escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan eskişehir escort istanbul escort istanbul escort şişli escort izmit escort istanbul escort fatih escort escort kayaşehir escort konya vtunnel
Bugun...



Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu
Tarih: 10-06-2018 14:27:59 + -


Selma Sayar'ın yeni yazısı...

facebook-paylas
Tarih: 10-06-2018 14:27

Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu

“Evrende, her yerde ve sürekli ve sürekli hiçlikle çevriliydi

insan, boyuttan ve zamandan tümüyle yoksun boşlukta.”
Stefan Zweig

Özlemlerin dile geliş biçiminde, sevinçlerin ve hüzünlerin çıplaklığında, içtenliğinde ama biraz da uzaklığında, her türlü ilişkide mektupların önemi yadsınamaz. “Her türlü ilişkide”, çünkü sadece mektupların iletim süresi değil, genel olarak hayatın gizemiydi belirleyici olan.

 

AŞK ÖLÜMSÜZ MÜDÜR?

 

     Alman edebiyatının yapıtaşlarından biri sayılan Stefan Zweig’in “Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu” adlı yapıtı, hayatın gizemli yolunda heyecanlı bir yolculuğa çıkardı beni. Kitap bir oturuşta okunacak türden. Kapağını açıp okumaya başladığınızda bırakamıyorsunuz elinizden. Kitabı okurken sarsıldım, bocaladım, yoğun bir duygusallık yaşadım, ama en önemlisi şu soruyu kendime sormadan edemedim: Aşk ölümsüz müdür?

     Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu’nun arka kapak yazısında şu bilgi yer alıyor. “Kadın kahramanını sadece uzun bir mektubun yazarı olarak tanıyoruz. Kadının hayatı boyunca sevmiş olduğu erkek için kaleme aldığı bu mektubun “gönderen”inin adı yoktur. Mektubun başında tek bir hitap vardır: “Sana, beni asla tanımamış olan sana”. Kadın büyük tutkusunu hep bir “bilinmeyen” olarak, yani tek başına yaşamaya razıdır, bu aşk öyküsünde “taraflar” değil, sadece tek bir “taraf” vardır. Böylesine, gerçek anlamda aşk denilebilir mi? Zweig okurunu, bir kez daha, insan psikolojisinde eşine pek rastlanmayan bir yolculuğa davet ediyor. Bu yeni yolculuğun sonunda “mutlak aşk” kavramının şimdiye kadar bilinmeyen kıyılarına varmayı amaçlamış olması da bir ihtimal!”

     Kitabın konusu kısaca şöyle: Ünlü yazar R, 41. yaş gününde posta kutusunda ismi ve göndereni belli olmayan bir mektup alır. Merak eder, mektubu açar ve okumaya başlar. Mektup, “Sana, beni hiç tanımamış olan sana” hitabıyla başlar. Yazar R, bu mektupla birlikte, kendi iradesi dışında hayatına dâhil olan ve o ana kadar hiç farkında olmadığı ilginç, acılarla dolu ve masum bir hayatın gerçekliği ile yüzleşmek zorunda kalacaktır.

     Mektup, “Çocuğum dün öldü…” cümlesiyle devam eder. Yazar R, ölen çocuğun, aslında kendi çocuğu olduğunu mektubu okurken öğreniyor! Gizemli Kadın, belli ki mektubu yazarken, mektubunda çocuğunun neden ve nasıl öldüğünü ve hala yatağından çocukça masumluğunu nasıl koruduğunu, baygın gözlerinin, sanki derin bir uykuya dalmış gibi göründüğünü betimlemelerle anlatıyor. O’nun öldüğüne hala inanamadığını ayrıntılarıyla belirtiyor. Çocuğunu sonsuzluğa uğurladıktan sonra, yaşamının odağında yalnızca R.’nin olduğunu ve R. ile üç kez birlikte olmalarına karşın kendisini hiç tanımadığını, aynı kişi olduğunu bile fark etmediğini ifade ediyor. Mektubunda oğlunun ölümünden sıkça bahsediyor olması, aslında koşulsuz sevdiği R’nin, kendi bedeninden olma bir parçanın da öldüğünü özellikle belirtme çabasından kaynaklandığı düşünülebilir. Ayrıca bu pekiştirici tekrarlar, ölüm acısının ruhunda ve bedeninde yarattığı dayanılmaz çöküntüyü, yoğun bir biçimde anlatma isteği de olabilir.

