Örnek HTML sayfası
Bugun...



DR. ÜMRAN ÖZLÜK, ASIRLARDIR KANAYAN YARAMIZA TUZ BASTI!
Tarih: 31-12-2019 02:14:33 Güncelleme: 21-01-2020 10:56:33 + -


Dr. Ümran Özlük, Sarıkamış Harekatının bilinmeyenlerini anlatırken okuyucunun yüreğindeki acıyı katmerliyor!

facebook-paylas
Tarih: 31-12-2019 02:14

DR. ÜMRAN ÖZLÜK, ASIRLARDIR KANAYAN YARAMIZA TUZ BASTI!

KANAYAN BİR YARA: SARIKAMIŞ HAREKATI…

 

BÖLÜM 1

 

Beyaz Savaş-Beyaz Ölüm

25/26 Aralık 1914 Allahuekber faciası ve unutturulan tarih

Ölüm Dağı- Zulüm Dağı- Allahuekber Dağı

     25/26 Aralık 1914 gecesi yaşanan “Beyaz Ölüm, Beyaz Hüzün, Allahuekber faciası, millî Faciayı ” sadece her yıl gün dönümünde anmak olmamalı işimiz, her gün bu vatan uğruna canını feda eden kınalı kuzular hatırlatılmalıdır.

     Yeni nesil, Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkan Savaşı ile başlayan çöküşünün, Sarıkamış Kuşatma Harekatıyla devam ettiğini ve ardından Çanakale ve Kurtuluş Savaşıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin nasıl zorlu bir mücadeleyle doğduğunu ve buna vesile olan “Çanakkale Geçilmez Ruhunu “ve Allahuekber milli facia’sını da öğrenmelidirler.

     Her yıl sosyal medyada aynı gün şehitleri anmak ve anlatmak çok güzel, ancak bize verdiği tarihi dersi yeterince anlayabiliyor muyuz ?

     Japonya’da okula yeni başlayacak çocukların tarihi bilinci gelişsin diye önce ABD’nin 2.Dünya Savaşı’nda attığı ve 140.000 insanın ölümüne neden atom bombasının yarattığı etkiyi görmeleri için Nagazaki ve Hiroşima’ya götürülür. 1.5 kilometre çapındaki dümdüz ot bitmeyen alan ve Hiroşima Barış Anıtı Parkı korkunç geçmişlerinden ders alınacak tek kanıttır.

     Acaba ülke olarak biz ne yapıyoruz?

     Bizim ülkemizde: 1915’de ”Çanakkale Geçilmez “ diye savaşan taraflar 250 bin kişiye yakın insanı kaybettiler. Yabancı gemilerin kaptanları Çanakkale Boğazı’nda seyrederken, kanla yazılan Çanakkale Destanı’nı ve orada yatan şehitleri bildikleri için, şehitlere saygı olarak asla sirenlerini çalmazlar ve gemi jurnallerine “Çanakkale geçildi” değil ,“Çanakkale çıkıldı” yazarlar.

     Çanakkale Şehitliğini ziyaret edenlerin huşu içinde dolaşıp bin bir dua ile şehitleri anmaları gerekirken, ne yazık ki şehitliği piknik alanı zannedenler çöpe çeviriyor, kimileri de çocuklarının acil hacetlerini mezar taşlarının ardına yaptırıyorlar .Oysa hiç mi bilmiyorlar şehitlilikte adım atılan her milim toprakta kaç şehit kucak kucağa yatıyor ?


“Bastığın yerleri ‘toprak!' diyerek geçme, tanı:

Düşün altında binlerce kefensiz yatanı.

Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:

Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.”

Mehmet Akif Ersoy

 

     Bizler ise, dünya tarihinde benzeri olmayan bir savaşın yapıldığı bu yerlerde şehitliği turistik gezilerle ranta çeviriyoruz , çoğu şehitliğin yakınlarına lüks binalar yapılmasına izin veriyoruz.

     Çocuklarımızın tarih bilincini artıracak diğer yer ise Allahuekber faciası’nda kefensiz yatan ve kurda kuşa yem olan on binlerce vatan evladının yattığı şehitliği gezmektir. Oysa devletimiz 105 yıldır bir ahde vefa örneği gösterip Allahuekber Dağı’nda bir şehitlik yapmadı. Çevre köylerin halkı her yıl kar, kış tipi demez burada şehitler için kurban keser ve tören düzenlerlerdi. Zamanla köylerden şehirlere göçler başlayınca köyler boşaldığı için bu törenler de düzenlenemez oldu.

