escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan istanbul escort istanbul escort istanbul escort vtunnel
Bugun...



DİVAN EDEBİYATI BİZİM Mİ?
Tarih: 10-12-2017 13:01:41 + -



facebook-paylas
Tarih: 10-12-2017 13:01

DİVAN EDEBİYATI BİZİM Mİ?

“Bu vatan toprağın kara bağrında

Sıra dağlar gibi duranlarındır

Bir tarih boyunca onun uğrunda

Kendini tarihe verenlerindir.”

       Mısralarının geçtiği “Bu Vatan Kimin?” şairi Orhan Şaik Gökyay’a uyarak yazının başlığını, “Divan Edebiyatı Kimindir?” şeklinde de verebilirdik. Gökyay, aslında bir nevi Abdülbaki Gölpınarlı veya o zihniyete sahip olanlar için cevap olan yazısında, meseleyi, soruyu, konuşma üslûbuyla etraflı bir şekilde örneklendirerek açıklamış, cevaplandırmıştır. Hatırlanacağı üzere Abdülbaki Gölpınarlı, “Divan Edebiyatı Beyanındadır” isimli meşhur kitabında bu edebiyata olabildiğince yüklenir ve aşağıdaki alıntılardan da anlaşılacağı üzere edebiyatla birlikte bütün bir kültürü medeniyeti, devleti ve hatta insanını da boş, değersiz ve gereksiz görür.

       “Köy, şehirden nefret eder, şehir, köye bakmağa tenezzül etmez. Merkez, civarı ancak para almak için düşünür, civar, merkeze inmez bile. Medrese, bütün yeniliklere düşmandır; saray, hepsiyle hoş geçinmeğe/taraftar, Avrupa bir kültür diyarıdır ve Avrupalı,  tek bir millet. Şarap, meyhane, bozahane, rakkas ve rakkase. Helva sohbetleri, Çırağan safaları, Hûseyni Baykara meclisleri. Hafız cemiyetleri, hatimle teravi, kandiller, mahyalar, şehrayinler, iftarlar, diş kiraları, Babı fetvalar, yeniçeriler, sipahiler, bozgunlar, medrese ve tekke zıddiyeti, evliyalar ve şeyhler. Kadınlık eden gençler, erkekçe birbirlerini seven kadınlar, esrar ve afyon. Bakımsızlık, yolsuzluk, sefalet, isyan, açlık ve tıka basa yeyip içmek. Bu tezatlar âleminde, bu tezatlardan meydana gelen bozuk düzen cemiyette şair, yalnız gününü gün eden, gidene ağlamayan, gelene gülen, sefaleti görmiyen, saadeti gaye bilen, hatta bir şeyhe mürit olup her yıl kendi ölümüne tarih düşüren ve yıl geçince eskisini yırtıp yenisini düzen, ölümünden sonra bile halkı aldatmağa, kendisini erenlerden göstermeğe çalışan bir zavallı.

       İşte divan edebiyatının hüküm sürdüğü devir ve işte bu edebiyatı temsil eden şair!”3

      Fakat şair, bütün bunlardan habersiz, velinimetlerle mehtap salalarında vakit geçirir, Çırağan zevklerinde bulunur, helva sohbetlerinde nükteler söyler ve yine evine kapandı mı bütün bu alemler için divanları karıştırarak kasideler düzer, sevgilisine de hep birbirinin aynı ve önceki şairlerden farksız gazeller yazar!”4

       Mahbubunun busesinden aldığı hararet, daha dudaklarında ve son kadehin lezzeti, damağındayken bir örfilinin düştüğünü, başka bir örfilinin müftil enam olduğunu duyan şair, alkol kokusunu, süründüğü gül yağıyla bastırıp ayaklar dolaşarak babı fetvaya gider, dili dolaşa dolaşa müftil enamı candan tebrik eder ve o akşam yeni bir tarih düşürmek, yeni bir kaside meydana getirmek için eski, yeni bütün divanlar bir kere daha başvurur!”5

       Orhan Şaik Gökyay, bu kitaptaki iddialara hiç vakit geçirmeden “Bu da Divan Edebiyatı beyanındadır” başlıklı yazısı ile cevap vermiştir.6 Yukarıda zikrettiğimiz yakın zamana ait makalesi de buna benzer bir cevaptır aslında.

