Bugun...



"BİR DAHA UNUTMA BENİ" RAFLARDAKİ YERİNİ ALDI
Tarih: 19-02-2019 06:36:09 + -



facebook-paylas
Tarih: 19-02-2019 06:36


Bir Daha Unutma Beni
Esra Erdoğan Erşen
 
“Bir Daha Unutma Beni geçmişin kokusunu sayfalara taşıyor. Dünü, bugünü ve GİZEMli bir bilmeceyi usulca çözüyor. Kalplerimize dokunarak...”
CANDAN SELMAN (Sen Sarıldın Kış Bitti yazarı)
 
Bir Daha Unutma Beni,  "bir günlük  roman” değil, bir "günlük-roman". Okuyun; bir daha hiç kimseyi unutamayacaksınız.”
HALİL GÖKHAN
 
Kapak yazısı
 
 “…Kadın, gözlerini bir hastane odasında açar, çevresi doktorlar ve yakınlarıyla çevrilidir ama hiçbir şey “ben kimim?” sorusuna yanıt bulmasını sağlamaz. Kocası, artık hiç hatırlamadığı ve bir yabancı olarak gördüğü adam, ona bir defter uzatır. “Bu senin günlüğün, oku” der…
Kendi geçmişini, tıpkı bir yabancının hayatıymış gibi okur. Şaşırır, güler, üzülür, kendini tanımaya çalışır. Ama günler geçtikçe ve defteri okudukça kocasıyla ve ziyaretine gelen yakınlarıyla kurduğu ilişki giderek karmaşıklaşacaktır.
Bir Daha Unutma Beni  romanı kadınların (ve erkeklerin) dünyasına samimi bir bakış getiriyor. Roman bazen güler yüzlü bazen gergin, bazen sevinçli bazen karamsar. İlişkiler, arzular, gelgitler, aile, iş, yaşam mücadelesi ve en önemlisi umutla ilgili, sürükleyici bir metin Bir Daha Unutma Beni.
 
ESRA ERDOĞAN ERŞEN: 1981 yılında dünyaya geldi. 1999’da İstanbul Adnan Menderes Anadolu Lisesi’nden, 2003’te Uludağ Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Yüksek Lisans Programı’nı 2005’te bitirdi. Üniversite yıllarında tiyatroyla ilgilendi. 2003 yılında Hürriyet’te gazeteciliğe başladı. Haberler, röportajlar, kültür sanat ve seyahat yazılarının yanı sıra Hürriyet Web TV için “Geziyorum” adlı seyahat programını hazırlayıp sundu. Bir Daha Unutma Beni, yazarın ilk romanı.
 
Bir Daha Unutma Beni, Esra Erdoğan Erşen, roman, 238 sayfa, 13,5x19,5 cm, ISBN 978-605-143-237-3                        25 TL
 
ROMANDAN BİR BÖLÜM
 
Kadın, serin ve beyaz hastane odasında gözlerini açtı, etrafına baktı. İçeriye doktorlar, hemşireler girip çıkıyordu. Ona bazı sorular sordular, ama hiçbirine cevap veremedi. Gözü, pencerenin tüllerinden içeri sızan güneş ışığına takıldı. Gündüzdü, ama o saatin, günün, hatta yılın bile farkında değildi. Tek bildiği bir süredir bu odada tutulduğuydu. Tanımadığı o adam başında dikiliyordu yine, suskun ve düşünceliydi. Onunsa cevabını bulması gereken tek bir soru vardı aklında. Sadece bunu düşünüyordu: “Kimim ben?”
Zaman geçtikçe etrafı kalabalıklaşmaya başladı, ziyaretçilerdi bunlar. Geçmiş olsun diyen, acıyan gözlerle bakan, hatta arada bir gözyaşı dökenler… Odanın dışında kendi aralarında fısıldaşıyor, ondan bahsediyorlardı. Yorulmuştu artık. Aciz hissediyordu kendini. Nihayet onu biraz yalnız bıraktılar. Uyudu, uyandı. Gözlerini açtığında yanından ayrılmayan o adam vardı karşısında. Eline bir defter tutuşturdu. “Bu senin günlüğün, lütfen oku,” dedi ve odadan çıktı. Günlükle baş başa kaldı. Öylece durdu biraz. Sonra bordo kapağı tedirgin bir şekilde çevirdi:
 
