escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan eskişehir escort istanbul escort istanbul escort şişli escort izmit escort istanbul escort fatih escort escort kayaşehir escort konya vtunnel
Bugun...



HEY GİDİ BABAM (Zavallı babam)
Tarih: 12-08-2017 08:17:54 Güncelleme: 12-08-2017 11:26:54 + -


Kazak yazar Maruana Hamzakızı'nın Hey Gidi Babam (Zavallı Babam) isimli hikâyesi.

facebook-paylas
Tarih: 12-08-2017 08:17

HEY GİDİ BABAM (Zavallı babam)

Hey gidi babam (Zavallı babam)

Size söyleyecek bir gerçek sözüm vardır, yalandan daha üstün

Şekspir

 

       Bizim köy, öz köyümüz eski adı Fabriçniy, yenisi Karğalı, dağ eteğinden derilmiş gibi... Alatav’ın eteğinde, Karğalı nehrinin kenarına konuşlandırılmıştır. Bizim ev dağa, el uzatsan değecek kadar yakınında, Karğalı nehrinin bir bölümünün kıyısında, yüksek yüksek kavakların arasında durur. Kenarında sallanan ve karaağaçlarla kuşatılan nehrin berrak suyu baharda şiddetli sellerle taşardı. Biz, önceleri gözümüze saray gibi gözüken, devlet yapımı üç odalı evde oturuyorduk.

       Evin yanında babamız kendisine saray yapmıştı. Onu bazen dinlenme yeri, bazen de atölye, ambar olarak kullanırdı. Altındaki ambarımızda kış  için patates, havuç, elma, armut saklanırdı. Çocukluğun hızlı ve renkli hayal dünyası, bu sarayı bazen bir eve, bazen ise hızlı bir arabaya dönüştürüverirdi. Komşunun çocuklarını bindirerek, birimiz direksiyona oturarak, köşelerde gruplaşarak düşüp, o araçla ki o araç bazan otobüs, bazan gemi, bazan da uçağa dönüşür, geniş dünyayı dolanırdı. Ahh... Hey gidi günler! Babamızın yaptığı bu saray çok yönlü hizmetler de sunardı.

       Sarayın yanında eğri beyaz kayın ağacı, yükselmekteydi. O zavallı nasıl eğilmesin ki? hepimiz ona dayanır, yaz boyunca altında ateş yakılır, tencereyle yemek hazırlanırdı. Anamız Külşay bişi pişirdiğinde bizim  sokakta küçücük bir şölen yapılırdı. Sıcak yağın kokusu havaya dağıldığı andan itibaren sokaktaki tüm Rus, Kazak, Alman çocukları bizim çitin yanında toplanıp durmadan etrafında dolanırlardı.

       Anamızın bağırsak pişirdiğinde ak sarı yüzü güneş gibi parlardı. Bağırsak için yoğurduğu tekne tekne hamurunu birimiz yayarak, birimiz tahtaya dizerek, birimiz ise evden dışarıya taşıyarak, sevinç neşe içinde hem çalışır hem de oynaşırdık. İlk yarım saatte anamın işi bitmezdi. Çünkü, al yanaklı, sımsıcak, taze pişmiş bişiler buharlaşır, komşu çocukların avucuna düşerdi. Oğlumun dediği gibi: “Annemin bişilerini sıcak iken cebe doldurup, arkadaşlarla nehrin kenarında, ağacın  gölgesinde, buz gibi dağ suyundan içerek yemek, hiçbir deniz sahilindeki tatil buna değmez... Hey gidi günler!

       Komşu çocuklar doyduğunda, bişiler bize düşerdi. Anamızın yaptığı bişi gibi lezzetli bişileri henüz hiçbir yerde yiyemedim. Bu arada, aklımdayken söyleyeyim, uzun yıllar anama büyük bir aşkla hizmet edip, altı çocuğunu büyütüp besleyen kara tencere, anam vefat ettiğinde, tamir edilmesi mümkün olamayacak şekilde delinmişti.

       Çamurla sıvanan sobanın yanında babamın yaptığı ağaç sandalyenin, önceden yakınlarında bir yerde, özellikle yontulmuş gibi büyük bir, dört köşeli beyaz taş yatıyordu. O taş, kiler için kazdığı çukurdan çıkmıştı ve birçok işimize birden yarardı. Yıldırım gibi geçen mutlu çocukluk çağımızda bizim evimizin potresi işte böyleydi.

       Baba ve annemiz  yün kumaş fabrikasında çalışırdı, her birimiz de çalışmaya oradan başladık.

       Anne ile babamızın yüzleri de, huyları da birbirine tam ters insanlardı. Babamız kara, hatta kibrit eczası kadar esmer, anamız ise aksine, beyaza yakın sarı yüzlüydü, bembeyaz dersek de olacak bir tene sahipti. Babam sert – anam yumuşak huyluydu. Babamız sert ve ağırbaşlı, anamız ise saf ve kolay inanan birisiydi. Özellikle babamın dediklerine inanırdı. Babamızın söyledikleri her zaman anamız için değişmez gerçek olurdu. Anamız bilimi, ilimi, yeni haberi kitaptan, ansiklopedilerden, internetten aramazdı, o herşeyi kocasına sorardı. Çünkü Hamze bilirdi. Ondan sonra sakallarını uzatarak, bütün akademinin tüm akademisyenini getiriver, boşuna zahmet etmiş olursun, hiç bir kanıt kabul edilmezdi. Çünkü “Hamze öyle söylemişti!” İlginç...

       Babamız gerçekten de yetenekli adamdı. Yetim kaldığı için okuyamadı. Ama yine de yedi yıllık bilgisiyle bizim ödevimize yardım ediyordu.

       Babamız tam kamil insanın kendisiydi. Hem hatip hem de konuşmacı, halk şarkılarını süslü bir yorumla söyleyebilen gümüş sesli şarkıcıydı. Daneş Rakışev ile buluştuğunda Daken “Yazık, zamanında sanatın peşinden gitmemişiz!”,- diye çok pişman olmuştu. Hȃlȃ aklımda, babamın yüksek sesle söylediği şarkının yüksek perdeye vardığında, sesi dört duvara sığmayıp, taşdığında, gözümün önüne tepenin dört köşesinde büyük bir hızla uçarken çıkmaya delik bulamayıp, kanatları titreyen kırlangıçlar geliyor.

       Böyle sanata yatkın insan biraz beceriksiz olur derler. Yalan... Babam kendi eliyle ağaçların yaş dallarını düğümleyerek eşyalar yapardı. O eşyalar şöyle dursun, dombıra da yontardı. Bununla birlikte kendisi iyi bir koşum takımı ustasıydı. Koşumu demirden yontarak, hayvan derisiyle örtüp, güzelce süslerdi. Bu az derseniz, terzilik işini de yapardı, yemek de hazırlardı. İşi “ kadının”, “erkeğin” diye hiç ayırmazdı. Çamaşır yıkarsam erkeklik gururum incinir diye hiç düşünmezdi. Çoraplarımızı yılan gibi eğirip, kapının önündeki suda yıkardı. Küçücük iken anamız rahatsızlanmıştı, sık sık hastaneye giderdi. O zamanlarda başka güveneceği kimse yoktu, babamız bize hem baba hem de anne olmuştu. Yalnız elinden gelmeyen işi – saç örmeydi. Elimize tarak ile kurdalemizi tutturarak, hastaneye, ya da komşulara gönderirdi.