        Biz de bu yazı çerçevesinde ana hatlarıyla divan edebiyatının milli arka planı hakkında bir şeyler söylemeye gayret edeceğiz.

       Divan edebiyatı, isimlendirmesinden tutalım da, konusu, dili, bizden yani mili olmadığı, taklitçi ve tekrarcı olduğu, halktan kopuk olup yüksek zümre veya saraya hitap ettiği, gerçekle alakasının bulunmadığı, her zaman hayali ve hatta aklın kabul etmeyeceği olağanüstü şeylerle ilgilendiği v.s. gibi daha sıralayabileceğimiz onlarca başlık altında, özellikle Tanzimat’ın ilanından günümüze kadar ısrarla tenkit edilmektedir. Bu tenkitlerin önemli bir kısmı, tahmin edileceği üzere, ideolojik endişelerden kaynaklanmaktadır. Ne yazık ki günümüzde de Gölpınarlı’nın görüşlerini ideolojik saplantı veya bilmemekten dolayı hâlâ kabul eden çok sayıda insan vardır.

       Divan edebiyatını küçük düşürmek veya en azından hoş görülmemesini sağlamak için iler sürülen iddialardan birisi, bilindiği üzere, sıkı sıkıya uyulması gereken belirli katı kalıplar veya kuralların bulunduğudur. Dünya üzerindeki hangi milletin edebiyatında kurallar bulunmadığını söyleyebiliriz sorusuna tek bir örnek bile getiremeyecek insanların yıllardır bu iddia, itham veya bühtânı dillendirip durması da sanırız bize has ayrı bir garabettir. Bilindiği üzere “edebiyat”, ancak gelişmiş veya belli bir medeniyet seviyesine ulaşmış milletlerin yine o seviyeyi veya gelişmişliği gösteren dilleriyle ortaya koydukları “estetik” veya “bedii” kurallarına uygun her türlü mahsullerinden oluşan bir büyük manzume yani, örgüdür. Yazılı olmayan belli kuralları olmakla birlikte, bu alanda eser veren herkesin üç aşağı beş yukarı uymak zorunda olduğu belirli bir ölçü veya çerçevenin bulunduğu da muhakkaktır. Hâl böyle olunca, hangi dille kurulmuş olursa olsun, her edebiyatın ve tabii ki şube veya kollarının da belli kurallar etrafında oluşması, beklenen bir vaziyettir. Türk Edebiyatı da asırlar boyunca belli kurallar çerçevesinde gelişip günümüze kadar gelmiştir. İslamiyet öncesi edebiyat mahsullerinin kuralsız, kaidesiz oluşturulduğunu söylemek ne kadar mantıksız ise İslamiyet sonrasındaki ve hatta Batı tesirinde gelişmeye, şekillenmeye başlayan edebiyatımızın ve mahsullerinin de hiçbir kurala tâbi olmadan oluşturulduğunu söylemek o derece yanlıştır. Divan edebiyatı için bu noktadan yapılan bütün tenkitlerin aslında kasıtlı veya bilinçli olduğu rahatlıkla söylenebilir. Halk edebiyatımız için de aynı tenkitleri söylemek bu bakından mümkün değil midir? Kuralların dışına çıkabilen, kendince yeni nazım şekilleri, usuller bulan kaç halk aşığı tanıyoruz veya anonim diye bilinen eserlerin hangilerinde ölçüsüzlüğün varlığını iddia edebiliriz?

       Bizlere eğitim sisteminin yıllardır aktardığına göre Divan şairini de şirini de anlamak mümkün değildir. Hatta şairler anlaşılmamak için Arapçadan Farsçadan ve daha başka dillerden aldıkları kelimeleri özellikle çokça kullanırlar. Tabii işin içine İslam kültürünün önemli dilleri ve kelimelir girince ideolojik saplantılar da devreye giriyor. Burası ayrıca tartışılacak bir mevzu olmakla birlikte, biz şunu açıkça söyleyebiliriz: Şiir veya edebiyat metinleri, genellikle, hemen anlaşılsın diye yazılmazlar veya erbabı anlasın için yazılırlar. Orhan Şaik Gökyay, “Bir şiiri anlamak hangi Türkçeyle yazılırsa yazılsın, herkesin harcı olmadığı meydandadır.” Derken aslında T.S.Eliot’un “Manası anlaşılabilen şiir, gerçek şiir değildir!” şeklindeki görüşünü de bu konudaki ortak kanaati de desteklemektedir.

