Bugun...



Dergâh Yayınları'ndan Yeni Kitaplar
Tarih: 20-11-2018 10:59:23 + -


Dergah Yayınlarının yayınladığı yeni kitaplar arasında önemli kitaplar bulunuyor.

facebook-paylas
Tarih: 20-11-2018 10:59

Dergâh Yayınları'ndan Yeni Kitaplar

 

Türk Mesnevî Edebiyatı
Âmil Çelebioğlu
 
Mesnevîleri, Eski Türk Edebiyatı’nın manzum hikâye veya romanları saymak mümkündür. Bu manzum hikâyeler, bütün dünya edebiyatlarında olduğu gibi Türk edebiyatında da geniş bir yer tutar. Bir aşk veya savaşı konu alan mesnevîler, nazım ile hikâyeyi birleştiren eserlerdir.
Türk Mesnevî Edebiyatı, edebiyat tarihimizin zengin bir sahası olan mesnevîleri çeşitli yönleriyle inceleyen bir eserdir. Âmil Çelebioğlu tarafından, yerli ve yabancı pek çok kütüphanede yüzlerce eserin bizzat taranıp incelenmesi neticesinde ortaya çıkan bu eser, akademik çalışmalara örnek gösterilebilecek ve yapılacak çalışmalara kaynaklık edecek niteliktedir.
Kitabın ana konusu Sultan II. Murad Devri Mesnevîleri (1421-1451) olmakla beraber Çelebioğlu, mukayeseye imkân verebilmesi ve mesnevîlerdeki tekâmül safhalarının daha iyi görülebilmesi için, on üçüncü yüzyıldan itibaren bu devreye kadar Eski Anadolu Türkçesi ile yazılmış mesnevîleri de çalışmasına dâhil etmiştir. Böylece eser on üçüncü, on dördüncü ve on beşinci yüzyıl Türk Mesnevî Edebiyatı Tarihi hüviyetini kazanmıştır.
Önceki basımında Türk Edebiyatında Mesnevi adıyla yayımlanan kitap, bu baskısında özgün adıyla yayımlanıyor: Türk Mesnevî Edebiyatı
Yayla Dumanı - Bütün Eserleri
Ömer Bedrettin Uşaklı


Yayla Dumanı’nda Ömer Bedrettin Uşaklı’nın yayımlanmış şiir kitapları Deniz Sarhoşları (1926), Yayla Dumanı (1934) ve Sarıkız Mermerleri  (1940) başta olmak üzere kitaplarına girmemiş şiirleri, nesirleri, çevirileri, edebi görüşünü açıklayan anket cevapları toplanmıştır. Şiirlerini hemen hemen her yayımında değiştirmiş olan Ömer Bedrettin’in, neleri değiştirdiğini göstermek maksadıyla, farkları da her şiirin sonundaki dipnotlarda kaydedilmiştir.
Yayla Dumanı hazırlanırken 1988 yılında TDK tarafından yayımlanan Ömer Bedrettin Uşaklı Bütün Eserleri baskısı esas alınmış ve önceki baskıda yer almayan ilavelere ve düzeltmelere yer verilmiştir.

“İçinde saklayarak yaşmaklı bir dilberi
Gönlüm o şen günleri yalnız anıyor şimdi,
Dağların hasretiyle içim yanıyor şimdi,
Ah, o yayla hayatı, ah o köy âlemleri...”
Eleştirinin Sınırları
Rita Felski
 
Eleştirinin sınırları var mıdır?
Edebiyat teorisi ve eleştirisi alanında dünya çapında bir şöhrete sahip olan Rita Felski, Eleştirinin Sınırlarıbaşlıklı kitabında eleştirinin sınırlarını sorguluyor. Ancak bunu yaparken kendi deyimiyle eleştiriyi eleştirmeyi değil, yeniden betimlemeyi amaçlıyor.
Eleştiri faaliyetine yeni bir bakış açısı öneren ve savunduğu tezleri sağlam argümanlarla destekleyen Felski, bu çalışmasıyla sadece eleştirinin değil modern düşüncenin ve kültürün sınırlarını da sorguluyor.
Bu açıdan kitap, kendi sınırlarını aşan bir nitelik taşıyor.
Zafer Değil Sefer
İsmail Kara
 