       İşte, rahmetli babamız böyleydi. Aklımız başımıza gelip, kendimiz baba ve anne olduğumuzda, babamızın acılarla dolu hayatının tadına baktığımızda, onun kadrini, kıymetini tam manasıyla anlamış olduk.

Ödümün Üç Kere Koptuğu An

(babamın hatıraları)

       Kıtlık yıllarıydı. Halk açlıktan ölüyordu. Bu – Kazak’a Goloşyokin getiren devrimlerin sonucudur. Halk içinde büyük bir korku vardı,  “ İnsanlar birbirini yemişler” diyenleri duysak da, gözle görmedik. Aç çocuklar karınlarını doyurmak için, köy köy dolaşıp yiyecek ararlardı. Fakat, bir köyün bir köyden farkı yoktu. Bir gün, açlıktan karnım zil çalarak  tek başına dolaşırken, kimsesiz bir yerde et pişiren rus adam ile karısına rastladım. Beni görünce ikisi de yarışarak: “idi siuda, malçik, idi” (buraya gel, çocuk, buraya)- diye çağırdı. Kaynayan tencerede, buharlaşan etin kokusu... Ağzımdan akan suları uzatıyordu, karnım tekrar zil çalmaya başladı, sevinerek, onlara yaklaştım. Onlar beni ocağın yanına oturttu, kendileri kazanla uğraşıyorlardı. Öyle sanıyorum ki etleri çok gibi. Kazan ateşte. Ocağın yanında yine de üzerine her yerinden kan sızmış bir örtüyle örttükleri birçok çiğ et yatıyordu.

       Kazan ne zaman ateşten inecek diye sabırsızlıkla bekliyordum. Aniden çıkan rüzgardan dolayı ateş alevlenmişti. Rüzgar, az önceki kanlı örtünün kenarını da hemen açıverdi. Ohhh! Tövbe! Et diye sandığım, parçalanmış bir insan. Olsa olsa, genç bir çocuk ayağı gözüme açıkça ve net bir biçimde göründü.  O anda her şey belli oldu. Korkunç... Bunlar insan eti yiyenlermiş! Yerimden hemen kalkıp, hızlıca uzaklaşmaya çalıştım.  Az öncekiler bir birlerine: “ derji ego, derji” (tut onu, tut)- diye peşime düştüler. Ben ödüm koparak, hızlıca zıplayıverdim. Yüreğim ağzıma gelerek kaçıyorum, ayağım ayağıma değmeden. Peşimi bırakmadan şu ikisi geliyordu. Can denilen ne kadar tatlı olsa da, açlıktan o kadar halsiz düşmüştüm ki, az daha beni kovalayanların eline düşecektim. Birisi beni tutup direk yakama yapıştığında, şansıma, yolun köşesinden bir at arabası çıkıverdi. Ağabey diyerek, tüm gücümle o tarafa koştum. Gözümün ucuyla farkettiğim şey, Rus hemen arkasına dönmüş, kadın ise ot topluyormuş  gibi yavaşça uzaklaşıyordu. Beni ecelden şu az önceki araba kurtarmıştı. Bu – ödümün ilk kopuşuydu.

       İkinci kere ödümün koptuğu – sürgünde, Vorkuta’da iken olmuştu... Madende  kesime inip, kömür kazardık. Kazdığımız kömürleri yük vagonlarına yükleyip, yerin üstüne çıkarırdık.  Elimizde gazyağı lambası, iki büklüm eğilip sırayla kömür kazardık. Hayatının  uzun bölümünü bu madenlerde geçiren yaşlı adamlar çeşit çeşit korkunç hikayeler anlatırlardı. Onların dediğine göre, en dehşetlisi, kesimde tek başına, ışıksız kalmaktır.  Bir kaç çeşit korkunç ve dehşet verici olayı başından geçiren insanlar korka korka, içlerini çekerek: “ jut, jut” (ürkütücü, ürkütücü)- derlerdi. Bir günü o da başımdan geçti...

       Tekmeyle demir dövecek çağımdı, işi tüm iştahımla, seve seve yapardım.  Kömürü demir kazmayla dövüp, koparırdım. Oyarken, gürültü patırtı arasında işe – güce dalarak, yanımdakilerin işi bitirip, gittiğini de farketmemişim.  Biraz nefeslenmek istedim ama etrafım sakindi. Yanımdakileri aradım, tamamen uzaklaşmışlar, öz ağzımla “hey” diyemiyordum. Korkmaya başladım ve çabucak toparlanıp, kesimden çıkmak için acele ettim. İlk önce, vagonların yürütüldüğü demir yollara düştüm. Dar kafes, karanlık yer altı, diri diri kabire girmiş gibi olursun. Tek başınayım, hiç olmazsa bir tıkırtı ses yok. Tüm avuntum elimdeki lambadadır. Biraz sonra onun ışığı da sönmeye başladı. Ödüm kopmaya başladı. Hızlı hızlı geliyorum, bazen ses çıkartıyorum. Cevap yok... Sessizlik tekrar geldiğinde ödün daha beter kopuyormuş. Işığı incelerek, lamba da söndü. Daha çok korktum, kafa derim, saçım tümü  kıpır kıpır ediyor. Zifiri karanlık, kollarımı eğirerek gözümün önünde kıpırdatsam da hiçbir şey gözükmüyor. Azıcık kendimi kaybettim. İnsan tam bu anlarda delirir. Ondan sonra, ne kadar zaman geçtiğini bilmiyorum ama biraz kendime gelmeye başladım. Ne olursa olsun yer üstüne  çıkmalıyım diye kendi kendimi cesaretlendirdim. Bütün avuntum – ayaklarımın altındaki raylardır, onları sayarak basıyorum, korkum, bir yerde tökezlersem yere düşeceğimi biliyorum. Düşersem, tekrar kalkmamayacağımı da biliyorum. Etraf kapkaranlık, sessiz. Tam arkamdan belirsiz bir şeyler usulca geliyorlar. Gürültü patırtı sesi, ne olduğunu bilmiyorum ama tiksiniyorum. Öne doğru durmadan ilerliyorum, ilerliyorum. Bir belirsiz büyük güç geriye dönmeye emir vermiş gibi oldu, beni geriye çekiyor, dişlerimle çekişiyorum. Dönüp bakarsam, dehşetli derinlere batacakmışım gibi geliyor. Göz ucuyla baktım, sessiz sedasız karanlıkta  kırmızılı yeşilli bir şeyler kıpırdıyor gibi gözüküyor. Sönen lambayı sertçe tutmuşum, parmaklarım sertleşmiş. Bildiğim bütün duaları içimden söylüyorum, Yaradana yalvarıyorum...

       O anda küçücük bir ışık parlamış gibi oldu. Canım burnumda öne doğru ilerledim. Aşırı yorgunluktan tüm bedenim titriyor, halim gücüm tükeniyor. Işık güçlendikçe, karanlıktan  birşeyler görünmeye başladı. Seslenmek istedim fakat dilim ağzıma yapışıp, sesim çıkmıyor. Ama, artık net kurtulduğumu biliyorum...

       Kesimdeki insanların tümü benim etrafımı çevirmişler, ağızları açık kalarak: “ Jivoy, jivoy, vot molodets! (Yaşıyor, yaşıyor, işte aferin sana!) Sto let jit budeş...”(yüz yıl yaşayacaksın...)- diyorlar. Hepsi benim ölmüş  olduğumu düşünmüş, yüreği kopmuş diye saymışlar. Fakat bende cevap verecek hal yoktu hiç...

