMALAR

a.g.e.                           : Adı Geçen Eser

a.g.m.                          : Adı Geçen Makale

a.g.y.                           : Adı Geçen Yayın

A.Ü.                           : Atatürk Üniversitesi

GOPÜ                        : Gazi Osman Paşa Üniversitesi

S.                                 : Sayfa

 

GİRİŞ

Osmanlı Kırım’ı kaybettikten sonra büyük devlet kategorisinden çıkmaya başlamış ve 1915 Viyana Kongresinden sonra ise Avrupalı büyük devletlerin kendi aralarındaki sorunları bir süre için çözmesinden sonra onlar için bir hedef ülke haline gelmiştir. Kırım Osmanlının süvari kaynağı olması bakımından çok önemli bir bölge özelliği taşımaktaydı. Bu nedenle 19. Yüzyıl Osmanlı için hiç de kolay olmamıştır. 1827 tarihinde Osmanlı-Mısır donanmasının İngiliz, Fransız ve Rus donanması tarafından Navarin önlerinde yakılması önemli bir dönüm noktasıdır. Bu olayda Osmanlı donanması, Rusya’ya avantaj sağlayacak şekilde yok edilmiş oluyordu. Bundan sonra Osmanlılar, bir anda donanması olmayan bir deniz imparatorluğuna dönüşmüştür.

 

3. Selim’le başlayan batılılaşma hareketleri Osmanlı Ordusunda önce Fransız kültürünün yerleşmesine neden olmuştur. Fransızların Mısır’ı işgalinde sonra

1. 1. Osmanlı Ordusunda Modernleşme Çalışmaları

Osmanlı Devleti’nin “modern bir ordu kurma” çabasını, Batı karşısındaki gerileyişiyle birlikte başlatmak mümkündür. Osmanlı klasik ordu teşkilatı olan Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasıyla birlikte, Avrupa ölçeğinde modern bir orduya sahip olabilmek “Devlet-i Aliyye” açısından ayrı bir önem ve boyut kazanmıştır. II. Mahmut’tan itibaren, Yeniçeri Ocağı’nın yerine kurulacak olan ‘Modern Ordu’nun kurulmasında Avrupalı uzmanlardan yararlanma yoluna gidilmiştir. II. Mahmut, bu ihtiyacı karşılamak için bir yandan eski ordu kadrolarında görev alan ağaları istihdam etme, Avrupa’dan uzman subay getirme yollarına başvururken diğer taraftan “Mekteb-i Harbiye” ve “Mekteb-i Tıbbiye” gibi kurumların temelini atarak bu ihtiyacı karşılamaya çalışmıştır. 19.yüzyılın başlarından itibaren çok sayıda Avrupalı askeri uzman, bu amaçla Osmanlı ordusunda görev almıştır[1].

 

Yeni ordunun kurulmasında Avrupalı uzmanlardan yararlanmak amacıyla Prusya’ya müracaat edilmiş ve iki devlet arasında yapılan antlaşma ve kontratlarla HelmuthVonMoltke başta olmak üzere silah arkadaşları Vincke, Mühlbach ve Fischer Osmanlı ordusunda istihdam edilmiştir. Prusyalı bu subaylar 1835-1839 tarihleri arasında milis kuvvetlerinin organizasyonu, müstahkem mevkilerin tahkimi, ilk modern topoğrafik kayıtların tutulması gibi önemli vazifeler ifa etmişlerdir3. Bu ilk heyetin 1839 tarihinde Türkiye’den ayrılmasından sonra çok sayıda Prusyalı subay gayr-i resmi olarak Osmanlı ordusunda istihdam edilmişse de iki devlet arasında resmi bir askeri heyetin varlığı söz konusu olmamıştır[2]. Sultan Abdülmecit ve Sultan Abdülaziz’in saltanat yıllarında Osmanlı ordusunda daha ziyade Fransız etkisi hâkim olmuştur. Almanya’nın 1864 tarihinde Sadowa’da Avusturya ordusunu, 1870-71 tarihinde Fransa ordusunu mağlup ederek ordusunun gücünü ispatlamasıyla birlikte, Osmanlı ordusunda görev yapan Alman subayların ağırlığı yeniden hissedilmeye başlanmıştır[3].