“Zafer değil sefer” yahut “muvaffakiyet değil hareket” ifadeleri sonuca ve hedefe ulaşıp ulaşmamaya bağlı kalmadan yola koyulmayı, harekete geçmeyi, her hâlükârda insanî sınırlar içinde yapılabilecekleri sonuna kadar yapmayı ifade ediyor. Seyr ü seferin, yolun ve hareketin bizzat kendisi sonucun, zaferin, muvaffakiyetin en azından bir parçası olmak itibariyle zaten baştan bir neticedir.
Akar suya umman çoktur. Yunus Emre’nin “Dağ ne kadar yüce olsa yol onun üstünden aşar” mısraı da bunu anlatıyor. Dağlarda tükenen patikalar, bir yerden sonra nefesi kesilen, ümitsizlik ve bedbinlik karanlıklarında boğulan yolcular elbette vardır. Ama bu tâli bir meseledir.
Bir de “hiçbir yere ulaştırmayan yol” var. Burada yolun amacı kendisidir, kendindedir, başkasında, başka yerde değil. Yol başka bir şey için kat edilmez. Yol ile varılacak menzil bir diğerinin şümulü dâhilindedir.
Naz Bitti
Ali Ayçil
 
Ne etsem berabere bitmedi o yılgın maç 
Herkes bende kalanı küçük bir sıyrık sanır 
Sen aklıma düştükçe içim nasıl izdiham 
Terkedilmiş bir evin ilk günü kadar ağır
Weber ve Durkheim
Metodolojik Bir Karşılaştırma
Henrik Jensen
 
Weber ve Durkheim: Metodolojik Bir Karşılaştırma, Max Weber ile Émile Durkheim’ın metodolojilerinin sistematik, karşılaştırmalı bir analizidir. Jensen, Weber ve Durkheim’ın Protestan Ahlâkı ve İntihar’da sırasıyla Protestanları ve Katolikleri nasıl analiz ettiklerini ortaya koymaktadır. Weber ve Durkheim’ın birbirinden oldukça farklı analiz biçimleri, daha sonra ikisinin metodolojik ilkelerini ve bakış açılarını açıklamada ve karşılaştırmada kullanılarak sosyolojik ve sosyal bilim analizlerinde şu temel soruları gündeme getirmektedir:
• Sosyolojinin konusunu ne oluşturur?
• Kavramlar nasıl geliştirilir?
• Yasalara ne tür bir statü atfedilebilir?
• Topluma yönelik bilimsel bir bakış açısı geliştirirken ne tür imkânlara ve kısıtlamalara sahibiz?
• “Olan” ile “olması gereken” arasındaki ilişkiyi nasıl değerlendirmeliyiz ve sosyal bilimler değer-leri nasıl ele almalıdır?
• Toplumsal olgular nasıl açıklanmalıdır?
İbnülemin’in Rüyaları
İbrahim Öztürkçü
 
Dostları tarafından “eşsiz bir müverrih, canlı bir kütüphane ve ayaklı bir tarih” olarak tarif edilen İbnülemin Mahmud Kemal İnal, maziyle bağları koparmanın hüküm sürdüğü bir devirde yakın tarihin ve zengin kültürümüzün gizemli dünyasına açılan büyük bir pencere oldu. Bugün de öyledir.
Orijinali yaklaşık 70 varaktan ibaret olan ve 1895 ile 1927 arasında görülen rüyaları ihtiva eden bu eser, örneklerine çok sık rastlamadığımız rüya tahkiyeleridir. Merkezinde müellifin “tasavvufî neşvesi” ve pek bilmediğimiz mansıp arayışları olmakla birlikte rüyaların mekânları ve cereyanları çok renkli ve zengindir. Hz. Peygamber’in teşrif ettiği rüyalar hayli bereketli; devrin ekâbirinin gelip geçtiği rüyalar da bol miktardadır. Ayrıca hususi üslup, ciddiyet, terbiye, latife onlara eşlik ediyor.
İlk defa gün yüzüne çıkan İbnülemin’in Rüyaları, bir taraftan bir devr-i kadim efendisinin psiko-biyografisine dair ipuçları taşırken, rüyalara dair araştırmalara da yeni imkânlar sağlayacaktır.
İmparatorluktan Cumhuriyete 
Türk Sineması (1895-1939)
Süleyman Beyoğlu
 