       Üçüncü  ödümün koptuğu da o Vorkuta’daki kampta geçti. Cezaevinin adı cezaevidir, üstelik savaş zamanıdır.  Ne anlama geliyor derseniz, hırsızların ortasına kasten yerleştirilen siyasi tutuklularız. Gördüğümüz – zorluk, açlık ve soğuktur. Sibirya’nın sert soğuğuna can dayanmaz. Zor iştir... Ölümlerin çokluğundan etrafımızdaki insan sayısı azalıyor. Sibirya’da yazın kısadır, soğuklar birden gelir, sular çabuk donar. Naçalstvo (yetkili) işlerden kaçamak yapanlara, ölenleri, tamamen buzlar eridiğinde ortak kabir kazdırıp, tümünü bu ortak kabre gömdürüyordu. O zamana kadar cesetleri kampın kenarındaki tek bir eve topluyorlar. Orasını sırayla başka tutuklulardan nöbetçi koyarlardı. Günlerden bir gün bana da sıra geldi. Odanın dört duvarına kadar, hatta tavana kadar yığılı cesetler vardı. Tam ortada küçücük soba yerleştirilmişti. Sıradaki bekçi onu alevlendirip, kendini ısıtmaya çalışırdı. Başımdan çok şeyler geçtiği için, cesetlere tamamen alıştık, korkmadan gittim. Gözün alışırsa da cesedin adı cesettir, girer girmez Ku’ran sürelerini okuyup, dua ettim ve işime başladım.

       Tecrübelerime dayalı olarak, öncelike odunumu bolca hazırlamıştım, sobamı temizleyip, ateşimi yaktım ve sabaha kadar korunmaya hazırlandım. Sibirya’nın çam ağaçları, hey gidi, yakarsan, alevleniveriyor. Odunu üstüne tekraren atarak, aklım her tarafa kayarak, kendi kendime oturuyorum. Derin düşüncelere daldım, ne kadar geçirdiğim belli değil, o anda bir şeyin tıkırtısı duyuldu. Kulağım tıkırtıyı işitmeye, dikkatle takip etmeye başladı. Sessizlik... Arka tarafıma yığdığım odun sıcaktan ısınarak tıkırtı yaptı diye düşündüm.  Odunlarımı atıp, yine oturmaya devam ettim. Az önceki tıkırtı tekrar duyuldu.  Artık şüphem yoktu.  Dışarı çıkıp, barakaya dönerek seslendim. Havada çok sert, ayaz var. Ayak basınca kar gıcır gıcır ediyor.  Ya insan ya da kurt bildirmeden yakına gelmesi mümkün değil.  Bu ne sesi diye şaşırıyorum.  Ödüm kopmaya başladı, yerime gelip oturarak, ateşi daha güçlendirdim. Aynı anda tam arkamdam güm diye bir ses çıktı, buz gibi birisi bana saldırdı... İki sert el omuzuma sarılıverdi, enseme sert bir kafa şırak diye vurdu. Hıçkırıklarla yerimden hemen kalktım, bir ceset iki omuzuma binmişti. İşte ödümün kopması o andır. O yerde nasıl oldu da canım çıkmadı bilmiyorum, aniden dışarıda buldum kendimi.

       Şimdi düşünüyorum. Çok yakılan odunun sıcaklığı yukarıda toplanmış, buz gibi donmuş cesetleri eritmiş, en üstteki ceset kaya kaya benim üzerime düşmüştü...

Kuran’ın gücü

       Babam: “Evladım, ben öldükten sonra ara sırada olsa bile, Kuran oku, çünkü, kız evladın duası ve okuduğu Kuran sürelerinin sevabı çok olacakmış. Kuranın gücünü ben bu hayatta iken bile sezdim, bildim.” – demişti.

       Babamın Ermenistan’da tutuklandığı günden sonraki gün Karğalı’daki Şeker ablasının evini, NKVD (SSCB-nin İçişleri Halk Komiserliği) insanları dikkatlice kontrol ederek, karıştırıp yoklayarak tüm defterlerini, kitaplarını toplayıp alıp gitmişler. Çaya, yemeğe de bakmamışlar, ne olduğunu da açıklamamışlar, sebebini de söylememişler. Ne kadar ararlarsa da, kardeşi habersiz kaybolduktan sonra, araya zaman girdikten sonra, Sadık eniştesi bir keçi keserek, babam için  kurban etmiş. Ondan sonra da her gün babama Fatiha okuyormuş.

       Babamdan duyamadığımız dünyayı rahmetli anamız bazen bize sessizce ve parça parça duyururdu. Anamın  söylediğine göre, “üçlüğün” hükmüyle on seneye  (hukuklarından ayrıldı diyerek) tutuklandığı – idam edilmekle aynıymış demektir.  İlk başta izin vermemişler, ondan sonra, bu cehennemden diri çıkmam mümkün  değil demiş, tam bilemedim, fakat babam vatanına mektup gönderememiş. Savaş zamanında siyasi tutuklu ismini alma ne kadar zormuş: kamp müdürleri ile içşileri de, herhangi bir hırsız da, insan öldüren katil de, kendilerini “siyasetten” üstün görüp, babama o kadar zorluk çektirmişler. Bunun hepsi de kendine bir hikayedir ve hepsini sırayla söylemeye benim gücüm yetmez...

       “ Her şey savaş için, her şey barış için”, kamptakilerin hali perişandı. Zor işlerin yanısıra Sibirya’nın sert ayazına açlık katılırdı. Tutukluların hepsi açtı, verilen yemeklerse sabahtan sabaha yeterdi. Herkesin aklı derdi sadece yemektir, çer çöpü arayıp boğazından geçeni bulup yutup yerlerdi. Babam söylerdi, o zamanlarda, Allah’ın büyüklüğü, ben hiç acıkmıyorum, kendi kendime tok oluyorum. Kendime ait yemekleri onların aldığı, yedikleri gün de oldu, hiç üzülmem. Sadece uyurken kulağıma bir keçinin meleme sesi geliyordu,- demişti. Yanındakiler: neden yemek aramıyor, ne zaman görsek tok oluyor, - diye şaşırırlardı. Eşyalarını arayarak, bu pislik ambara iniyordur, ya da gizlediği yemeği vardır,- diye arkasından sürekli izlemişler de.

       Ondan sonra, bir gün, Stalin öldü, değişiklikler oldu, babamdan vatana mektup geldi. Ablası mektubu aldıktan sonra, eniştesi Kur’an (Fatiha’yı ) okumayı direk durdurmuş. Babam demişti: Ku’ran  durdu, keçinin melediği ses de durdu. Ben de açların sırasına tekrar katıldım. Önceden itiraz etmeden verdiğim yemeklerimi artık kavgalaşarak, kimseyi yanıma yaklaştırmıyorum. İçim yalayıp duruyor, nefes almadan, ben de çöp arayanlar sırasına katıldım,- diye.

       “O kesilen kurban keçi, okunulan Kur’an, kaç yıl canıma aş oldu”, derdi babam.