     Çanakkale ruhu, Dumlupınar ve Sarıkamış Kuşatma Harekatı’n da yapılan savaşlar ve Allahuekber Dağı milli faciası tarih bilincimizin gelişmesi için yeterli değil mi?

     Kaç asır geçerse geçsin donmuş tarihte şehitler hala aynı yaşta. Ziyaretlerine gitmeli ve kimisinin saçını okşayıp alnına bir buse koyup gözyaşını silmeli, kimisinin yarasını temizlemeli ve bir yudum su verip üşümesin diye üzerini örtmeli, iniltisini hafifletmek için ellerini avuçlarımızın arasına alıp teselli vermeliyiz. Gece ağlayan çocuk askerleri kucaklayıp, annesinin ona söylediği türküyü ninni gibi mırıldanmalı. “Söyle yavrum yaran nerede? “deyip sıkı sıkı sarılıp ,bir anne şefkatiyle yüzüne yüzümüzü sürmeliyiz. Gözü görmeyen, eli kolu olmayan şehidimizin sevdadan ve hasretten yana birkaç mısra şiir eşliğinde ceplerinde kalan mektuplarını okumalı, ona geri cevap yazarken zarfın içine savaş bölgesinden bir hatıra olsun diye kardelen çiçeği koyup göndermeliyiz .

     Bir asırdır savaşın çocuk şehitleri sanki boyunlarını bükerek ellerini uzatıp bize dokunmak istiyor, belki de sıcak bir anne tebessümü bekliyorlardır.

     Onlar bize sormayacaklar mı, “Bir asırdır bizden sonra vatanımız için neler yaptınız? “diye…Onlar bizim Fatiha’mızı bekliyorlar!

     “Buralarda neler olmuş?” diye merak edip hiç gidebileniniz oldu mu?

     Anzaklar, sabah ayine katılmak için her yıl sayıları daha da artarak düzenli olarak Avusturalya’dan Çanakkale’ye geliyorlarken , bizim Allahuekber Dağı’nda garip kalan vatan evlatlarını ziyaret edebileceğimiz bir şehitlik dahi yok! Onlar ki bir taşın dibinde, kara kışta yılda bir gün açan mor kardelenlerdir. Senede bir gün olmasa da, her hangi bir mevsimde bir günlük ziyareti hak etmiyorlar mı?

     Baharda havaya, suya ve toprağa cemre düşer gibi gönüllere de Allahuekber milli faciasının yas cemresi düşmeli ve şehitleri ziyarete gitmeliyiz.

     Yıllarca Allahuekber Dağı’nda 25/26 Aralık gecesi yaşanan büyük felaketi duyan, bilen olmadı.

     Sarıkamış Kuşatma harekatı devam ederken, her gün seyrettikleri dağların ardında neler olduğunu bilmeyen Erzurumlular, cepheden yaralı hastalar getirildiğinde 9.Kolordu da asker olan bir yakını var mı diye bakınırken, kimleri de kaç yıldır hangi cephede olduğunu bilmediği ve hala dönmeyen erini, nişanlısını, oğlunu kardeşini deli gibi arıyordu.Yakınlarını arayanlardan öte Erzurum kendi havasındaydı

     Doğu Cephesi’nde yaşanan galibiyetler gibi yenilgiler de İstanbul’a zafer diye bildirildiği için payitahtta da bayram havası vardı. Hatta yakında Sarıkamış‘tan Rus birliklerinin atılacağı yazıldığı günlerde Allahuekber Dağ’ında donarak şehit olan on binlerce askerle, Sarıkamış önlerinde 9.Kolordu’nun askerlerinin tamamına yakını şehit olmuştu. 10.Kolordu’nun komuta kademesinden sağ kalanlarla az sayıda asker de esir edilmişti. Sansür nedeniyle hiçbir şeyden haberi olmayan İstanbullular sokaklarda zafer çığlıkları atıyorken, fener alayları düzenleniyordu.

     “Seferberlik başlar başlamaz ciddi bir sansür uygulanmaya başlandı. Başkomutanlık yayınladığı bir genelge ile her türlü haberleşmeyi denetim altına aldı. Buna göre: Ordu mensuplarından asker ve subaylara, küttap (katipler), eimme(imamlar) ,esnaf gibi her sınıf halk,  seferberliğin devamı müddetince mektuplarını açık zarfla yazacaklardır. Ordu mensuplarına da asla kapalı zarfla mektup gönderilmez. Halkın,  Ordu mensuplarına yazacağı mektuplarda açık zarflara konulacaktır.Postaneler bu şekilde yazılmış mektupları postaneye verecektir, yoksa gönderilmeyecektir.