Türkiye’de son yıllarda sinema tarihine yönelik ilgi artıyor. Bu olumlu yönelime karşın söz konusu alanın halen ciddi boşluklar içerdiği de bir gerçek. Sinema tarihi üzerine araştırmalarına 1990’larda başlamış olan Prof. Dr. Süleyman Beyoğlu, kitabıyla bu boşlukların bir kısmını doldurmakta ve alana önemli bir katkı sunmaktadır.
Bu eser, sinemanın dünyada doğup Osmanlı topraklarına girdiği yıllardan, 1939 yılına kadar Türkiye’de sinemanın sergüzeştini değişik boyutlarda incelemekte. Arşiv belgeleri üzerine kurulu eser, pek çok yeni belge ve bilgiyi sinema tarihi alanına kazandırıyor. Beş bölümden oluşan çalışmanın dikkat çekici bir başka yönü, sinemacılıkla uğraşan kurumlara ve sinema şirketlerine ayrıntılı yer vermesi. Çalışmada taşrada sinema hayatına da geniş bir yer ayrılarak sinemanın İstanbul’la sınırlı olmadığı gerçeği ve yerel tarih araştırmalarına duyulan ihtiyaç fark ettiriliyor.
Kitapta 1895-1939 dönemi sinema evrenine esas olarak; kurumsallaşma, yayılış, toplum, devlet-sinema ilişkisi ve mevzuat olguları çerçevesinde bakılıyor. Sinema alanında Osmanlı’dan Cumhuriyete uzanan süreklilik ortaya konuluyor.
Üstelik Sarışın
Cengizhan Genç
 
Aşkmış elleri, minicik parmakları
Saçları yüzüne düşen kıvırcık hareler gibi
Üstelik sarısın bile değil
Aşkmış ama adı...
Aşkmış onu bildim kucak açtım, göğsüm şimdi
Özgürlüğünü kazanmış yabani hayvanlar gibi

Türk Mesnevî Edebiyatı
Âmil Çelebioğlu
 
Mesnevîleri, Eski Türk Edebiyatı’nın manzum hikâye veya romanları saymak mümkündür. Bu manzum hikâyeler, bütün dünya edebiyatlarında olduğu gibi Türk edebiyatında da geniş bir yer tutar. Bir aşk veya savaşı konu alan mesnevîler, nazım ile hikâyeyi birleştiren eserlerdir.
Türk Mesnevî Edebiyatı, edebiyat tarihimizin zengin bir sahası olan mesnevîleri çeşitli yönleriyle inceleyen bir eserdir. Âmil Çelebioğlu tarafından, yerli ve yabancı pek çok kütüphanede yüzlerce eserin bizzat taranıp incelenmesi neticesinde ortaya çıkan bu eser, akademik çalışmalara örnek gösterilebilecek ve yapılacak çalışmalara kaynaklık edecek niteliktedir.
Kitabın ana konusu Sultan II. Murad Devri Mesnevîleri (1421-1451) olmakla beraber Çelebioğlu, mukayeseye imkân verebilmesi ve mesnevîlerdeki tekâmül safhalarının daha iyi görülebilmesi için, on üçüncü yüzyıldan itibaren bu devreye kadar Eski Anadolu Türkçesi ile yazılmış mesnevîleri de çalışmasına dâhil etmiştir. Böylece eser on üçüncü, on dördüncü ve on beşinci yüzyıl Türk Mesnevî Edebiyatı Tarihi hüviyetini kazanmıştır.
Önceki basımında Türk Edebiyatında Mesnevi adıyla yayımlanan kitap, bu baskısında özgün adıyla yayımlanıyor: Türk Mesnevî Edebiyatı
Yayla Dumanı - Bütün Eserleri
Ömer Bedrettin Uşaklı