Dönmek

(Babamın Hatırası)

       Hükümlülük günü bitti, vatana dönecek mevsim de geldi sonunda. Bileti Türkistan-Sibirya demir yolunun Şamalğan istasyonuna kadar kesmişlerdi, özgürlüğümün belgesi de elimdeydi. Az da olsa yemek için verilen param da  var. Vatan, neredesin,- diye yola koyuldum. Trenden, kız kardeşim Karlığaş’a hediyeler almak için indim. İstasyonda küçücük dükkan varmış, oraya doğru gittim. Raflara titizlikle bakmıştım ki, bir yiğit gelip, yüzüme dik dik baktı... O kadar korkmuştum ki kafam farklı düşüncelere daldı. Yüzümü çevirerek, mallara ilgiyle bakmaya devam ettim, aklım hep o yiğitteydi. O da bir türlü gitmiyor.  Birden dayanamayıp bana: “Hey, sen Hamze misin?” – diye seslendi. “Evet”,- diye başımla işaret ettim.  Tam o sırada, şu kapıdan hemen dışarı atıldı. Kalbim durmaya az kaldı, bu beni tanıdı, beni kuruma teslim edecek düşüncesi zihnime saplandı. Ne kadar korksam da, vatana olan hasretim uçarcasına beni yola sürüklüyordu. Ondan sonra bir at araba kiralayıp, köye yakın bir yere geldim. Diğer yerleri dağın kenarıyla aşağıya doğru yaya gelmeliyim. Ayağımı bir adım basarsam, iki adım arkaya gitmiş gibi geliyor, yürüyüşüm hiç iyi gitmiyor. Çok yorulan, yüreğim ağzıma kadar geldi.

       Derken köyün tepesi göründü sonunda. Bak işte, köy tarafı gürültü patırtı, yaygara, toprağın tozu gökyüzüne kadar yükselerek çıkıyor. Bu ne diye ben de şaşırdım kaldım. Öne doğru tüm kuvvetimle ilerliyorum. Aynı zamanda fark etmeye başladım: bana doğru gürültüyle at binmiş köyün yiğit delikanlıları çığlıklarla geliyorlar. Arkalarında beraber yayan kadın, çoluk-çocuk... Yükselen toz o atlılar ile yayaların tozuymuş.

Of Yaradanım... Şu atlılara yetişmeden, iki gözden sel gibi yaşlar dökerek, önünü yara yara,  ilk önce ablam geldi. İstasyondaki yiğit beni tanıdıktan sonra, atın başını köye doğru çevirmiş, kuş gibi uçarak, ablamdan “müjde” istemiş. Bu haberi duyunca, rüzgarmışçasına yola düşen ablam karşılamıştı beni. Hey gidi ablam!

       Babam neyi öğretirse örneklerini atasözleriyle tamamlayarak anlatırdı. Aklımızda uzun süre kalsın diyeymiş. Evladım, Allah’dan neyi sorarsan da, doğruca sor, Allah sorduğunu cevap verir,- derdi. Kendinin bu sözüne de örnek verirdi. Tilenşi’nin kızı Kayınjamal (Ğaynijamal) diye ablamız vardı, anamız ona  “Akıldaş” derdi. Kayınlarına Mırzajigit, Kökköz diye isim verip, kendi isimlerini söylemezdi. İşçi köyünde Rusların arasında büyüyen biz, çok gelenek göreneklerden ırak olduk. Bilmeden biz de onları öyle isimle söylediğimizde babamızın kanı beynine sıçrardı.

       Evet, şu rahmetli ablamızın bir ayağı topal, bir eli sakat, aklı da biraz kıttı. Üstelik kendisi sürekli öksürürdü. Şimdi de kolay hastalık değil, o zamanlarda verem hastalığından herkes korkardı. Ailesi yok, evi barkı yok, sağlam iken  evleri dolaşarak, herkesin elinden toplayarak aldıklarıyla hayatını geçirmişti. Öylece dolaşıp, hastalığı ilerleyip, iyice halsizleştiğinde eve dönerdi. Babamız bu kadar iğrenç şeyi sevmese de, kanbağı üstündü, bu ablamızı tedavi için götürüp, hastaneye yatırıp, ilgilenirdi. Bize hastalığı bulaşmasın diye, ayrı kap-kacak, örtü yatak temin eder, bütün iyi yemekleri onun ağzına sokardı. Doktorun söylediklerini hemen yerine getirir, bunları acıdığından dolayı yapardı. Umutsuzluğa düştüğünde sertçe seslenerek, onu kontrol altına alırdı. Ceza evlerinde yaygın hastalık olduğundan, her şeyi gören babam, bu hastalığın tüm hasletini de, tehlikesini de öğrenmişti. Biz ise, zavallıymış gibi, korkunç hal gösteren Kayınjamal’a acımış gibi görünürdük. Ablamız tedavi alıp, şifa gördükten sonra, anamız giysilerini çıkartıp yıkardı, giyindirip değişirdi.  Babamız da itiraz ederek, o arada nazlanarak, bir şeye kırılmış gibi, hemen oradan giderdi.

       Bu ablamız hakkında babam böyle demişti...

       Babası Tilenşi çok zengin olmasına rağmen, yaşamı boyunca bir evlada muhtaç olmuş. Dünyadan umudunu kaybettiğinde, yatağını değiştirip, genç bir kadını kuma getirmiş, o da çocuk doğurmamış.  O zaman da yaşlı adam gündüz gece Allah’a: “Ya, Allah, bir gözü kör, bir ayağı topal, bir kolu sakat, aklı eksik kız olsa da, bana bir evlat ver” – diye yalvarırmış. Onun ağlaması Allah’a iletilip, ayı günü gelip, kuma kadın bir kız evladı doğurmuş. Çocuk ilk başta sapa sağlam doğmuş. Zengine yalakalık yapanlar çoktur, bir kadın kırk günlüğü olmayan çocuğun kürek kemiğini kaldıracağım diye, omuzunu çıkarmış. Ne kadar çok kırıkçıya da gitseler kız, sol omuzu yerine gelmeden, hayatı boyunca sakat kalmış. Büyüyünce, 5-6 yaş civarında, ocaktan sekirdiğinde kalça kemiği kaymış ve o da yerine gelmeyip, bir ayağının topallığı ondanmış. Bir gözü kör değil ki, dediğimde babam: ben olmazsam gözü de kör olurdu. İki gözünü ak perde basıp, gözünden de ayrılırdı. Amatı’ya götürüp temizleten bendim, aklı eksik olduğunu zaten görüyorsunuz,- demişti.

       Yetimlikte zorluğu çok gören babam, hiç bildirmeden, tüm akrabalarımıza bakıp besler, bağlarını hiç koparmazdı. Elinden gelen bütün yardımları esirgemez, her zaman birinin meselesine öğüt de vererek, sürekli koşardı. Birini söyleyip, birine gidersin, kısacası, bu ablamız haline bakmadan, babama karşı çıkarak, “Benden diri diri kurtulamazsın, ölürsem cesedim sana emanet” – dediğini birkaç kere duymuştum. Günün birinde şu söylediği tam çıkıp, bir ilçe hastanesinde vefat ettiğini, cesedinin orada, morgta olduğunu duyduk. Gayrete gelen akraba olmadığından babam koşarak, kendisi yıkayıp kefenleyip defnetmişti. Yedi günlüğü, kırk günlüğü, seneyi devriyesini de kendisi yaptı. O zaman babam: “Eyvah, delinin söylediği doğru olmaz, saçma sapan konuşması doğru olur demesi gerçekmiş” – diye çok şaşırmıştı. 