 

TEK KİŞİLİK BİR AŞKIN HÜZÜNLÜ BİYOGRAFİSİ

 

     Kitabın gizemli, adı bile olmayan kadın kahramanı, mektubunda, on üç yaş çocukluğundan ölümüne kadar olan, tutkulu, saplantılı ve tek kişilik bir aşkın hüzünlü biyografisini anlatıyor. Bu öyle bir aşk ki, bu aşka bir hayat adanmış ve kadının var oluş nedeni sayılmış. Aslında kitabı okudukça, bu bağımlılığın bir aşk mı, yoksa sevgi ötesi tapınmacı bir bağlılık mı olduğu soruları, belleğimizde asılı kalıyor!

     Mektubun adsız kadın kahramanı, ergenliğe yeni adım atmışken, babasını yeni kaybetmenin sürekli yasını tutan annesiyle, kasvetli bir apartman dairesinde hayatını anlamlı kılacak bir arayış içindedir. Aslında annesiyle sağlıklı bir iletişimi de yoktur. İletişimsizliğin yalnızlığında sessiz bir hayatları vardır. Gürültücü karşı komşularının apartmandan taşınmaları, o sessiz hayatlarını daha da huzurlu hale getirmiştir. Birkaç gün sonra, o boş daireye bir yazarın taşınacağı haberi, apartmanda bir heyecan ve merak uyandırır. Ama en büyük heyecanı sessiz ve yoksul bir hayat yaşayan küçük kahraman kız yaşar. Taşınma sürecindeki bütün hazırlıkları izler. En çok yazarın uşağı olan Johann’nın büyük bir titizlikle bütün işleri tek başına nasıl düzenlediğine hayranlık duyar. Herkese karşı merhametli ve saygılı oluşu da özellikle dikkatini çeker. Taşınan eşyaların içinde, kapağından farklı dillerde yazıldığı belli olan ciltlenmiş kitapları gördükçe, yazara olan hayranlığı daha da artar.

     “Bütün akşam seni düşündüm, henüz seni tanımamıştım. Benim sadece bir düzine ucuz, cildinin kartonu yıpranmış, her şeyden çok sevdiğim ve tekrar okuduğum kitaplarım vardı. Ve şimdi bütün bu harika kitapların sahibi, onları okumuş, zengin ve aynı zamanda bilgili adamın nasıl biri olduğunu ısrarla bilmek istiyordum” (S.13)

     Yeni komşusunu henüz görmeden, karşı karşıya gelmeden, O’na duygu dünyasında bir yer ayırır ve sürekli hayalinde canlandırır. Gerçekte gördüğünde ise şaşkınlığı artar. Karşısındaki, beklediğinden daha genç, şık ve yakışıklıdır. Hem yazar oluşu, hem de fiziksel çekiciliği, küçük kızın dünyasının ulaşılmaz ilk ve tek aşkı olur.

     “Ey Sevgili, benim için, o çocuk için, ne kadar harika, ne kadar gizemli olduğunu anlıyor musun? O yaşta, büyük âlemde kitap yazdığı, meşhur olduğu için saygı duyulan bir insanın, birdenbire genç, şık, bir oğlan çocuğu gibi neşeli, yirmi beş yaşında bir adam olduğunu keşfettikten sonra, evimizde, zavallı çocuk dünyamın tümünde beni senden başka hiçbir şeyin ilgilendirmediğini, on üç yaşındaki bir kızın, müthiş bir inatla, delice bir ısrarla senin hayatınla, senin varlığınla uğraştığını sana söylememe gerek var mı?” (S.16)

     Meçhul kadın kahraman, apartmanın karşı dairesine ve yüreğinin en derin yerine yerleşen yazarı, alışkanlıklarını, gelip gidenlerini, kısaca hayatını nasıl takip ettiğini anlatmayı sürdürür. Hissettiği duygunun aşk olduğunun ayrımında değildir henüz. Bay R ve bay R’ye karşı beslediği tüm bu duygular, hayatını yavaş yavaş değiştirmeye, dönüştürmeye, arkadaşlarından ve annesinden uzaklaştırmaya, kendi iç dünyasına daha çok eğilmeye, kendini tanımaya yöneltir. Artık tüm dünyası yazar olmuştur. Ancak geniş bir çevresi ve hatırı sayılır bir ünü olan Bay R, bu durumun farkında değildir. Mektubunda, yazarın gündelik hayatına dair her ayrıntıyı, o günkü yaşanmışlığıyla anlatmaya devam eder. Hatta bu anlatıyı o denli abarttığından anlaşılıyor ki etrafına karşı da kapatmıştır kendisini. Bu durumda, annesinin İnnsbruck’lu uzak bir akrabasıyla ilgilenmeye başladığını, onunla çıktığını bile fark etmez. Bir gün annesinin evlenme ve İnnsbruck’a taşınma kararını açıklaması dünyasını yıkar! O yaşlarda, taşınmaktan ve annesiyle birlikte gitmekten başka seçeneği yoktur. Taşındıkları yerde yaşadığı iki yıl boyunca, yıkılan duygu dünyasını hayalleriyle onarmaya çalışarak ve anılarını yaşayarak ayakta kalmayı başarır. Artık on sekizini doldurmuş, alımlı güzelliği ve düzgün fiziği ile dikkat çekmeye başlamıştır. Peşinde birçok erkek varken, onun aklında, fikrinde ve hayalinde sadece Bay R vardır. Üvey babasının varlıklı oluşuna aldırmadan ve kararını sorgulatmadan, ama annesini de ikna ederek Viyana’ya geri döner ve bir fabrikada işe başlar. Artık O’nu görmese bile, birlikte olmasa bile, yalnızca etrafında olmanın görkemli mutluluğunu ve iç huzurunu yaşar.