     Cepheden, askerlerin yazdıkları mektupların açık zarflarla gönderilmesi için emir yayınlanarak cepheden gerçek haberlerin alınması engelleniyordu. Bu yasaklar zinciri uzadıkça uzuyordu.

     Doğu Cephesinde top yekûn bir savaş vardı ve her yer hallaç pamuğu gibi atılırken, sansür nedeniyle ne bu facia, ne de Sarıkamış’ın düştüğü haberi hiç duyulmadı.

     1.Dünya Savaşı öncesinde emperyalistler tarafından 1914 yılında İmparatorluk toprakları: Anadolu ve Trakya toprakları ekonomik olarak çoktan pay edilmişti. Bir sebeple başlatılan savaşta işgalin tamamlanması gerekiyordu. Payitaht 2 Ağustos 1914 de seferberlik emrini yeni göndermişti ki, İstanbul sokakları cepheye gitmek için sıraya giren asker adayları ve her yaştan gönüllülerle tıklım tıklımdı doluydu. Söz konusu vatan olunca seferberlikte istenilenden fazla asker yığınağı olmuştu.

     Günlerdir İstanbul sokaklarında;

     “Sevk, sevk sevk” çığlıkları yeri göğü inletiyordu. Kimi nişanlı, kimi evli, kiminin bıyıkları henüz terlememiş, kimileri yıllardır cephe cephe dolaşmış ve evine yeni gelmişken, kimileri de yıllar önce gittiği cepheden evine dönemeden yarı yolda yeni bir cepheye gönderiliyorlardı.

     Başlatılan Sarıkamış Kuşatma Harekatı’nda, genel seferberlikte toplanan gönüllülerden bazıları bir tabelada yazılan ve okla yönü gösterilen Enverland’a, Turan Ellerini kurtarmaya , 93 Harbi muhacirlerinin torunları ve onların her yaşta saçları kınalanmış çocukları da içinde ölüm, gurbet , hasret olan ve tatlı bir hikâye gibi anlatılan, dedelerinin anılarını süsleyen ata topraklarını Urusun işgalinden kurtarmak için davullarla zurnalarla yolcu edilerek vagonlar dolusu cepheye gidiyorlardı.

     Sevk sevk çağlıkları uğultulu deniz dalgası gibi yayılırken” Enver Paşa çok yaşa, Allahuekber “ nidaları göğü titretiyordu. Sırtlarında çantalarıyla yolcu etmeye gelen halka gülümseyen askerlerin üstte yoktu, başta yoktu. Çoğunun kaputu yokken bir bağ ile bağladığı şalvarına kalın yün çoraplarını çekmiş, kimisi yırtık potini ile kimisi delinmiş çarığı ve topuğu düşmüş ayakkabılarıyla cepheye savaşmaya gidiyorlardı.

     Hapishaneye yeni düşenlere ”askere gidersen affedilirsin “ denildiği için, bu teklifi kabul ederek şartlı tahliye edilen mahkumlar Doğu Anadolu’ya, Filistin çöllerine ve Çanakkale cephesine gideceklerdi.

     Bir yıl önce Balkan Harbi hezimetinden sonra köyüne dönebilen Türk askerleri daha çoluk çocuğuna hasret gideremeden, şimdi Haydarpaşa’dan kalkan ve en son demir ağının olduğu Ulukışla'ya götürecek olan “Kafkas Treni“ ile Anadolu’ya uğurlanıyorlardı. Sonra yürüyerek cepheye gideceklerdi.

     Savaş rüzgârı, koca imparatorluğun bir köşesinden diğer köşesine kuru yaprak gibi savuruyordu.Kim bilir kimler hangi cephelerden gelmişlerdi ve yine bin bir zorlukla düşmanla savaşacaklardı.

     İşgale son vermek için giderlerken arkalarında yâr, önlerinde ise 37 yıldır işgal edilmiş vatan toprakları ve esir şehirlerdeki özgür ruhlu esir insanlar vardı. Gece gündüz demeden yürüyerek hangi cepheye gideceğin bilmeyen askerleri ıssız Anadolu dağları bekliyordu.Şimdi o geçit vermez kar yüklü ölüm dağlarındaydılar .