***
 
K

olumdaki saatin sesini duydum bir an. Tik tak tik tak... Zaman ilerliyordu. Öyle ya, dünya dönüyordu. İnsanlar doğuyor, ölüyor, gülüyor, ağlıyor, günler geçiyor, hayat devam ediyordu. Beni hiç umursamadan… Zaman durmuştu benim için sanki. İçimden hiçbir şey yapmak gelmiyordu. Yemek, içmek, konuşmak, dinlemek, okumak, yazmak… Hiçbir şey. Öylece duruyordum. Sadece yavaş yavaş nefes alıyor ve düşünüyordum. Kafamın içinde beni teselli etmeye çalışan sesin son çırpınışları da fayda etmedi. Susturdum onu. Arkadaş, aile, sevgili… Hepsi boş şeylerdi... Kimseyi görmek istemiyordum. Kolumu bile kıpırdatmak istemiyordum. Yaşayan bir ölü gibi...
Duvardaki yağlı boya tabloda kırmızı şapkalı ve elbisesi rüzgârda uçuşan bir genç kız vardı. Kolunda sepetle uçsuz bucaksız bir papatya tarlasındaydı. Çiçek topluyordu. O an o kız olmak istedim. Renkli, risksiz bir dünyanın içinde hiç bozulmadan, şartlar değişmeden, kaygısız, hep aynı kalmak… Gözlerim tek bir noktaya odaklanmış tabloya bakarken cep telefonum çaldı. Tanımadığım bir numara. Muhtemelen yanlışlıkla aranıyordum. Açmadım. Çalmaya devam etti, etti, derken sustu. O gün kimseyle konuşmamıştım henüz. Saat akşamın beşiydi. Televizyonu açmalıydım belki de. Vazgeçtim. En ufak bir gürültü bile yoracaktı sanki beni. Bu dinginlik sürsün istiyordum.
Sadece saatimi dinliyordum. Tik tak, tik tak… Bu kez de beklenmedik bir şekilde kapının zili çaldı. Kapıcı. Apartmanın ilaçlanacağını söylüyordu. Müsait olmadığımı çeşitli bahanelerle anlatmaya çalıştıkça ısrar ediyordu. Yine de başımdan savdım onu. Bir sığınak gibi kullandığım kanepeme yerleşip oturmaya devam ettim. Yemek yemem, su içmem gerekiyordu, ama canım istemiyordu. Böyle bir saat daha geçti. Kendime kızdım sonra. Nihayet ayağa kalkma enerjisi buldum. Gidip yiyecek bir şeyler almaya karar verdim.
Sokak için önce asansörle iki kat yukarı çıkmam gerekiyordu. Bodrum katındaki dairemin kapısını çektim. O gün ikinci konuştuğum kişi bakkal çırağı oldu. Bir ekmek, biraz peynir ve meyve suyu alıp döndüm. Hızlı hızlı yemeğe koyuldum. Nefes bile almadan… Hırsımı yemekten çıkarırcasına. Ve yine kanepede buldum kendimi. Tıka basa yemiş, yorgun, kırgın. Tembellik tüm vücuduma yayılıyor, beni esir alıyordu. Çok geçmeden uykuya daldım. Rüyamda beni içi timsahlarla dolu bir bataklığa zorla sokmaya çalışan tanımadığım kişilerden kaçmaya çalışıyordum. Mide ağrısıyla uyandım. Üzerimden kamyon geçmiş gibiydi. Televizyonu açtım ve geçen her saatle birlikte bir sigara yaktım. O gün bir üçüncü kişiyle daha konuşmadım. Sabaha karşı yeniden uyudum…



Kaynak: KAFEKÜLTÜR

Editör: Mehmet Karakoyunlu

Bu haber 527 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER Yeni Yayınlar Haberleri

ÇOK OKUNAN HABERLER
SON YORUMLANANLAR
YUKARI