Yayla Dumanı’nda Ömer Bedrettin Uşaklı’nın yayımlanmış şiir kitapları Deniz Sarhoşları (1926), Yayla Dumanı (1934) ve Sarıkız Mermerleri  (1940) başta olmak üzere kitaplarına girmemiş şiirleri, nesirleri, çevirileri, edebi görüşünü açıklayan anket cevapları toplanmıştır. Şiirlerini hemen hemen her yayımında değiştirmiş olan Ömer Bedrettin’in, neleri değiştirdiğini göstermek maksadıyla, farkları da her şiirin sonundaki dipnotlarda kaydedilmiştir.
Yayla Dumanı hazırlanırken 1988 yılında TDK tarafından yayımlanan Ömer Bedrettin Uşaklı Bütün Eserleri baskısı esas alınmış ve önceki baskıda yer almayan ilavelere ve düzeltmelere yer verilmiştir.

“İçinde saklayarak yaşmaklı bir dilberi
Gönlüm o şen günleri yalnız anıyor şimdi,
Dağların hasretiyle içim yanıyor şimdi,
Ah, o yayla hayatı, ah o köy âlemleri...”
Eleştirinin Sınırları
Rita Felski
 
Eleştirinin sınırları var mıdır?
Edebiyat teorisi ve eleştirisi alanında dünya çapında bir şöhrete sahip olan Rita Felski, Eleştirinin Sınırlarıbaşlıklı kitabında eleştirinin sınırlarını sorguluyor. Ancak bunu yaparken kendi deyimiyle eleştiriyi eleştirmeyi değil, yeniden betimlemeyi amaçlıyor.
Eleştiri faaliyetine yeni bir bakış açısı öneren ve savunduğu tezleri sağlam argümanlarla destekleyen Felski, bu çalışmasıyla sadece eleştirinin değil modern düşüncenin ve kültürün sınırlarını da sorguluyor.
Bu açıdan kitap, kendi sınırlarını aşan bir nitelik taşıyor.
Zafer Değil Sefer
İsmail Kara
 
“Zafer değil sefer” yahut “muvaffakiyet değil hareket” ifadeleri sonuca ve hedefe ulaşıp ulaşmamaya bağlı kalmadan yola koyulmayı, harekete geçmeyi, her hâlükârda insanî sınırlar içinde yapılabilecekleri sonuna kadar yapmayı ifade ediyor. Seyr ü seferin, yolun ve hareketin bizzat kendisi sonucun, zaferin, muvaffakiyetin en azından bir parçası olmak itibariyle zaten baştan bir neticedir.
Akar suya umman çoktur. Yunus Emre’nin “Dağ ne kadar yüce olsa yol onun üstünden aşar” mısraı da bunu anlatıyor. Dağlarda tükenen patikalar, bir yerden sonra nefesi kesilen, ümitsizlik ve bedbinlik karanlıklarında boğulan yolcular elbette vardır. Ama bu tâli bir meseledir.
Bir de “hiçbir yere ulaştırmayan yol” var. Burada yolun amacı kendisidir, kendindedir, başkasında, başka yerde değil. Yol başka bir şey için kat edilmez. Yol ile varılacak menzil bir diğerinin şümulü dâhilindedir.
Naz Bitti
Ali Ayçil
 
Ne etsem berabere bitmedi o yılgın maç 
Herkes bende kalanı küçük bir sıyrık sanır 
Sen aklıma düştükçe içim nasıl izdiham 
Terkedilmiş bir evin ilk günü kadar ağır
Weber ve Durkheim
Metodolojik Bir Karşılaştırma
Henrik Jensen
 
Weber ve Durkheim: Metodolojik Bir Karşılaştırma, Max Weber ile Émile Durkheim’ın metodolojilerinin sistematik, karşılaştırmalı bir analizidir. Jensen, Weber ve Durkheim’ın Protestan Ahlâkı ve İntihar’da sırasıyla Protestanları ve Katolikleri nasıl analiz ettiklerini ortaya koymaktadır. Weber ve Durkheim’ın birbirinden oldukça farklı analiz biçimleri, daha sonra ikisinin metodolojik ilkelerini ve bakış açılarını açıklamada ve karşılaştırmada kullanılarak sosyolojik ve sosyal bilim analizlerinde şu temel soruları gündeme getirmektedir:
• Sosyolojinin konusunu ne oluşturur?
• Kavramlar nasıl geliştirilir?
• Yasalara ne tür bir statü atfedilebilir?
• Topluma yönelik bilimsel bir bakış açısı geliştirirken ne tür imkânlara ve kısıtlamalara sahibiz?
• “Olan” ile “olması gereken” arasındaki ilişkiyi nasıl değerlendirmeliyiz ve sosyal bilimler değer-leri nasıl ele almalıdır?
• Toplumsal olgular nasıl açıklanmalıdır?
İbnülemin’in Rüyaları
İbrahim Öztürkçü
 