Çıktım erik dalına

Anda yedim üzümü

Boştan ıssı kakıyıp

Der ne yersin kozumu

 

Bir sinek bir kartalı

Salladı vurdu yere

Yalan değil gerçektir

Ben de gördüm tozunu

 

Kerpiç koydum kazana

Poyraz ile kaynattım

Nedir diye sorana

Bandım verdim özünü

 

Yûnus bir söz söylemiş

hiç bir söze benzemez

Mûnâfıklar elinden

Örter mâ’nâ yüzünü

       Yukarıya sadece dört kıtasını aldığımız, tertemiz bir Türkçe ile yazan Yûnus’un “mânâ yüzünü örtme” sebebi ne olabilir ki? Mûnafıklar anlamasın diye bu şeklide “örtülü” yazılan bu şiirin erbabınca anlaşılabilmesi için defalarca şerh edildiğini de burada hatırlatmak gerekir. Divan şairlerinin de üzerinde en çok durdukları, peşine en çok düştükleri husus da Yûnus gibi “mânâ” olmuştu, hatta bunun bir terim olarak “bikr-i mâ’nâ” şeklinde kullanıldığını da söylemeliyiz. Şair, gelenekten yararlanmak mecburiyetinde ve buna ilaveten, daha önce söylenmemiş şeyi, yani kimsenin eli değmemiş, ulaşamadığı “mânâ” yı da yakalamak zorunda olduğunu bilir. Hiç değilse başka bir şairin söylediğini yeni bir “tarz” veya “eda” ile dile getirmeye gayret eder. Aksi takdirde, vasat ve hatta vasatın da altında, alelâde bir şair olarak anılmaya ya da unutmaya mahkûm olacağının da farkındadır şair.

“Karnum açdur karnum açdur karnum aç

Rahmet itgil Tanrı bana kapu aç”

       diyen Sultan Veled Hazretleri de herhalde gerçek bir karın açlığından ve gerçek bir kapı açılmasından bahsetmiyordur. Bugün bize yabancı gelen hiçbir kelime olmadığı halde bile bu beyti anlayamıyorsak, bizim daha farklı bir yaklaşımda bulunmamız gerekir. Şiirin veya edebiyatın kendine has bir dili olabilir ve bizim onları anlamamız için bazı şeyleri bilmemiz gerekiyor olabilir. Şiirin ve şairin maksadı herkese değil, belli bir kesime bir şeyler anlatmak olabilir veya tam aksine, ehlinin veya erbabının bilmesini istiyor olabilir. Her şey bir tarafa, anladığımızı zannettiğimiz metinlerde bile yanılgıya düşmüş olabiliriz. Saydığımız bu birkaç husus, sadece şiir için değil, mensur metinler için de geçerlidir tabii ki…

       Divan Edebiyatı, kabul etmek gerekir ki dünyaya hâkim olma iddiasında olan büyük bir milletin edebi verimlerinden oluşmaktadır. Divan edebiyatının kabul edilmesi veya edilmemesi, beğenilmesi/beğenilmemesi, onun varlığına ve kıymetine ne bir şey katar ne de bunlardan bir şeyi eksiltir, çoğaltır. Bu, bizim bakmamız gereken sağlıklı bir bakış açısı olarak görülmelidir. Bizim bu edebiyatın verimlerinden bir şeyler anlayıp anlamamız da tamamen çapımız, seviyemiz ve edebi, tarihi, milli, dini vs. bir takım bilgilerden haberdar olup olmamamıza bağlıdır. Sadece, bugün edebiyat eserlerini veya edebiyatçı diye adlandırabileceğimiz şahısların eserlerini, kimlerin, hangi tahsil veya bilgi seviyesindeki insanların okuduğunu, takip ettiğini, anladığını alelusul düşünmemiz bile, Divan Edebiyatı diye adlandırılan muazzam edebiyatın etkisini, gücünü veya nasıl bir varlığa sahip olduğunu göstermeye yetecektir. Orhan Pamuk, İhsan Oktay Anar, Solmaz Kâmuran isimlerini 80 milyona yaklaşan bir nüfusa sahip olduğumuz bugünlerde acaba kaç kişi duymuştur, biliyordur ve tabii ki bunların eserlerinden birini, ikisini veya birkaçını okumuştur? Son 70-80 yıllık süreçte etkisini hâlâ devam ettiren, geniş halk kitlelerinin ilgisini çeken, eserleri yüz binlerce basılan kaç isim sayabiliriz?