       Gerçekten, dışardan göze çok sert, yüzü soğuk gözüken babam, tüm merhametiyle insana canından başka her şeyini verirdi. Hayatta iken bir sözünü iki etmediği, gönlünü bir kere olsun kırmadığı, saygı duyduğu adam, eniştesi Sadık olmuştu. Biz de o yaşlı adamı ölürcesine severdik. Nasıl akraba olacağımızı da bilmiyoruz, sormayacağız bile, ana babamız büyük saygıyla alt üstüne düşerek, önünde ayağının ucuna basarak hizmet etmişti. Sonunda, çok yakın akraba olduğunu bilip, Sadık dedem geldi diye, hepimiz heyecanla karşılardık. Dedemizin önüne çıkıp, etrafını çevirerek, tartışıp çekişerek, gürültü patırtı yapardık. Her zaman babamızın soğuk yüzünden korkan biz, dedemize şımararak, “Teyt!” – dediğine de bakmadan, sevinçten uçardık. Dedem bizim çekiştiğimize sevinerek, kahkahalarla gülüp, “Ne yapacaksın evladım, çocuklar özlemiş.”, - diye bizi aklardı.

       Şeker ninemiz vefat ettikten sonra, Sadık dedemizin kardeşi Adaspay, eşi ve çocuklarıyla Karğalı köyüne yerleşmişti.  Aklımdayken, babam sürgünden geldiğinde bu eve dönmüştü. O ev hala var, Adaspay ağabeyimizin çocukları yaşıyor. Ondan sonra, dedemiz bizim eve geldiğinde babam eniştesini alıp hamama götürürdü. Anne ve babam yaşlı adamı çocuk gibi besleyip, gömlek iç giysilerini değiştirirler, yıkarlar, babam ustarayla  saçını keserek, sakal bıyıklarını alıp, eniştesini tamamen güzelleştirirdi. Hamamda yumuşayıp, canı rahatlayıp geldiğinde, altına kalın örtü konur, anamız gizlediği çayını çıkarır, hemen adamın önüne verir. Çay içip susuzluğunu giderirdi. Dedemizin rengi gidip, yüzü güneş gibi parlardı. Hamamdan sonra yüzü hemen değişirdi. Biz onun her halini bir saniye kaçırmadan, ilgiyle ve merakla bakardık.

       Sadık dede kendini toplayıp, biraz dinlendikten sonra  “medeni bölüm” başlardı. Fakir bir yaşamı olan bizim evdeki en pahalı, en kıymetli şey; kitaptı. Bezden özelce dikilen torbaya koyulan, babamın yatağının tam tepesinde asılmış Kur’an. Bizim elimize hiç bir zaman verilmeyen kıymetli ve kutsal kitap. Ondan sonra – bir kat aşağı olsa bile, çok dikkatle saklanan, kalın kırmızı kartonlu, fiyatına ağırlığı uygun Kazak Eposu idi. Onunla beraber “Üç Asır Söyler” (Üş Ğasır Jırlaydı) isimli kitap, yine onun gibi edebiyat –babamızın tüm zenginliği (bizi saymadığımızda, tabi ki) bunlardı.

       Her zaman, dedem aynı ritmle değil de, Kız Jibek eposunu okumasını isterdi. Babam hem uzun hem de sorunlu işe hazırlanmış gibi, omuzunu uygunlaştırıp, boğazını temizleyip, iyice hazır hale geldikten sonra güzel açık sesiyle tilavetini düzelterek, şarkıların öyküsüne başlar giderdi. Tam o sırada evin içinde bir saltanatlı sessizlik alırdı. Ayağının ucuna basarak, sofranın hazırlığı için anamız gidip gelirdi. Feri sönen gözleri yaşarıp, bütün vücuduyla öne eğilip, dünyanın hepsini unutan dedem tüm hevesiyle destanı dinleyerek otururdu. Biz ise, sessiz sedasız, Tölegen’in Kosaba’ya yetişeceğini hala bekliyoruz...

       Kısacası, böylece Tölegen Kosaba’ya yetişti, oka asıldı, beklediğimiz ilginç olay o anda başlardı. Babam: “havalara uçan altı göz...” – diye Tölegen’in vedalaştığını söylediğinde, dedemin çenesi tir tir titreyip, sis gibi iki gözü yaşla dolar, böylece yüreği boşalır, içi ferahlardı. İçinden o adama acıyordur galiba, çabucak bitireyim dermiş gibi, babam destanını hızlıca sürdürürdü. Şiiri grup grup söylerdi, o sırada dedem dayanamaz, göz yaşını dökerdi... “Amcam benim Tölegen, gördün mü dersen ne dersin...” bu yerlere geldiğinde yaşlı adam eğilip, hüngür hüngür ağlardı. Nereden bilirdik, uzun yaşamında hangi acıyı kaygıyı, hangi hasretli vedalaşmalardı gördüğü... Kendime yaşlı adamın şu masal gibi şeye hüngür hüngür ağlaması bir tuhaf gelirdi.  Gözünden akan yaşlar yüzündeki kırışıklıklardan geçerek bıyıklarına kadar inerdi. Orda biraz emilip, güç toplayarak sonra bıyıklarını geçerek sakalına gelirdi. Ondan sonra yavaş yavaş sakalının ucuna toplanıp, damlaya  damlaya göğüsüne yağardı. Yeni değiştirdiği gömleğinin önü göz yaşıyla ıslanıp, su olurdu. Babam eski ritmle destanını devam ederdi. Anam çaresiz halde avutmaya gücü yok, kendisi de ağlarcasına burnunu yavaşça çeker dururdu.  İki gözümüz dedemde, kıpırdamadan otururduk. Bizi şaşırtan şey belli bir yasayla, dedem her geldiğinde Kız Jibek’i okuturdu, belirli bir yere geldiğinde, her zaman, yeniden duymuş gibi hüngür hüngür ağlardı.

       Hey gidi, kadersiz çocukluk dönemim... Yüksek Aladağ gibi babamın sayesinde, kaburgası hiç bir şeye eğilmeden, çocuk iken böyle bir acımasızlık da olurmuş...

       Ondan sonra, destan bittikten sonra, dedem kendine gelerek, ayağa kalkardı. Az önceki göz yaşıyla canı ter temiz gibi olup, kuvvet bulurdu rahmetli. Sadık dedemiz hakkında babamızdan da, Karlığaş ablamızdan da çok ilginç hikayeler duyardık. Fakat, o başka bir hikayenin gidişatına dönerdi...

       Babam emeğe bizi alıştırdığında da ilgimizi çekip, sıkılmamamız için, yöntemler bulup otururdu. Önceden yün kumaş kombinası işçilerine dağ başından yer üleştirilirdi. Bütün halk oraya gidip patates ekerdi. Altı çocuğu azıcık maaşla beslemek kolay mı, zorluğu çok ise de, babamız çabalayıp, o da patates ekerdi. Dağda yağmur çok yağar,  bir iyisi, çok zorlanmayarak, aşağı tarafa ekmiş gibi, suya tartışıp sulamıyoruz. Zaten ekip, biçip, topladıktan sonra da bir iş oluyor. Üstelik, dağa çapa küreği, yemek, suyu, kaldırarak çıkmak da vardır.

       Yazın bir açık gününde babam beni dağa patates ocaklarının altını kabartmak için götürmüştü. O an benim aklımda çok net kalmış.

       Diğer çocuklar kalkmadı mı, yoksa benimle başbaşa olmak istedi mi, bilmiyorum, çok erken beni kaldırdı ve dağa götürdü. Sessizce konuşup, alelacele çayımızı içtikten sonra toplandık. Tam gizli bir görevi yerine getirmiş insanlar gibi... Sabahki serin hava epeyce vücudunu üşütüyor, titretiyor. Avludaki yüksek kavağın başını dağdan esen rüzgar seslendiriyor. Bir tarafından gizli olay ilgi çekerse de, sabahki en tatlı uykumu kıyamadan, kendi kendime acıyarak, burnumun içi sızlayıp kıpırdıyor. Duygusal babam acıyıp, alt üstüme düşüyor. Sabahki serinlik, kavakların sesi, babamın hal hareketleri – hepsi kanıksanmış yaşam tarzından başka, etkili, akıldan hiç gitmeyecek gibidir.