 

Berlin Antlaşması’yla başlayan iki devlet arasındaki siyasi yakınlaşmadan hemen sonra Sultan II. Abdülhamit, Osmanlı ordusunun ıslahı için Almanya’dan bir heyet gönderilmesini talep etmiştir. Osmanlı Devleti’nin bu talebi iki ülkenin ortak menfaatleri göz önünde bulundurularak iki yıllık bir gecikmeyle de olsa kabul edilmiştir. Böylelikle 1882 tarihinde Albay Kaehler, Yüzbaşı Kamphöfener, Yüzbaşı VonHobe ve Yüzbaşı Ristow’dan müteşekkil ikinci bir Alman Askeri Heyeti İstanbul’a gelmiştir. Bu heyete bir yıl sonra askerlik ve subay eğitimi konusunda uzman olan Von Der Goltz da dâhil edilmiş ve aynı sene içinde gelen mülki ve askeri heyet azalarının sayıları 13’e ulaşmıştır[4].

 

Von Der Goltz, ilk olarak o güne kadar Fransız sisteminin etkisinde kalan başta Harbiye Mektebi ve Harp Akademisi olmak üzere üst düzey askeri okulların müfredat programlarını Alman modeline uygun olarak değiştirmekle işe başlamıştır. Askeri okulların müfredat programında yapılan bu değişiklikle birlikte bu okullarda okuyan öğrencilerin daha fazla modern askerlik sanatıyla ilgili malumat edinmeleri sağlanmış ve askerlikle ilgisi olmayan çok sayıda ders yürürlükten kaldırılmıştır. Gerek müfredat programına konulan dersler gerekse Von Der Goltz’un başta kendi eserleri olmak üzere Almancadan tercüme ettirdiği eserler sayesinde genç subayların düşünce dünyasında önemli bir değişim yaşandığı gibi, bu değişim, dışarıdan bakıldığında fark edilebilecek şekilde genç subayların dış görünüşlerine de yansımıştır[5].

 

Almaların Osmanlı ordusunda gerçekleştirdiği bir diğer reform, ordunun ihtiyacı olan subay kadrosunu karşılayabilmek amacıyla askeri okulların sayısını ve öğrenci kapasitesini arttırmasıdır. Bu dönemde bir yandan askeri rüştiyelerin ve idadilerin sayısı çoğaltılırken diğer taraftan mevcut askeri okulların öğrenci sayısının arttırılması yoluna gidilmiştir. Türk ordusunda görevli Alman subayları, Osmanlı ordusunu Alman silah ve teçhizatıyla donatarak kendi ülkelerinin ağır sanayisine büyük bir pazar kazandırmıştır[6]. Dolayısıyla 1950 yılına kadar devam edecek Türk Ordusunda Alman geleneğinin ilk temelleri atılmış oldu. Yukarda sözünü ettiğimiz birliktelik 1. Dünya Savaşında müttefikliğe kadar gidecek ve ortak bir kader paylaşılacaktır. Aynı zamanda Alma askeri mantığının 1. Dünya savaşı ve daha sonrasında Türk ordusuna geçişi de gerçekleşmiştir.

 

1. 2. 1. Dünya Savaşı Öncesinde Osmanlı Askeri Kültürü

Osmanlı ordusu 1909 yılında meclisten geçen yeni askeri yasalarla bir modernleşme programı uygulamaya başlamıştı ancak elinde bu programı uygulayacak yetenekli üst düzey subay yoktu. 1914 yılında savaş başladığında neredeyse beş yıldır tatbikat yapılmamıştı. Ulaştırma hatlarının zayıflığı yüzünden kuvvet kaydırmada zorluklar vardı. Yine de ihtiyatlar yeniden düzenlendi, sıhhiye ve veterinerlik hizmetleri iyileştirildi. Osmanlı piyadesi, karargâh çalışması, yürüyüş, taarruz ve savunma düzenleri ile talimatlar açısından danışmanlık veren Almanlar sayesinde onların taktik ilkelerini benimsemişti. Talimnameler de neredeyse birebir Almanca çeviriydi.