Dostları tarafından “eşsiz bir müverrih, canlı bir kütüphane ve ayaklı bir tarih” olarak tarif edilen İbnülemin Mahmud Kemal İnal, maziyle bağları koparmanın hüküm sürdüğü bir devirde yakın tarihin ve zengin kültürümüzün gizemli dünyasına açılan büyük bir pencere oldu. Bugün de öyledir.
Orijinali yaklaşık 70 varaktan ibaret olan ve 1895 ile 1927 arasında görülen rüyaları ihtiva eden bu eser, örneklerine çok sık rastlamadığımız rüya tahkiyeleridir. Merkezinde müellifin “tasavvufî neşvesi” ve pek bilmediğimiz mansıp arayışları olmakla birlikte rüyaların mekânları ve cereyanları çok renkli ve zengindir. Hz. Peygamber’in teşrif ettiği rüyalar hayli bereketli; devrin ekâbirinin gelip geçtiği rüyalar da bol miktardadır. Ayrıca hususi üslup, ciddiyet, terbiye, latife onlara eşlik ediyor.
İlk defa gün yüzüne çıkan İbnülemin’in Rüyaları, bir taraftan bir devr-i kadim efendisinin psiko-biyografisine dair ipuçları taşırken, rüyalara dair araştırmalara da yeni imkânlar sağlayacaktır.
İmparatorluktan Cumhuriyete 
Türk Sineması (1895-1939)
Süleyman Beyoğlu
 
Türkiye’de son yıllarda sinema tarihine yönelik ilgi artıyor. Bu olumlu yönelime karşın söz konusu alanın halen ciddi boşluklar içerdiği de bir gerçek. Sinema tarihi üzerine araştırmalarına 1990’larda başlamış olan Prof. Dr. Süleyman Beyoğlu, kitabıyla bu boşlukların bir kısmını doldurmakta ve alana önemli bir katkı sunmaktadır.
Bu eser, sinemanın dünyada doğup Osmanlı topraklarına girdiği yıllardan, 1939 yılına kadar Türkiye’de sinemanın sergüzeştini değişik boyutlarda incelemekte. Arşiv belgeleri üzerine kurulu eser, pek çok yeni belge ve bilgiyi sinema tarihi alanına kazandırıyor. Beş bölümden oluşan çalışmanın dikkat çekici bir başka yönü, sinemacılıkla uğraşan kurumlara ve sinema şirketlerine ayrıntılı yer vermesi. Çalışmada taşrada sinema hayatına da geniş bir yer ayrılarak sinemanın İstanbul’la sınırlı olmadığı gerçeği ve yerel tarih araştırmalarına duyulan ihtiyaç fark ettiriliyor.
Kitapta 1895-1939 dönemi sinema evrenine esas olarak; kurumsallaşma, yayılış, toplum, devlet-sinema ilişkisi ve mevzuat olguları çerçevesinde bakılıyor. Sinema alanında Osmanlı’dan Cumhuriyete uzanan süreklilik ortaya konuluyor.
Üstelik Sarışın
Cengizhan Genç
 
Aşkmış elleri, minicik parmakları
Saçları yüzüne düşen kıvırcık hareler gibi
Üstelik sarısın bile değil
Aşkmış ama adı...
Aşkmış onu bildim kucak açtım, göğsüm şimdi
Özgürlüğünü kazanmış yabani hayvanlar gibi



Kaynak: Dergâh Yayınları

Editör: Mehmet Karakoyunlu

Bu haber 281 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER Yeni Yayınlar Haberleri

ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
SON YORUMLANANLAR
YUKARI