     Geldiğinin ilk günü ve takip eden her gün eski oturduğu yere gider. Geceleri bile dışarıdan yazarı gözlemeye başlar. Hangi odasının ışığı yanıyor, kim geliyor, kiminle sohbet ediyor, acaba şimdi ne yapıyor, türünden sorular belleğinde uçuşur. Belleğinde yarattığı bu soruları düşünmekten bile tanımsız bir mutluluk duyar. Ancak, kadınlarla birlikte gördüğünde, 13’lü, 15’li yaşlarda iken duymadığı kıskançlığı yüreğinde hissetmeye başlar. Çünkü artık büyümüştür.

     Bir gün R ile karşılaşırlar. Kadın karşılaşma anında yavaşlar, gözlerinin bütün dikkati, yavaş yavaş ilerlerken bile R’nin üzerindedir. Utanır, yürümeye devam eder. Bir ara geriye dönüp baktığında R’nin kendisini seyrettiğini görür. O anda yeryüzün en mutlu insanı olduğunu düşünür. Sonrası günlerde birkaç kez daha karşılaşırlar. Kadın için tesadüfi olmayan bu karşılaşmalar artık R’nin dikkatini çeker. Yaklaşıp kadınla konuşmaya başlar ve yemeğe davet eder. Kadın için hayatının en mutlu anıdır. R’nin yalnızca varlığından ve yakınında oluşundan hayat bulan, nefes alan kızın, eski karşı komşusu olduğunu hatırlamaz. Yemekten sonra yazarın evine giderler. Hayal gibi bir geceyi birlikte geçirirler…

     O buluşmadan sonra, arayacağını söyleyen yazar, uzun bir yolculuğa çıkar. Kadın ise iki ay sonra hamile olduğunu anlar. Etrafa pek görünmeden, çevresinden kaçarak, çok zor koşullarda, yoksulluk ve yoksunluk içinde çocuğunu dünyaya getirir. Bütün bu gelişmelerden R’nin haberi olmaz. Kadın, gurur meselesi yaparak haber de vermez. Artık büyük aşkını özledikçe bakıp öpebileceği, koklayabileceği, ikisinin bir parçası olan oğlu vardır. Oğul büyüdükçe tıpkı babasına benzemektedir. Elbette babası gibi iyi yetişmeli ve iyi okullarda okumalıdır. Artık tüm amacı budur, ancak yoksulluk da diz boyudur. Bu amacı gerçekleştirebilmek için tek sahibi olduğu bedenini satarak, çocuğunu büyütür.

AŞK HER ŞEYİ AFFEDER Mİ?

 

     “Sevgilim, ben bedenimi sattım. Sokak kadını denen fahişe olmadım ama bedenimi sattım. Zengin arkadaşlarım, sevgililerim oldu. Senin çocuğun her şeye, dünyanın bütün zenginliklerine, konforuna sahip olmalıydı, tekrar sana, senin hayatının yörüngesine girebilmeliydi.’’ (S.43)

     Artık kadının varlıklı, nüfuzlu ve gösterişli arkadaşları vardır. Onunla evlenmek isterler, ama hiçbirine bağlanmadan yine Bay R’yi bekler. Aradan on yıl gibi bir zaman geçmiştir. Bir gün arkadaşlarıyla gittikleri bir meyhanede R ile karşılaşır. Bay R, karşısındaki alımlı kadını yine tanımamıştır. Bakışırlar, hayalinde yaşattığı sevgilisi kendisini istekli gözlerle süzer. Sonra da birlikte olma isteğini iletir. Bu öneriyi hiç düşünmeden kabul eder. Dışarı çıkarlar, fahişe sandığı kadını evine götürür. Yıllar önce yaşadığı o muhteşem geceyi bir kez daha yaşar.