 

Osmanlı, Balkan Savaşları’nda askerin politikaya bulaşması ve çekememezlik yüzünden 40 günlük bir sürede Balkanlara veda etmişti. Lüleburgaz Savaşı dört gün sürdü ve Türkler kaybetti. Çünkü ekmekleri ve telgraf hatları yoktu. Savaş sonunda Bulgar Albay Azmanof yabancı ataşelere gurur içinde şöyle diyordu: “Bu savaş Fransız Harp Okulu’nda öğretilen yöntemler ile kazanılmıştır.” Yenenler istediği gibi konuşuyor, yenilenler ise suskundu. Uyguladıkları “Karşıdaki çemberin tam merkezine saldırmak.” metoduydu ve yüzyıllar önce Osmanlı Kosova, Niğbolu ve Varna’da aynı stratejiyi defalarca uygulamıştı. I. Dünya Savaşı öncesi Osmanlı ordusunun büyük kısmı okuma yazma bilmiyordu. Askerler farklı etnik kökenden gelmeydi. Subaylarla askerler arasında ara kademe olarak görev yapacak tecrübeli bir astsubay sınıfı yoktu. Savaş coşkusu halkta oluşturulamamıştı. Dahası para yoktu, maaşlar ödenemiyordu ve kıtlık vardı[7].

 

I. Dünya Savaşında askere alınan Osmanlı askerleri savaşın sonuna kadar terhis edilmediler. Osmanlı seferberliği yavaştı ve olayların gerisinde kalıyordu. Savaşın başında sırf bu yüzden iki ay süre ile tarafsız kalınması, seferberlik için zaman kazandırmışsa da, yeterli olmadı. Osmanlı’nın bu dönemde yeterli bir ihtiyat sistemi olmadığı gibi, müttefiklerinin aksine ihtiyat kolordularını süratle muharebe alanına süremiyordu. Bunun yerine eğer piyadeye ihtiyaç olursa tümenler kullanılıyordu. 3 Ocak 1914 tarihinde Genelkurmay Başkanlığına Enver Paşa getirilmişti. Enver Paşa derhal modernizasyona engel olacaklarını düşündüğü 1300 yaşlı subayı emekliye ayırdı. 14 Mart 8 tarihinde ise “1 Numaralı Ordu Emirnamesi” yayınlandı. Bu emirname; ordunun ateş gücünü artırmasının önemini ortaya koyuyor ve düşman üzerinde karma sınıfların ateş üstünlüğünü süratli bir şekilde tesis etmesi gerektiğini belirtiyordu. Emirnamenin başlangıç bölümünde komutanın bizzat cepheden yürütülmesi gerektiğiyle ilgiliydi. 1914 yılı bahar ve yaz aylarında ordunun etkinliği hızla artıyordu. İlerleme öylesine barizdi ki, Avusturyalı bir tarihçi; “Türk ordusu tamamen Prusya ordusuna benzetildi. Ocak ayındaki disiplinsiz perişan yığın şimdi kaz adımlarıyla geçit yapıyor.” diyerek şaşkınlığını bildiriyordu[8].

 

1. 3. 1. Dünya Savaşın ’da Osmanlı Ordusu

Gerçekten de I. Dünya Savaşı’nda en fazla şaşırtan taraf Osmanlılardı. Almanlar yanında savaşa katılarak, Ruslara destek için giden gemilere Çanakkale Boğazı’nı kapadı. 500.000’den fazla İngiliz ve Fransız askeri burayı açmaya çalıştıysa da başarılı olamadı. Osmanlılar Suriye, Filistin, Mezopotamya ve Arabistan’da da İngiliz kuvvetleriyle savaştılar ve onların gücünü tükettiler. 1915 yılı sonlarında İngilizlerin, Bağdat’ı ele geçirmek üzere yaptığı saldırılar başarısız olunca, daha önce Türkleri küçümseyen İngiliz general hatıra defterine: “Avrupa’da hiçbir asker yoktur ki, savunmada Türklerle mukayese edilebilsin. Talihsizliğimin cezasını çekiyorum.” diye yazmak zorunda kalmıştı. Ardından Kutülammare’ye çekildiler. Bu savaşlarda İngiliz ordusu başarılı olamasa da, Dicle üzerindeki askeri üsten üç adet deniz uçağı kullanarak dünyada ilk defa havadan ikmal denemesi yaptı. Hintli ve İngiliz askerlerden oluşan ordusu Halil Paşa tarafından kuşatılan İngiliz Generali Townshend ve kuvvetleri 29 Nisan 1916’da kayıtsız şartsız teslim oldular. Osmanlılar tarafından, İngilizler yanında savaşan Müslüman askerler için isyan edip İngiliz subayları öldürmeleri ve Türklere katılmaları yönünde broşürler atılmıştı. Savaş sonunda komutan mirliva Halil Paşa Townshend’in tabanca ve kılıcını kendisine iade etti. Halil Paşa kendi askerlerine hitabında, Türk sebatının İngiliz inadını kırdığı ilk zaferin Çanakkale, ikincisinin de burada görüldüğünü gururla ifade ederken, İngiliz tarihçi James Morris bunu, “İngiltere tarihindeki en aşağılık teslim” olarak yorumluyordu[9].