       Divan Edebiyatı’nın dili Türkçedir ve bu dil binlerce yıldır akıp gelen billur bir ırmaktır âdeta. Binlerce kolu, binlerce yıldır bu dili besler durur. Bu edebiyatın, genellikle söylenen 600 yıllık ömründe kullandığı bu dil, her döneminde farklı farklı renklerle karşımıza çıkar, manzum veya mensur metinlerde. Mensur metinlerin ezberi ve dolayısıyla hatırda tutulması zor olduğu için daha çok manzum metinler/eserler üzerinde durur ve onları öz önünde bulundururuz bilindiği üzere. Birkaç sayfada anlatılamayacak duygu, düşünce ve fikirler tek bir beyitte verilebilir. Buradan hareketle Türkçemizin en güzel örneklerinden sayılabilecek birkaç beyti aşağıya alalım:

“Bir kadehle bizi sâki gamdan âzâd eyledi

Şâd olsun gönlü anun gönlümi şâd eyledi”

       XIV. yüzyıl şairlerinden Hoca Dehhâni’ye ait, içinde neredeyse günümüzde hemen hiç kimsenin bilemeyeceği kelime bulunmayan bu matla beyti, onlarca farklı şekilde nesir cümlesine ve oradan da günümüz Türkçesine aktarmak mümkündür. Her nasıl aktarılırsa aktarılsın ^mana” yine de bizim zannımızdan öteye geçemez.

       XIII-XIV. yüzyıl şairlerinden Şeyyad Hamza’nın

“Ecel tutmuş elinde bir ulu câm

Ki ol câmın içi dolu ser-encâm”

       Beytindeki Türkçeye, anlama, felsefe ve inanç manzumesine, hikmete bakar mısınız? Sayfalar dolusu bilgi, düşünce ve duygu nasıl da sıkıştırılmış iki mısraın içine?

“Nâzenin bu ömrümüz bir göz yumup açmış gibi

Geldi geçtik duymadık bir kuş konuş uçmuş gibi…”

       Beytinde Âşık Paşa’nın dediklerini anlamamak mümkün mü, hele de belli bir yaşa gelmişseniz, sık sık geçmişi hatırlayıp duruyorsanız?

       XV. yüzyılın en güçlü şairlerinden Necâti’nin

“Ne revâdur bu  ki ben kâmetümi halka kılam

İnce belün koça karşuma kemer döne döne”

       Beytindeki ifadeler veya üslup, Halk Edebiyatı mahsullerinde ve hatta pop müzik parçalarının sözlerinde bile karşımıza çıkmıyor mu hâlâ?

       Avni mahlasını kullanan Fatih Sultan Mehmed Hazretleri:

“Bir güneş yüzlü melek gördüm ki âlem mâhıdur

Ol kara sünbülleri âşıklarınun ahıdur”

       Gibi beyitlerle günümüze seslenmekte, kullandığı tertemiz Türkçesinden bir numune göndermektedir bizlere… Yine oğlu, Adli mahlasını kullanan II. Bâyezid’in;

“Subha dek nâlânam iy hursid-ruh sen mâhdan

Nice bir feryâd idem korkmaz mısın Allâh’dan”

(Sabaha dek sen aydan (dolayı) ey güneş yanaklı, inlerim, Allah’tan korkmaz mısın, daha ne kadar feryâd edeyim?) matla’ı bize ne kadar yabancı geliyor?