YÜZLEŞME-VEDA

 

     Sabah kalktığında R’nin geceyi birlikte geçirmelerinin karşılığında para bıraktığını görür. Çok kırılır! İçinden karşısına geçip her şeyi bağıra, çağıra anlatmak ister. Ama yine gururu izin vermez ve bu aşağılanmaya ses çıkarmaz. Aceleyle evden ayrılırken ve ağlayan gözlerini silerken uşak Johann’a yakalanır. Beraber olduğu sevgilisi kendisini tanımazken, yüzündeki ifadeden, uşağın kendisini tanıdığını anlar. Bu farkedilmeye içten içe sevinir.

     Yakında öleceğini öğrenen kitabın kahramanı meçhul kadın, bunların tümünden habersiz olan R’ye ölmeden önce mektup yazar. İsminin ve resminin bulunmadığı mektupta “Bu mektubu okuyorsan öldüğümü bil…” diyerek her şeyi anlatır. Aşkının ölümsüzlüğünü hatırlatır. Artık O’na her yıl doğum gününde beyaz güller gönderemeyeceğini, ancak bunu her yıl kendisinin devam ettirmesini ister.

     Sonuç olarak, bu öyküde meçhul bir kadının bir mektupla, yazar R üzerindeki kendi etkisini artırmayı ve yazar R’nin meçhul kadın ile ilgili merakını bütünüyle gidermeyi istemediğini söyleyebiliriz. Öte yandan yazar R, kendisine büyük bir tutkuyla bağlanan gizemli kadını bir kereliğine tanımış olsaydı, kitap aynı heyecan ve merakla okunacak mıydı? Kanımca aynı etkiyi yaratamayacağı yönünde.  Bu aşkın gizemi; tek taraflı olması, büyük bir tutkuyla sahiplenilmesi ve yaratacağı her türlü sona kadının büyük bir özveriyle katlanmasından ileri geliyor.

     Diğer bir husus Stefan Zweig’in kahramanlarını tanımlarken isim yerine, harf kullanması yaşadığı dönemle ilişkilendirebilir. Büyük bir savaşın eşiğinde olan dünya, duyarlı pek çok insanda olduğu gibi, yazarda da derin travmalar yaratmış, özgürce bir yaşama duyduğu özlemi de öldürmüştür. İçinde yaşattığı  bunalımı yapıtlarına bu şekilde yansıtmış olabilir.

     Kitabın çevirisini yapan Ahmet Cemal’in- bu satırları yazarken onun öldüğünü öğrenmek de hayatın bir şakası gibi- sözleriyle noktalayalım:

“Böylesine, gerçek anlamda aşk denilebilir mi? Bu, her okurun tek başına cevap vermek zorunda olduğu bir soru ve kanımca hiç de kolay olmayabilir; çünkü Zweig’ın bu metin aracılığı ile insan psikolojisinde eşine pek rastlanmayan bir yolculuğa çıkmış olması ve bu yolculuğun sonunda “mutlak aşk” kavramının şimdiye kadar bilinmeyen kıyılarına varmayı amaçlamış olması gibi bir ihtimal de var!’’ (1)

     “Üretken bir yazar olan Zweig, birçok konuda denemeler yaptı. Lirik şiirler yazdı, trajedi ve   dram türünde sahne eserleri denedi, özellikle biyografi alanında önemli eserler ortaya koydu. Freud ve psikolojiye olan ilgisi onu bu alana yöneltti. Biyografi alanındaki çalışmaları, dönemin birçok ünlü kişisinin hayatlarını gözler önüne serdi. Üç Büyük Usta: Balzac, Dickens, Dostoyevski; Kendi İçindeki Şeytanla Savaşanlar: Hölderlin, Kleist, Nietzsche; Romain Rolland; Marie Antoinette; Magellan, Stendhal, Erasmus, Fouche eserleri bu biyografilerden birkaçıdır.” (2)

KAYNAKLAR:

  • Cemal, Ahmet. Aşkın psikolojisi
  • Stefan Zweig Hayatı Ve Eserleri

 

 

 

 




Kaynak: Selma Sayar

Editör: Mehmet Karakoyunlu

Bu haber 919 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER Kitap Tanıtımı Haberleri

ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
SON YORUMLANANLAR
YUKARI