 

Birinci Dünya Savaşı öncesi belirgin bir “Türk Strateji”sinden söz etmek mümkün değildi. Stratejik tercihler Alman önceliklerine göre yapılmış, savaş için gerekli silah ve cephane umutları Almanlara bağlanmıştı. Stratejik düzeyde de büyük hatalar yapılmıştı. Doğuda muharebeler büyük birliklerle değil, daha küçük birliklerle yapılabilir ve bunlar lojistik yönden daha iyi desteklenebilirdi. Kanal harekâtında intihar hücumu yerine, önceden kuvvetli bir topçu ateşi ile hedef baskı altına alınabilir ve zayıflayan bölgelerden geçiş yapılabilirdi. Çanakkale’deki İtilaf kuvvetleri geri çekilince, buradaki kuvvetleri kaydırmakta geç kalınmış, bunun sonucunda Erzurum ve Trabzon elden çıkmıştı. İngilizler Bağdat’a 200.000 kişilik bir ordu ile girmişlerdi. Burayı geri almak için takviyeler Bağdat’a kaydırılınca, İngilizler Kudüs’ü ele geçirdi. Bütün bunlar olurken 100.000 Türk askerinin, günümüzde Güneydoğu Polonya ve Batı Ukrayna arasında kalan, Galiçya ve Makedonya’da Almanların yerine savaşması ise düşündürücüdür. Diğer taraftan 19 Eylül 1918 günü İngilizler Sina’da büyük bir yığınak yaparak saldırıya geçtiğinde ordunun bir kısmı İran ve Kafkasya’ya kaydırmıştır. Bu hatalar neticesi İngilizler 8. Orduya karşı 7 kat, 22. Kolorduya karşı ise 14 kat bir üstünlük elde ederek yarma harekâtını zorlanmadan gerçekleştirdiler[10].

 

Savaş ilanı azda olsa Osmanlıları birbirine bağlarken, 3. Ordu’nun neredeyse bütün Ermeni asker ve subayları kaçarak Ruslara katılmıştı. Bunun üzerine Kafkas cephesindeki geri kalan Ermeni askerleri silahsızlandırılıp, onlardan hizmet ve nakliye birlikleri kuruldu. Bundan sonra, kuşkulu bağlılıklarına rağmen, şaşırtıcı bir şekilde Ermeni askerler geri hizmetlerde ve karargâh işlerinde başarılı hizmetler verdiler. Gürcülerden 1917 yılında oluşturulan tabur ise daha savaşa girmeden lağvedildi. İran’dan oluşturulan gönüllü taburları da Ruslar ortaya çıkınca firar ettiler. Diğer taraftan I. Dünya Savaşı’nda Yahudiler siyasi birlik oluşturmaya başlamışlar ve savaşta aktif rol almak için İngiltere’ye başvurmuşlardı. Böylece onların sempatisini kazanıp Filistin’de bir devlet kurmayı planlıyorlardı. İngilizlerin amacı ise Amerika’nın savaşa kendi yanlarında girmesi için Yahudi Lobisi’nin desteğini sağlamaktı. Bunun üzerine 500 kişilik bir Yahudi birliği, 20 subay ve 750 katır olduğu halde İngilizler yanında Gelibolu’ya gönderildi. Osmanlılar Yahudi gençlerden, diğer gayrimüslimler gibi, çalışma taburları oluştursalar da, Yahudiler bu savaşta pek ortada görülmediler[11].

 

