Bugun...



Hasan Yücel, asalet paranoyası ve sosyal medya ünlülerini (!) eleştirdi!
Tarih: 01-12-2019 18:04:12 + -



facebook-paylas
Tarih: 01-12-2019 18:04

Hasan Yücel, asalet paranoyası ve sosyal medya ünlülerini (!) eleştirdi!

Pirimiz Montaigne bu başlığı görse belki yüzünü buruştururdu, fakat biz onun kadar tuzu kuru değiliz. (Yazı şimdiden bir asalet paranoyasıyla başladı. Montaigne, nereden benim pirim oluyor?!) Olsun, yine yazımıza devam edelim. Eğer kalkıp halimizi görse, Bordeaux belediye başkanı da bize hak verirdi eminim.

       Önce şunu söyleyeyim, ben toplumumu sosyal medya denen şu çağın mucizesi sayesinde tanıdım.  Çünkü tıpkı trafikte olduğu gibi, insanlar gerçek karakterlerini sosyal medyanın başına geçince gösteriyorlardı. Kendimizi toplumca bir yarışa kaptırmıştık; ilginç olma, öne geçme, daha çok sevilme, daha çok beğenilme yarışı. Gerçek dışı da olsa sosyal medya bu olanağı veriyordu bize. Dünyanın öbür ucundan birisi, harikasın, muhteşemsin diye mesaj yazıyor, okşanmaya gereksinimi olan ruhumuz okşanıyor, bedenimizde ihmal edilmiş mutluluk hormonları ayaklanıyordu.  Gitgide, İki gün önce kendi halinde evinin işlerini yapan bir hanımefendi, önemli bir kuramcı, büyük bir filozof, tanınmış bir sanat eleştirmeni gibi konuşmaya başlıyordu. Var olmak için, görünmek önemliydi, artık görünmeyen kişi yok sayılıyordu. 

       Toplumun geçirdiği bu değişimle kimse kendi köşesine çekilip, ben burada kozamı öreyim,  kendi mahalli çevremde yaşayayım diyemezdi.  Herkes kendi yaşına, sosyokültürel durumuna, yeteneğine göre  bir konum sahibi oldu, kimse kimseden “aşağı” değildi.  Hayatında tek bir saat sanat eğitimi almamış, fotoğrafla ilgili iki satır bile yazı okumamış kimseler, cep telefonlarıyla çektikleri güller üzerine eleştiri bekliyorlardı. Kitapçıya gelip, “Bize,  içinde feysbukta paylaşacak güzel sözler olan kitap verir misiniz?” diyen iki genç kızı ben gözlerimle görmüştüm.  Çünkü onlar da bir eksiklik duygusu hissediyorlardı, madem bu alanda böyle şeyler oluyor, bakalım kim yamanmış deyip, marifetlerini sergileyecekler, Mevlana,  Ömer Hayyam ya da Yunus Emre olacaklardı.

       Gerçekten internet denen bu muhteşem alanda herkes için büyük fırsatlar vardı. İşin doğrusu, kendini ifade edemeyen, sesini duyuramayan, yeteneğini gösteremeyen kişiler, önlerinde bir kapının açıldığını gördüler.  İşte bu olanaklarla birleşen yarışma, öne geçme duygusu, tüketim toplumumun zaten ağır aksak işleyen yüzyüze sosyal yaşamını bambaşka bir aşamaya getirdi. Komşularımızı, dostlarımızı, arkadaşlarımızı sosyal medya ağlarından edinir olduk. En iyi dostlarımız da sosyal medyada bizi öven, muhteşemsin diyen kişilerdi. Tabi sosyal medyada adeta ebedi bir pusuya yatmış gibi, sadece olup biteni izleyen “sessiz” çoğunluk da ihmal edilemezdi.  (Konunun sıkıcı bir yöne doğru gittiğinin farkındayım, fakat direksiyonu manzaralı bir yola doğru kırmak üzeriyim.)

       Burada her şeyi olup bitmiş gibi anlatıyorum, ancak öyle değil elbette. Bu yarışma toplumunda, üniversitelere, araştırıcılara, sosyologlara, psikologlara ve daha başka sosyal disiplinlere düşen pek çok iş var. Halen içinde bulunduğumuz durum nedir? Biz kimiz, nereden gelip nereye gidiyoruz, düşüncelerimizi hangi olaylar oluşturuyor, neye göre kararlar veriyoruz? Bunları tespit edip, analizlerini yapmak gerekiyor.  Toplumsal hiyerarşide yükselmek uğruna bu kadar çırpınmamızın sebebi nedir?

       Fakat ben Montaigne babadan aldığım esinle yoluma devam ediyorum, bu yetersizlik duygusu kavramı üzerine bir iki laf yuvarlamak istiyorum. Aslında yetersizlik duygusu, yarışma toplumunun bireylerinde görülmesi olağan bir duygudur.  Çünkü gerçek olana, doğal olana, kendi halinde yaşayana değer vermeyen toplumlarda bireyler, toplumun isterlerine göre gözükme çabasına girerler. Fakat kendi içlerinden,  dışarıya sergiledikleri görüntünün içeriğini oluşturmadıklarını bilirler. Bu durum,  benim yetersizlik duygusu dediğim duyguyu doğurur ve o kişiyi çıkmaz bir yola doğru çeker. Yetersizlik duygusuyla savaşmanın yolları vardır, ne var ki bu başka bir analizin konusudur.  