      Güneş yuvasından yükselmeden evden çıktık. Dağda gölge olacak ağaç yoktu. Güneşin sıcaklığı tependen geçer, işin de ilerlemez diyor babam. Amacımız – erkenden işi bitirmektir. Uykum açılsın, yolumuz kolaylaşsın dedi mi, yoksa aklımda kalsın demiş belki, babam yol boyunca her çiçeğin, bitkinin, dağ taşın hikayesine ilgimi çekerek anlatıyor. Dağın eteğiyle yükseliyoruz, ikimizden başka diri can yoktu... Sessiz, sakin, temiz hava, etraf yemyeşil, yanımda babam... Hey gidi çocukluk, hey gidi babam!

       Yukarıya doğru yürüye yürüye yorulmaya başladım. Babam hissetti. “Evladım, kaynağın başına geldikten sonra, biraz dinlenelim”, dedi. Kaynağın başına da yetiştik, sonunda. İşte, yer altından öfkeyle çıkıp akan pınarın muhteşem başı. Bir masal dünyasındaki gibi etrafı çeşitli kelebeklerle dolu. Beyazı da, sarısı da, mavisi de, grisi de, irili ufaklı hepsi buraya gelip su içip, pınarın etrafında dönüyor, uçuyor konuyor.  Susayıp gelen bu ben, tertemiz ve buz gibi sudan birden bire içiverecektim. Babam, “Evladım, biraz dinlen, azar azar yudumlayarak iç!”, diye durdurdu. Yavaş yavaş içsem de buz gibi kaynak suyu dişlerimi takırdattı, soğuğu alnıma vurdu.

       Biraz dinlendikten sonra tarlamıza doğru ilerledik. Dağın tepesine yetiştikten sonra iğne deliği kadar yeri olmayan kalın bitki örtüsü ile güzel çiçekler benim boyumu aşıyordu. Minik kuşlar, çekirgeler cıvıl cıvıl ötüyorlar, kendilerince eğleniyorlardı. Güneş biraz daha tepeye yükseldiğinde, biz de aceleyle işe başladık. Güneş çok yakıcı olmadan işimizi bitirdik.

       Yorulduğundan mı nedir, dönüşte babam çok konuşmadı. Ben de sessizce geliyordum. Kaynağın başına geldiğimizde babam “evladım, oturuver” – dedi. Ben yanına uygun şekilde oturdum. Neyi söylerse de, her sözünü ağır ağır, düşüncesini net iletebilen babam, bu sefer biraz yavaşça, çok düşünüp taşınıp, biraz sessizlikten sonra konuşmaya başladı. “Evladım, ben çok zorluk çektim, Allah’tan dilediğim, sizin başınıza onu vermesin. Çok çocuğun içinden sadece ben kaldım, o da bana verilen Yaradan’ın bir armağanıdır. Bir hayalim vardı, yüksek ilim alamadım, işçiliği aşamadım. İsteğim dağ gibiydi, zamanım da öyle oldu. Çocukların içinde bana benzeyen – sensin. Büyüyüp-okuyup, halk önüne çıkarsan – adımı sen çıkarırsın, evladım”, demişti. Babam canını vererek okutsa da, kızın yolu incedir, erken evlenip, çocuklu olmama rağmen, babamın şu konuşması aklımdaydı hep. Elime kalem alarak, bu hatıra kitabı kurmama sebep de babamın o sözleriydi.

       Saat on gibi biz eve geldik. Yaz tatil günlerinde, genelde, çok uyuyup öğlene doğru uyanırdık. Temiz havada o kadar yere gidip, birçok işi bitirip geldiğimizden dolayı, evdeki kardeşlerimin kuru havalı evde taş gibi ölmüşçesine uyuması beni şaşırtıyordu. Ve her zaman erken kalkıp giden babamızın bizi “kalk-kaktırmasını” o anda anlamış gibi olmuştum.

       Küçüklüğümde, bir gün yaz mevsimi, babam gece vardiyasında çalışmıştı. Sabah sabah gelip, mışıl mışıl uyuyan bizi uyandırdı, “kalkın, dışarı çıkın”, dedi. Yarı uykulu yarı uyanık biz, yarım yamalak giyinip, avluya topluca çıktık... Kapı önünde  sıkıca torbasına sardığı büyük bir şeyi olan bir Rus, zoraki gülümsemeyle, bize doğru bakıyordu. Gözümüzü yırtılırcasına açarak, kaz gibi sıra sıra duran bizler şaşırmış halde bekliyoruz. Babam ona göster diye işaret etti. O da kolundaki torbasını yavaşça yere bıraktı, torbanın ağzını açtı ve içinden, zar-zor ayakta duran, halsizce, ayakları uzun bir kuş çıktı. Korkarak nereye geldim dermiş gibi, o da şaşırmıştı. Ona bakarak biz şaşırıyoruz. Babam: tepelerinden öterek üçgen şeklinde uçmuş olan turna kuşu budur diye, bize anlatıyor. O Rus, kuşun aklını toparlamasına fırsat vermeden tekrar torbasına sokup, götürdü gitti. Rüya görmüş gibi biz orada öylece kaldık...

       Kahvaltı yapaken, babam turna sürüsünü nasıl izlediğini, projektörün ışığına kandırıp nasıl ele geçirdiğini her zamanki gibi oturup hikaye gibi anlattı. O kuşu bize göstermek istemiş ve yoldan o Rusu getirmiş. Bize alaca gölgeli avluda ürkmüş, ayağını zor basabilen, korkulu gözlerle bakan o kuş, hayal dünyasından gelmiş  gibi etki bırakmıştı.

Tutuklanmak. (Ceza Vermek)

       Babam, tutuklanması ve cezaevinde yaşadığı olaylar hakkında  konuşmayı pek sevmezdi. Çocuklu evin hırsızlığı olmadan olmaz diyorlar, bize söylemeye de çekinmiştir belki. Eşsiz bir adama kara çalanlar çoktur. Yakınım diye sevdiği bir arkadaşı kıskançlık ederek, dünürlerinin gözü önünde söylediğinde, babamın kızgınlığını göstermemek için çok zorlandığını görmüştüm. Sert huylu babamdan net şekilde, o nasıl oldu, bu nasıl oldu diye sormaya cesaret edemedik bile. Bazen bir hikayesine katkı olsun diye azıcık sezdirirdi. Anamızdan duyduğuma göre:

       Kıtlıktan sağ çıkıp, abla ve eniştesinin yanına gelip, rahat, huzur ve barış zamanı geldi diye düşünürken babam askere çağırılmış. Ondan sonra Ermenistan ile İran’ın sınırına kadar gitmiş. Çoğunluğu Rus kökenli askerlerden,  birazı da diğer halklardanmış. Askeri yaşama alışıp, sınır istasyonunun birinde hizmetini geçirmiş. Bir günü bir Kazak yiğidi gelivermiş. Rahmetlinin adı soyadını söylemesem doğru olur, Kızılorda’dan askere alınmış. Babam kendisi milliyetçi birisi, kendi kandaşı geldikten sonra ölürcesine arkadaşı, sırdaşı olmuş, onunla kara ekmeği bile ikiye bölüp yemişler.