Savaşın başında Osmanlı ordusu 36 tümenden oluşuyordu. Seferberlikte buna 9 tümen daha ilave edilebiliyordu. 1. ve 2. Ordular İstanbul’daydı. 3. Ordu Rus tehdidine karşı Erzurum civarında konuşlandırıldı. 4. Ordu ise savaş başladıktan sonra oluşturuldu ve karargâhı Şam olmak üzere Suriye ve Filistin’de konuşlandı. Çanakkale ve Batı Anadolu’yu korumak için oluşturulan 5. Ordu silah gücü ve topçu yönünden zayıftı ve bazı askerlerin tüfeği olmadığı gibi hemen hemen hiç makineli tüfek yoktu. Altıdan dokuza kadar olan ordular ise savaş sürerken teşkil edildiler. Ancak birlikler tam mevcuduna bir türlü yaklaşamadılar. İngiliz istihbaratına göre, savaş başladığında Osmanlı ordusunda 700.000 mavzer tüfeği ile 1878 yılındaki Rus savaşından kalma 500.000 martini tüfeği vardı. Modası geçmiş tüfeklerden oluşan yedeklerin ise cephanesi azdı. 06 Ağustos 1914 tarihinde Osmanlı ordusunun Almanlardan; 200.000 tüfek ve 500.000 top mermisi yanında, mayın, obüs, kamyon, elektrik donanımı; bot, battaniye ve konserve yiyecek talepleri oldu. Almanların yardımda isteksiz oluşu yanında, Akdeniz’de deniz üstünlüğünün karşı tarafta olması ve karadan da yardım gelememesi nedeniyle bunların çok azı savaşa girmeden temin edilebildi. Şüphesiz kahramanların bile silah ve mermiye ihtiyacı vardı. Bir kısım ihtiyaçlar düşmandan ele geçirilenlerle karşılanıyordu. Almanlar tarafından ele geçirilen Rus silahları da Türklere verilmişti. Bunun dışındaki silahlar genelde Alman tasarımı idi. Askerler Alman yapımı süngüler, mavzer tüfekleri ve kılıçlarla donanmıştı. Tüfeği olsa bile askerlerin bir kısmının süngüsü veya tabancası yoktu. Subayların çoğu beylik tabancalarını kendileri alıyordu[12].

 

Osmanlı askeri, sıkı bir disipline tabiydi. Önce kişisel yeteneklerin geliştirilmesine dayalı bireysel eğitime, sonra da küçük birlikler halinde birlik eğitimine alınıyorlardı. Yapılan araştırmaların sonuçlarına göre Osmanlı ordusunun o dönemde en güçlü tarafı, en üst yönetici kademesi ile en altta bulunan kademelerdi. Çok iyi eğitimli kurmay subaylar ile savaşçı bir erat sınıfına sahipti ve bunlar dayanıklı ve inatçıydılar. Kolay kolay pes etmiyorlardı. Bunun dışındaki ara kademeler, özellikle muvazzaf astsubay sınıfı yoktu ve bu durum askerlerin süratli bir şekilde eğitilmelerine engel oluyordu. Bu nedenle gerek bu savaş, gerekse dünya savaşı sonrası muharebelerde, bu boşluğu kapatmak için üst düzey subaylar kritik anlarda kendilerini öne atmış ve bu yüzden subay zayiatı hep fazla olmuştur[13].

 

Limon vonSanders, hatıralarında, Osmanlı yerel üretiminin büyük oranda asker için üniforma üretimine odaklandığından bahsediyordu. Ancak yine de üniformaların yarısına yakınının dışarıdan alınması gerekiyordu. İhtiyaç büyüktü. Gerçekten de özellikle Kafkas Cephesi’nde olmak üzere yiyecek yanında kışlık giyecek yokluğundan büyük kayıplar verilmişti[14]. I. Dünya Savaşı’na 22 milyon kişinin yaşadığı 2.410.000 kilometrekare toprakla giren Osmanlı’nın elinde, savaş sonrası 10 milyon kişinin yaşadığı 1.283.000 kilometrekarelik bir toprak parçası kalmıştı. Çanakkale Savaşı’nda 200.000’in üzerinde subay ve er kaybedilmesi insan gücüne büyük bir darbe vurdu. Bunların arasında; binlerce Mülkiyeli, Tıbbiyeli ve Harbiyeli vardı. Savaş sonunda ülke 300.000 askerle işgal edilmişti. Karadeniz’de 25.000, Güneyde ise 10.000 Ermeni terörist silahlı isyana kalkışmıştı[15].

 

1. 3. 1. Dünya Savaşın Genel Olarak Türk Ordusu’na Kazandırdığı Tecrübeler

Birinci dünya Savaşı’nın Türk Askeri Tarihindeki yeri tartışmasız en önemli konudur. Çünkü bu savaşta Osmanlı Devleti yıkılırken yeni Türk Devletini kuran komuta kademesi tecrübe kazanıp tüm imkânsızlıklara rağmen başarıları sayesinde bir milletin arkalarına düşmesine neden olmuştur. Şimdi Türk ordusuna büyük tecrübe kazandıran cihan savaşının neden askeri tarihimiz açısından önemini aktaralım.