       Yetersizlik duygusu en çok, bir tartışma anında başkalarının düşüncelerine, bilgisine saygı duyulması, değer verilmesi gereken anlarda ortaya çıkar, kendisini saldırganlık ve şiddet olarak ifade eder.  Oysa olağan durumu kabul edip,  kendi iç gerçeğini benimsemiş (kendisiyle barışık) kişilerde böyle bir davranış gözükmez. Çoğunlukla kıskançlık da bu yetersizlik duygusunun bir yansımasıdır.  Tabi bu duyguyla yüklü kişiler, toplumsal hiyerarşinin ne kadar üstünde yer alırsa alsınlar, makamlarının ve servetlerinin mertebeleri ne kadar yüksek olursa olsun,  kendileriyle barışık insanlar olamazlar. Bana göre bu psikolojideki bireylerin, mutluluğu yakalamaları da zordur.

       Pekiyi bu şematik anlatım içerisinde, asalet paranoyası dediğimiz kavram nasıl bir yer bulur? Yarışma toplumunda, yetersizlik duygusuyla yaşayan insanlar arasından asalet paranoyaklarının çok çıkması son derece normaldir.  Aslında asalet paranoyası yaşayan kişi, yetersizlik duygusuyla yarışan kimseden masum sayılır. Çünkü paranoya bir hastalıktır, hasta kendi davranışının bilincinde değildir. Oysa yetersizlik duygusu yaşayan kişi, yetersizliğini bilmekte ve o bilinçle yetersizliğini kapatmaya uğraşmaktadır. Bir bakıma ceza hukukundaki, akli melekelerin yerinde olmaması ile melekelerin yerinde olması fakat kusurlu olma durumunu buna bir örnek olarak alabiliriz. Sanırım asalet paranoyası olan kişi, başkalarına karşı saldırgan bir tutum içinde olamaz. Eğer başka bir psikolojik sorunu yoksa tabi.

       Asalet paranoyası yaşayan kişi, hiç yakınlığı olmadığı halde, kendisini Timur’un akrabası olarak düşünür, Peygamberin soyundan geldiğini ileri sürer,  dedesinin paşa olduğunu söyler, bu düşüncelerine uygun bir davranış geliştirir. Böylesine masumdur yani.  Bazen bir ortamda, “Siz bana nasıl böle davranabiliyorsunuz, benim kim olduğumu biliyor musunuz, ben falanca paşanın torunuyum, saraylarda büyüdüm” diyen sıradan insanlar görülür. Eğer bunu söyleyen gerçekten söylediğine inanıyorsa, işte onda asalet paranoyası var demektir. Tabi benim gözlemlerim ve analizlerim tıp biliminin verilerine dayanmıyor ve ben bunu tamamen kendi benzetmelerimle süslüyorum. Hukuk fakültesinde almış olduğumuz adli tıp, kriminoloji ve hukuk felsefesi derslerinin, başka alanlarda okuduklarımın etkisi büyük.  İster istemez hayatın kendisinden öğrendiklerimiz de zihnimizde bir kuram oluşturuyor. 

       Asalet paranoyası düzeyinde olmasa da kendisini ünlü kişilere yakınmış gibi gösteren,  ailesinin asil bir damardan geldiğini söyleyen, dedesinin nasıl bir bilgelikle donanmış olduğunu anlatan kişiler vardır.

       Bir bakıma sosyal medyada ünlü kişilerle çekilmiş fotoğrafları gösterme çabası da biraz buna benzemektedir. Öyle ya neden kimse oturduğu sitenin bahçıvanıyla ya da herhangi bir unvana ve makama sahip olmayan köylüsüyle fotoğraf çektirip, onunla övünmüyor? Çoğu zaman ünlü bir kişiyle fotoğraf çektirmek, hayatını paylaştığı insanların varlığının önüne geçiyor. Halbuki hiçbir duygusal bağı olmadığı ünlü bir kişiyle fotoğraf çektiren ve bunu bir övünç göstergesi olarak sunan kişinin davranışı, Kız Kulesi ile fotoğraf çektiren birinin davranışına benziyor. Kız Kulesi de yanında fotoğraf çektireni hatırlamaz, ünlü kişi de…

       Sözünü ettiğim konular, zaman zaman karşılaştığım insanlarda deneyimlediğim, kafa yorduğum, dikkatimi çeken konulardı.  Başka bir yazımda, bu arızalı kişiliklerin edebi eserlerde nasıl yer aldıklarını tartışmak isterim. Kendisinde bir asalet vehmeden kişiler hazırlıklı olsunlar.




Kaynak: mektupedebiyatdergisi.com

Editör: Kürşat Kafkaslıoğlu

Bu haber 183 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER ELEŞTİRİ Haberleri

ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
201 Okunma
133 Okunma
117 Okunma
117 Okunma
104 Okunma
90 Okunma
85 Okunma
82 Okunma
81 Okunma
74 Okunma
70 Okunma
56 Okunma
292 Okunma
288 Okunma
276 Okunma
232 Okunma
229 Okunma
215 Okunma
215 Okunma
208 Okunma
205 Okunma
202 Okunma
201 Okunma
198 Okunma
SON YORUMLANANLAR
YUKARI