       XVI. yüzyıl şairler sultanı Bâki’nin sesine kulak verelim:

“Minnet Hudâ’ya devlet-i dünyâ fenâ bulurx

Bâki kalur sahife-i âlemde adumuz”

(Minnet Allâh’adır ki dünya devleti yok olur ama bu âlem sayfasında Bâki adımız kalır.)

       Aynı yüzyılın ve Türk edebiyatının en önemli isimlerinden olan Fuzuli’nin hangi beytinde Tükçemizin kendine has sesini, gücünü, ifade kabiliyetini göremeyiz ki?

“Mende Mecnun’dan füzün âşıklık isti’dâdı var

Âşık-ı sâdık menem Mecnun-un ancak adı var”

(Bende, Mecnun’dan daha fazla âşıklık istidâdı/kâbiliyeti var. Sâdık âşık benim, Mecnun’un ancak adı var.)

“Öyle ser-mestem ki idrâk etmezem dünyâ nedir

Ben kimem sâki olan kimdir mey ü sahbâ nedir?”

(Öyle sarhoşum ki dünya nedir, ben kimim, sâki olan kimdir, şarap nedir, kadeh nedir, anlayamam/bilemem.)

“Bir elinde gül bir elde câm geldin sâkiyâ

Hangisin alsam gülü yûhut ki câmı yâ seni”

beytinde Ahmed Nedim Efendi, Türkçemizin kıvraklığı ve zenginliğini öylesine kullanmıştır ki, hem hakiki hem de mecazi yönden onlarca kelime ve anlam oyunuyla karşımıza çıkmaktadır.

       Yine XVII-XVIII. Yüzyıl şairlerinden aldığımız birkaç beyitte de Türkçemizin o kendine has sıcak, samimi, güçlü ve zengin anlatım kabiliyetini görmek mümkündür:

“Gittin ammâ ki kodun hasret ile cânı bile

xİstemem sensiz olan sohbet-i yârân-ı bile” (Neşâtî)

 

“Ne şeb ki kuyuna yüz sürmesem o şeb ölürüm

Ne gün ki kametini görmesem kıyamet olur”  (Nef’i)

 

“Ölsün mü neylesin olan âşüfte hüsnüne

Kurbânın olduğum seni sevmek hatâ mıdır” (Nahifi)

 

“Ağlatmayacaktın yola baktırmayacaktın

Ol va’de-i tekrâr-be-tekrârı unutma” (Esrâr Dede)

       Divan edebiyatının kendisine ve metinlerine, genel bir bakış açısıyla bakılmalıdır diye düşünüyoruz. Ecdadın mimarisi, müziği, hat, tezhip, minyatür vb. Sanatları ne ise edebiyatı da odur haliyle. Mimar Sinan’ın eserlerine hangi gözle bakıyorsak Fuzuli’nin her bir eserine, şiirine, nesrine de o gözle bakmalıyız. Müziğimiz de keza öyle, nasıl Batı müziğinden çok farklı, teferruatlı ve hassas ise edebiyatımız, içerisindeki ifade ve anlam kısmı, bilhassa şiirde kullanılan aruz ölçüsü ile Batı’nın benzer mahsullerinden çok çok ileride ve başarılıdır. Başta sorduğumuz soruyu değiştirerek bir sonuca varalım. Osmanlı mimarisi, müziği, sanatı bizim mi; meselâ Selimiye Camii? Tereddüt etmeden evet diyebiliyorsak edebiyatı için de aynı cevabı vermemiz gerekir.

 

 

İLESAM, İlim ve Edebiyat Dergisi. DİVAN EDEBİYATI BİZİM Mİ? Prog. Dr. Atabey Kılıç, s: 23-28, yıl 2, sayı 7, Eylül-Ekim 2017 Ankara.

 

 

 

 

 




Kaynak: İLESAM, İlim ve Edebiyat Dergisi.

Editör: Mehmet Karakoyunlu

Bu haber 469 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER AKADEMİK Haberleri

ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
SON YORUMLANANLAR
YUKARI