 

Osmanlı yıkıldığı anda bile güçlüydü. Üstelik yıllarca süren savaşlar, zaten var olan savaş kültürünü daha da geliştirmiş ve gerçekten kaliteli bir komuta sınıfı oluşmuştu. Bu sınıf savaşmayı biliyordu ve sadece taktik alanda değil, aynı zamanda strateji konusunda da uzmanlaşmıştı. İngilizlerin ve yandaşlarının durumunu çok iyi analiz etmişlerdi. İç cephe sağlam olduğu sürece tecrübesiz Yunan ordusunun etkisiz hale getirilmesi, en zor şartlarda bile, sorun değildi[16].

 

Avrupalı askeri uzmanlar, belki de geçmişten gelen bir önyargıyla, Osmanlı ordusundaki değişimi görememişlerdi. Normalde modern muharebe etkinlik ölçeğine göre böyle bir ordunun savaş alanında kalması mümkün değildi. Modern ordularıyla Rusya, Avusturya-Macaristan, Romanya ve hatta siper savaşlarında çok az zayiat vermiş ve Balkan devletlerinin en savaşçısı gözüken Bulgaristan bile savaşın sonunda çökmüştü. Hâlbuki 1918 yılı sonunda Osmanlılar bir milyona yaklaşan ordularıyla hala ayakta ve savaşıyordu. Ordu kaybetse de, Ruslara karşı doğuda soğuk kış şartları altında, üç günde 75 kilometre yürümüş, geri çekilse bile Süveyş kanalına taarruz ederek, kurulan seyyar köprü ve teknelerle kanaldan karşıya geçmişti. Osmanlılar nasıl olmuştu da dört yıl süreli böylesi uzun bir savaşta orduyu savaş alanında tutmayı başarabilmişti[17]. Bu imkânsızlıklara rağmen kazanılan tecrübe Türk Ordusunun Milli Mücadele’de aynı imkânsızlık içersin de savaş kazanma tecrübesini getirmiştir.

 

Osmanlı askeri, sıkı bir disipline tabiydi. Önce kişisel yeteneklerin geliştirilmesine dayalı bireysel eğitime, sonra da küçük birlikler halinde birlik eğitimine alınıyorlardı. Yapılan araştırmaların sonuçlarına göre Osmanlı ordusunun o dönemde en güçlü tarafı, en üst yönetici kademesi ile en altta bulunan kademelerdi. Çok iyi eğitimli kurmay subaylar ile savaşçı bir erat sınıfına sahipti ve bunlar dayanıklı ve inatçıydılar. Kolay kolay pes etmiyorlardı. Bunun dışındaki ara kademeler, özellikle muvazzaf astsubay sınıfı yoktu ve bu durum askerlerin süratli bir şekilde eğitilmelerine engel oluyordu. Bu nedenle gerek bu savaş, gerekse dünya savaşı sonrası muharebelerde, bu boşluğu kapatmak için üst düzey subaylar kritik anlarda kendilerini öne atmış ve bu yüzden subay zayiatı hep fazla olmuştur. 1921 yılındaki Sakarya Meydan Muharebesi’nde böyle bir durum yaşanmış, kritik anlarda subaylar ön saflarda çarpışarak dünya ortalamalarının çok üzerinde kayıp vermiştir. Bu nedenle savaşa “Subaylar Savaşı” da denilir. Bu durum daha sonraları düzeltilmeye çalışılsa da, neredeyse 100 yıl sonra İç Güvenlik Harekâtı esnasında da subay zayiatı ara kademelere göre fazla olması dikkat çekicidir. Bu eğitimde onlara verilen vatanseverlik ve fedakârlık duygusunun bir sonucuydu[18].

 