       Babam herşeye zevkli, gönlü uyanık, becerikli, kendisi şarkıcı, hatip adamdı. Müsait oduğunda hemen kıssa destan, secere çözer, nağmesiyle türküler söylerdi. Beşikten beli çıkmadan gördüğü tüm zorluğu, vatana ait hasretini arkadaşına söylemiş. Bir gün güm diye savaş başlar ve babam “ne kadar zordur, hey gidi Kazak’ım, açlıktan, tüm zorluktan henüz kurtulmuştun, yine de yok olup biteceksin” – demiş dostuna üzüntüyle. O sözü alnına diken olup batacağını bilmemiş. Sonra her lafı, her şarkısı cilt cilt ceza hükmüne alınmış.

       Çadırda “Yat!” komutu verildikten sonra, uykuda iken gecenin bir saatinde dürtüp uyandırmışlar. Bu 1942 yılının Kasım ayının son günleriymiş. Hemen kalkıp, dayanmış tüfeğine tırmandığında, sert sesle “Yerine koy!”(otstavit) – diye emir vermiş birisi. Yüreği ağzına gelerek, kötü şey olacağını sezmiş. Zifiri karanlıkta, iki elini arkasına çevirip, dışarı çıktığında “hapishane arabasını”(çorniy vorondı) gördüğünde hiç bir şey söylenmeden anlamış. Şu “siyah kuzgun” hiç bir yerde durmadan babamı direk Erivan’ın NKVD (SSCB-nin İçişleri Halk Komiserliği) cezaevine götürmüşler.

       Savaş zamanı kanunuyla “üçlük” hukuku uygulanan zamandı. Bir yer altı deposuna götürüp, soruşturma yaparlarmış. Masa yanıbaşında üç adam. Birisi katip, gencecik rus kızı, birisi askeri görevli, ortada da tuz gibi mavi gözleri yüzüne delirmiş gibi sert bakan binbaşı.  Kafam karmakarışık, kulağım gürültü patırtı içinde. Adımı soyadımı tam olarak sorduktan sonra önündeki kat kat  kağıt sayfalarını çevirip okumaya başladı. arkadaşıma söylediğim sırrlarım, vatana olan hasretim, hepsi de başka bir şekle değişmiş. Sadece türküler söyleseymiş demişler, “Halk düşmanlarının” şarkıları da vardır demişler, milliyetçi demişler, sınır aşarak gidebilir de demişler, yine birşeyler, sıra sırayla yazmışlar. Gözümün önünde kelebek dönmeye başladı. Onlar kendime gelmeye fırsat vermiyorlar, “Okuyup imzalayın!” – dediler. İmzayı atıvermişim hepsine... Her şey ilk önceden hazırlanmıştır, milliyetçi demişler, bozguncu hali var (porajençeskoye nastroneniye), Türkiye’ye de geçebilir demişler, tam bir orada beni biri bekliyormuş gibi. Böylece çok tehlikeli adam olmuşum. Kendimi kaybederek, hükmü zar zor bekledim. “Tüm mülkiyetine el konulması ile 5 yıllık bir süre için onun siyasal haklarının elinden alınmasına, on yıl hapis cezası ile cezalandırılmasına” demeleri duyuldu. Ölüm cezasıyla aynı cezadır.

       Tüm vücudum titreyip, yüreğim  sökülüyor gibiydi. Rus kızı ağlayıverdi. “ O o kadar genç ki, onu cepheye gönderin, elindeki silahla suçunu kanla temizleyecektir” dedi. Binbaşı “Konuşma, ona hiçbir merhamet yoktur!” – diye seslendi. Savaş zamanında, sadece ücretsiz emek gücü lazım olduğundan kurşuna dizilmeden, Sibirya’ya sürgün edilmiş. O zamanlarda savaşa gönderirseler vurulur muydum, Allah bilir. Her nasılsa, arkamdan nesil kalsın demiştir, diye varsayıyordu rahmetli. Sonra arkadaşı da savaşın önüne gönderilip, Iraktaki savaşta şehit düşmüş.

       Bu hatırayı yazmak için arama sorma işini başladığımdan çeşitli ilginç ve üzüntü verecek olaylara rastlamıştım. İlk başta kendime zor iş olarak göründüyse de, iş içinde  çekindiğim olaylar da, canım sıkılmış, ite de kuşa da üzülmüştüm. Her şeyi bir tarafa aktarıp, bırakıp gittiğim günler de vardı. Başkasına değil de, kendime kırılarak, babamın söylediği hikayesinin çoğunluğunu dikkatsizce  dinleyip, kafamda saklamadığıma, okuduğuna göre gördükleri çoktur, başından pek çok olay geçen babamdan, biraz gayretle bütün her şeyi sormadığıma çok pişman olup, pişmanlığımdan çok defa parmağımı dişledim. Zorluğu çok olan, bir adama fazlalıkla gelen keder kaygısını bilmemize rağmen, sayfaya yazdığımız bir başkaymış. O adamın gördüklerini kendim de görmüş gibi sıraya dizdiğimde, hüngür hüngür ağlarken eteğim yaşla dolar.  Fakat, zaman geçince, üzüntümü saklayıp, “sen Hamze’nin kızısın değil mi?”, diye kendi kendime güç vererek, bir nüshaya geçirdim sonunda.

       Sinemada “Natural bakış” (uhodyaşşaya natura) diye bir terim vardır... Şimdi, tam bu sırada çekmezsen, tekrar gelmeyecek an demektir. Benim babamı gözüyle gören, yanında olanlar, takıldığı samimi arkadaşları şu özlenen görüntü gibiymiş. Gidip arayıp bulamadığın adamı, tekrar gittiğinde, sadece yerini okşayıp kalırsın, ya da hiç konuşamadığını görürsün. Çağdaşları, tüm olayı öğrendikten sonra, kıskançlık ederek, bildiklerini “bilmiyorum!” diye, “ya, şu adamı bırak, dombırasını arkalayıp şarkı söylüyor başka bir şey bilmiyordu, ondan sonra savaşa da diğerleri gibi katılmadı!” diye böbürlenenler de oldu.  Beyaz saçlı analar gözünün altıyla bana şüpheyle bakıp, “Eyvah! O, Hamze’nin kızı mıydı?” diye akla gelmeyen şeyleri akla getirerek, hareket eden anlar da vardı...

       Babamla aynı okulda okumuştur, Mınbayev köyünün sakini, Rahimov Kemal diyen adam benimle tanıştıktan sonra, yavaş yavaş ve tekrar tekrar yanağımı öperek, “evladım, sen altının bir parçasısın, asilin neslisin” diye buluştuğumuzda Allah’a bin kere şükretmişti. Hal hatır sormaya geldiğinde: “Ya senin baban nasıldı bilir misin?” diye şaşırdı durdu. Sonra, hoş, babam nasıl biriydi diye sorsam, yine, gözünden yaşlar akıtıp, “Ya, senin baban nasıldı bilirmisin?”, demeden başka bir şey diyemiyordu. Bu adamı bulduğuma şükrederek, bir defa dönüp geleceğim demiştim, ben dönünceye kadar halsiz yaşlı adam, vefat etmiş...

       Böyle zamanlarda bu dünyanın kaşla göz arası olduğuna ikna olmuşsun, Kazak! Boşuna “yalan” diye isimlendirdiğine şaşırmaktan başka çaren de kalmayıp, çok yıllar önce rahmetli olan babama kıskançlığını gizleyemedi.” Orta yaşı geçen yaşlıların hata ettiklerine bakarak biraz şaşıracakmışsın.