     Doğu Cephesi’nde 21 Aralık’ta yılın en uzun gününde başlayan ve 31 Aralık 1914 gününe kadar devam eden, kanın cendekleri sürüklediği kanlı savaşlarda açlık ve sefalet çeken asker,

     ”Ezeli düşmanı Moskof’u kovup 93 Savaş tazminatı olarak verilen Kars, Batum ve Ardahan’ı geri alacaklarına ve ardından da Kafkasya içlerine gidip esir Türkleri kurtaracaklarına, birlik ve beraberliği sağlayıp daha güneye inip, İran’a geçeceklerine , ardından da Hindistan ve Afganistan’nın özgürlüğü için ellerinden geleni yapacaklarına “  inandığı için gece gündüz durmadan yol alıyor, hem düşmanla hem de beyaz düşmanla savaşıyordu. Gecenin karanlığında bitmeyen çatışmalarda tüfeklerden çıkan parıltılar ve alevler bir yanıp bir sönüyordu. Karla kaplı çıplak arazide tüfek seslerine at kişnemeleri ve nidalar karışıyordu.

     Askerin düşmanla savaşarak yürüdüğü Anadolu’nun bu topraklarında Aralık ayının 21’i dedi mi kara kış tam kırk gün sürerdi. Aaltı ay beyaz ölüm sessizliği devam ederdi. İnsanlar evlerinden, hayvanlar inlerinden çıkamazdı. Herkes evinin kapısını açmaya korkardı. Öyle zamanlar olurdu ki yoksul insanlar evde yakacakları olmadığı için üşüyen bebesini sarı öküzün, ineğin koynuna koyarak ısıtırdı. Tipinin kasıp kavurduğu, yüksek tepelerin karını alçaklara savurduğu kasvetli geceler hiç bitmezdi. Karın içinde tünel açarak evden eve giderlerdi.

     Dereler, göller, buz tutar, aç kurtlar sürü halinde köylere ve şehre saldırır, köpeğin boğazındaki hışta aldırmaz alır götürürdü. Evinden az öteye giden taze av olurdu. Her gün hiç bitmeyen çile ayı gibidir. Cephe de ise Kefterküskülere/canavarlara gün doğmuştu. İnleri, askerlerin kanlı cephesi olmuştu. Ölmüş, yaralı demez bulduğuna saldırırdı. Yaralı askerin yardım çığlıklarına aldırmaz çoktan midelerine indirirlerdi. Canavarın tek gıdası askerlerin taze etleri olmuştu. Köylüler bile et yemeğe alışık kurtlardan kurtulamazlardı.

     “Ermenilerin, Allahuekber Dağları civarında, özellikle Kosor’ civarında yapmadıkları katliamlar kalmamıştı. Ermeni çeteleri Avunder Köyü’nde kundaktaki bebekleri diri diri pişirip annelerine zorla yedirilmek istemiş, kabul etmeyen anneler dipçiklerle öldürülmüşlerdir. Hamile kadınların elleri bağlanıp karınlarındaki yavruları kılıçlarla yarılıp çıkarılmışlar ve kılıçların uçlarında sallayıp kahkahalarla meydan okumuşlardı.” Bu vahşete son verilmesi gerekiyordu.

     Bölge insanları, kırk kara yıldır çile çekmişler ve Türk askerinin gelmesini bekliyorlardı.




Kaynak: Ümran Özlük

Editör: Kürşat Kafkaslıoğlu

Bu haber 270 defa okunmuştur.

Ahmet Karaca / 31-12-2019 17:46:00

Çok doğru yazmışsınız hocam. Asırlardır unutamadığımız bir sızı. Şehitlerimize gerektiği kadar ilgi göstermiyoruz. Devlet olarak da, vatandaş olarak şehitlerimize saygımız, sevgimiz sonsuz olmalı. Yılda bir defa değil hergün anmalıyız. içimizdeki bu sızı asla dinmeyecek. Sağolun hocam



FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER MİSAFİR KALEMLER Haberleri

ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
1626 Okunma
585 Okunma
326 Okunma
297 Okunma
177 Okunma
157 Okunma
148 Okunma
140 Okunma
137 Okunma
137 Okunma
128 Okunma
120 Okunma
1626 Okunma
585 Okunma
562 Okunma
544 Okunma
482 Okunma
421 Okunma
370 Okunma
361 Okunma
344 Okunma
344 Okunma
339 Okunma
326 Okunma
SON YORUMLANANLAR
YUKARI