Şimdi kısa olarak 1. Dünya Savaşı tecrübelerinin Kurtuluş Savaşı’nda Türk Ordusuna kazandırdığı tecrübeleri örnek vererek açıklayalım. Yunan ordusu Anadolu’ya çıkmış kendinden emin ilerliyordu. Kütahya ve Eskişehir Muharebelerini kazanan Yunan ordusu karşısında, Batı Cephesindeki durum kritik bir hal almıştı. Bunun üzerine Türk ordusu önce Eskişehir-Seyitgazi hattına, daha sonra da cesaretli bir kararla Yunan ordusu ile arasında 100 kilometrelik bir mesafe bırakarak Sakarya Nehri’nin doğusuna çekildi. Anadolu coğrafyası derinliğine savunma için müsaitti. Böylece ülke coğrafyasının derinliğinden istifade edilerek Yunan ordusunun taarruzları boşa çıkarılmış, yeniden tertiplenmek için zaman kazanılmış ve ikmal hatları kısaltılmıştır. Bunun aksine Yunan ordusunun ikmal hatları uzamıştı. İkmal hatları uzayan ve zaman kaybeden Yunan ordusu, Sakarya’da Türk savunmasının tek bir hatta değil, bölgedeki her noktaya yayılması sonucu azar azar eritilerek geri çekilmek zorunda bırakılmıştı. Büyük bir güçle, zayıf bir bölgesel gücün çatışması farklı olduğu gibi birbirine eşit iki gücün karşılaşmasında da uygulanacak stratejiler farklı olmak zorundaydı. Yunanlıların, Anadolu’yu işgal girişiminde de gereksiz bir toprak kazanma hırsı yanında elde bulundurma yetenekleri üzerindeki geniş alanları ele geçirmeye çalışma hatasıydı ve ele geçirdikleri bölgeleri koruyacak güç ve stratejik ihtiyatları bulunmadığından ağır bir yenilgiye uğramışlardı. Savaş uzadıkça ve derinliklere gidince hedeflerin ele geçirilmesi zorlaşır. Bunun için SunTzu, güçlü bir düşmanla asla “göğüs göğüse çarpışma” derken, doğrudan karşılaşmak yerine onu yormayı, bozgun yaratmayı, öfke ve gururunu kendine karşı kullanmayı önermişti. Yine anayurttan uzakta girişilen savaşların uzatılmaması da onun yıllar önce verdiği tavsiyeler arasındaydı.[19]

 

Büyük Taarruz esnasında da Türkler tarafından modern harplerin bütün prensipleri ustalıkla uygulanmıştır. Batı Cephesi’nin her iki ordusunun da, sıklet merkezini Eskişehir-Afyon arasındaki bölgede oluşturarak, Marmara ve Ege Denizi’ne kadar olan bölgede kuvvet tasarrufu yapmaları önemliydi. Böylece, kendisinden üstün düşmana karşı belirli bir bölgede üstünlük sağlanarak, karşı tarafı yenilgiye uğratmak mümkün olabilmişti.

 

Bu savaşta Türk ordusunda; 200.000 asker, 100.000’e yakın tüfek, 2800’e yakın makineli tüfek, 300 civarında top ve 10 uçak vardı. Yunan ordusunda ise 225.000 asker, 90.000 tüfek, 4500’yakın makineli tüfek, 419 top ve 50 uçak bulunuyordu. Normalde bu şartlarda taarruz edilemezdi ancak taktik alandaki zayıflık, yetenekli bir komuta heyeti tarafından stratejik alanda üstünlüğe dönüştürülebiliyordu. Savaş sonunda Türk ordusu 2300’e yakın şehit, 9300 civarında yaralı vermişti. Yunan ordusunda ise 130.000’e yakın ölü, yaralı ve esir vardı. Sadece bu savaşın incelenmesi bile yüzyıllardır oluşturulan savaş kültürünün inceliklerinin, topyekûn savunmadan aldatma harekâtına, iç hat manevrasından yıldırım harbine kadar birçok prensibin ustalıkla savaş meydanlarına yansıtıldığını göstermeye yetecektir.

 

Savaş sonunda Türkler, savaşçı devlet oluşturma kültürlerinin birikimi ile bitti sanılan bir imparatorluğun küllerinden, genç ve dinamik bir devlet çıkarmayı başarmışlardır[20].

 

SONUÇ

Bir ülke için “Ordu Oluşturma Kültürü” kısa sürede mümkün değildir. Ancak Osmanlılar yüzyılların birikimi ile bu zor olayı başarmışlar ve en kötü şartlar altında bile bu birikimle yeni bir orduyu oluşturabilmişlerdir. Kurulan bu ordu I. Dünya savaşında dünyanın önde gelen devletlerine karşı umulmadık bir direnç göstermiş ve dünya güç dengelerinin değişmesinde etkili rol oynamıştır. Oluşturulan bu ordu “Asker Millet” olan Türkler için yeni bir başlangıç olmuştur.

 

Tüm yokluklara rağmen 1. Dünya savaşın da kazanılan başarılar hem savaşı uzatırken hem de rakipleri yıpratmış beklemedikleri masraflara girmek zorunda kalmıştır. Ancak bütün bu olumsuzluklara rağmen Harp Okullarında yetişen ve önce Balkan Savaşlarında, sonra 1. Dünya Savaşında yaşanan sıkıntılara rağmen Ulusal Kurtuluş Savaşını yürüten komutanların tecrübe kazanmasına neden olmuştur. Sadece komuta kademesi değil aynı zamanda ordumuzda savaş tecrübesi kazanmıştır.

 

Birinci Dünya Savaşı’nın Türk Askeri Tarihi açısında başka bir önemi ise Ordunun Türkleşmesidir. Osmanlı Devleti’nin sürekli savaş ve toprak kayıp etmesi Anadolu Coğrafyasında milli bir ordunun oluşmasına neden olmuştur. 1. Dünya savaşı çok uluslu, çok dilli bir ordu yapısından Milli bir ordu oluşmasına neden olmuştur. Bugün Milli bir Türk Devletinden söz ediyorsak bu Birinci Dünya savaşının ordumuz üzerine kalan mirasındandır. Çünkü Türkiye Cumhuriyetini Milli bir Türk Ordusu kurmuştur.

 

Sonuç olarak Birinci Dünya Savaşı bizlere çok acı tecrübeler kazandırmış olabilir ancak Türk Askeri tarihine ibret alınacak çok önemli bir askeri kültür kazandırmıştır. Bu kültür 1950’den sonra Türk Devleti’nin NATO’ya girmesiyle ortadan kalkmıştır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kaynakça

Akcan, E. (2015). Von Der Goltz Paşa’nın Osmanlı Ordusu ve Asker – Sivil Aydınlar Üzerinde Etkisi. Atatürk Dergisi.

Alpar, G. (2018). Osmanlı’nın Son Döneminde Ordu Yapısı ve Savaş Kültürü. Erzincan Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi.

Beşirli, M. (2004). II. Abdülhamit Döneminde Osmanlı Ordusunda Alman Silahları. Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi.

Çimen, A. (2013). Tarihi Değiştiren Savaşlar. İstanbul: Timaş Yayınları.

Karabekir, K. (2001). Türkiye’de ve Türk Ordusunda Almanlar. İstanbul: Emre Yayınları.

Sanders, L. v. (2019). Türkiye’de Beş Yıl. İstanbul: Türkiye İş Bankası Yayınları.

 

 

 

 


[1] Erol Akcan, “Von Der Goltz Paşa’nın Osmanlı Ordusu ve Asker – Sivil Aydınlar Üzerinde Etkisi”, Atatürk Dergisi, Atatürk Üniversitesi (A.Ü), Erzurum, 2015, S. 14

[2] Kazım Karabekir, Türkiye’de ve Türk Ordusunda Almanlar, Emre Yay, İstanbul 2001, s. 63 

[3] Kazım Karabekir, a.g.e. S. 169

[4] Erol Akcan, a.g.m. 16

[5] Erol Akcan, a.g.m. 17

[6] Mehmet Beşirli, “II. Abdülhamit Döneminde Osmanlı Ordusunda Alman Silahları”, Gazi Osman Paşa Üniv., Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Tokat, 2004  s. 125.

[7] Güray ALPAR, Osmanlı’nın Son Döneminde Ordu Yapısı ve Savaş Kültürü, Erzincan Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Erzincan, 2018, S. 6

[8] Güray ALPAR, a.g.m. S. 7-8

[9] Güray ALPAR, a.g.m. S. 10

[10] Güray ALPAR, a.g.m. S. 11

[11] Güray ALPAR, a.g.m. S. 11

[12] Güray ALPAR, a.g.m. S. 12

[13] Konu 1. Dünya savaşının Türk Ordusuna Etkileri ve Önemi başlığı altında açıklanacaktır.

[14] Liman vonSanders, Türkiye’de Beş Yıl, Türkiye İş Bankası yayınları, İstanbul, 2019, S.131

[15] Ali Çimen, Tarihi Değiştiren Savaşlar, Timaş Yayınları, İstanbul, 2013, S. 307

[16] Güray ALPAR, a.g.m. S. 15

[17] Güray ALPAR, a.g.m. S. 9

[18] 13. Nolu dipnotta belirmiştik. 1. Dünya Savaşın da kazanılan bu tecrübe, Milli Mücadele Savaş alanlarında tecrübe edilmiştir.

[19] Güray ALPAR, a.g.m. S. 15

[20] Güray ALPAR, a.g.m. S. 16-17




Kaynak: ilhan Şahin

Editör: Mehmet Karakoyunlu



FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER TARİH Haberleri

YUKARI