       En şaşırtacak olay 2006 yılının 8 Şubatında olmuştu. Babamın arşivdeki işiyle tanışıp, aklanması hakkında belgeyi almak için, Almatı şehri boyunca Milli Güvenlik Komitesi Bölümüne dilekçe verdim. Bölüm çalışanı, genç kadın, beni şevkatle karşıladı. Olayın tümünü soruşturduktan sonra, evrakların izinli sayfalarını göstererek, samimi olarak acıdığını belirtti. “Babanızın suçunu anladıktan sonra, şaşırdığımızı gizleyemedik.” dediler, o anda.  Bu adam gençlik çağında şarkı söylediği için  sürgün olmuş dedi. “Evet.”, dedim, başımla işaret ederek.

       Eski sayfaları elimde tutuyorum, konuşmaya hiç halim yok... İzin verdiği yerleri kağıda kopyalıyorum, aynı anda ağlayıverdim. O genç kadın şaşırdı, “ne oldu size böyle” dedi. Dilimde konuşmaya hal yoktu, kağıt sayfasındaki “ SSR Ermenistan NKVD (SSCB-nin İçişleri Halk Komiserliği)  Askeri mahkemesi tarafından mahkum edildi 08.02.43 Yılı. Diyen yazıyı işaretledim. Önce anlamadan, sonra: Eyvah, bugün 8 Şubat diye şaşırdı. Araya tam 63 sene bırakarak, tam şu karar verildiği günü, tam şu evraklar (Sovyet dağıldıktan sonra, ceza davaları her ülkenin yetkisine verilmiş), elime değdiğine rastlantı demek olur mu? Aşağıdaki şu evrakların yazıldığı verileri göstermeyi tercih ettim.

       Babam 1942 yılı 21 Mayıs günü NKVD (SSCB-nin İçişleri Halk Komiserliği)  sınır askeri birliğine çağırılıp, Ermeni SSR’nin Leninakan şehrine gönderilmiş. Orada 10 gün kalıp, Erivan sınır kadrosuna aktarılmış. Orada iki ay civarında okuma-alıştırmadan sonra, 25 gün nişancılar ekibinde olmuş. Okumayı bitirip, 15 numaralı sınır istasyonuna sevki uygun görülmüş. Orada bir ay hizmetini tamamladıktan sonra üçüncü ihtiyat birliğine kızılasker olarak yollanmış. Erivan sınır kadrosunda hizmetini yaptığı anda iyi hizmeti için 2 defa alkış almış.

       Biraz zaman geçtikten sonra şehir içi savcılığa gidip babamın aklandığına dair evrağı da elime aldım. Net bir şekilde açıklamada “Ülkeyi değiştirme amacıyla yasadışı hareket” diye karar vermiş mahkeme... Ne kadar acımasız zamanmış, birinin bir iftirası bir atadan tek kalan babamın kaderini o kadar değiştirdi. “Hayatta iken babamın o kadar beklediği haber çok gecikip, öldükten sonra gelmesine bak, keşke bugünleri görseydi”, diye parmaklarını dişlemeden başka çaren var mıdır...

Kim İyi?

       Ölmeden önce, babam gırtlak kanserine yakalanmış, Abay sokağındaki onkoloji enstitüsünde yatıyordu. Ocak ayı, o zamanda şehirde yaşayan bir tek ben olduğum için, her gün kalkınca soframı toplayıp, babama giderdim. Ferasetli adamdı, hastalığının sebebini bilmesine rağmen, kimseye bildirmemeye çalışırdı. Derdi biraz hafifledikten sonra yanındakilerle konuşurdu, hal hatır soruşturup, kendine çekerdi herkesi. Ona rağmen bana kıyamazdı biliyordum, herhangi bir şeyi bahane ederek, eve ulaşsam da, tekrar çağırırdı.  Gerekli şeylerini alarak, tekrar giderdim ve yanına oturup konuştuklarını dinlerdim.

       Babamın yanında azıcık sakallı, küçük boylu bir yaşlı adam yatıyordu. İlk önce hali kötü olarak, orta yaşlara gelen büyük kızı köyden gelip, babasının  yanına oturup, bakıp beslemişti.  Yatacak yer olmadığından, gündüzleri babasının yanında sandalyeye oturup, geceleri kafasını şu adamın yastığına koyarak uyurdu. Babası iyileştikten sonra, evde hayvanlar var, küçük çocuklar da okula gidiyorlar diye, yerine kız kardeşini göndermeye karar verip, babasının izniyle Kızılorda’ya döndü. Ondan sonra, o adamın hastalığı iyice iyileşene kadar, küçük kızı yanında oturup, babasına baktı.

       Bir günü öğlen vaktinde babam çağırıp, kliniğe tekrar gittiğimde, kendisi tedavi almaya gitmiş, yanındaki yaşlı adam odasında tek kalmıştı. Sakin oturamadan, onu bunu sormaya başladı. O adam da, gevezeymiş, çok sıkılmış olabilir, konuşmasını devam etti. Ben ondan: “Ata, kaç çocuğunuz var?”- diye sordum. Düşünmeden, iki – dedi. “Şu, yanınızda oturan iki kızı mı diyorsunuz?” – dedim. O harfi ayıra ayıra: “ Hayy-yır, iki oğlum, iki kızım var” – dedi. Ben şakayla alay ederek: “ O zaman, kızları çocuk saymıyorsunuz değil mi”- demiştim, yavaşça: “ E, ne yapayım, Kazak’ta öyledir, kız yad yerlik derler” – dedi. Gene sessiz oturmadan: “Gerçeği söyleyiniz, kız mı iyidir, oğul mu?” – diye sordum. Şu adam azıcık sakalını sıvazlayıp, gözünü kapattı, cevap vermeden, sessiz kaldı. Sessizliği uzadıktan sonra, uyumuş belki diye, gazete okumaya başladım. “Hey, evladım!” beklenmedik anda çıkan sesten korkarak, titreyiverdim. “Ölmek üzereyken sana yalan söyleyip ne yapacağım” – dedi, “Adın sönmesin dersen oğul iyidir, seni merak edene gelince kız evladına kimse yetişemez”, dedi başını sallayıp. “Oğulun işle meşgul oluyor, ondan sonra kadınından aşamaz. Benim kadınım gideli gömlek, iç giysilerimi yıkayan da onlar, gönlümü alan da onlar,  hastalandığımda bakıp besleyen, buraya kadar getirip tedavi almaya yardım eden de onlar”, diye, bana döndü. Baban üç oğlum var diyor. Herkesin de hizmetleri uzaktaymış. Sen de babanı kıyamadan koşup,  her gün 10 kere gelirsin, kıyafetlerini yıkarsın, yemeğini ağzına kadar götürürsün” diye rızalığını bildirdi, “Evladım, elini aç!”, dedi ve hayır duasını etti.

Pelin kokusu

       Bir gün şifalı otlar hakkındaki kitabı açtım, pelinin tedavi eden bir özelliğe sahip olduğunu okumuştum. Orada pelinin tüm özelliği verilmiş, yine de: “Bu niteliklere ilave olarak, pelin kokusu hasreti" başka bir özelliğe de sahiptir - denmiş. Pelinle ilgili Beybarıs hakkında güzel bir efsane de varmış ama benim aklıma babamın bir hikayesi geldi.

       Kazaklarda “Yetim kuzu taşbağır, meler ve otlar” – diyen atasözü vardır. “Ben de küçük yaşta yetim kalarak, çok sıkıntı gördüm. Sıkıntılarla becerikli oldum. Kıtlıkta da, yetimhanede de o kadar çok zorluk gördüğümde de; tüm akrabamdan ayrılıp, tam yetim olduğumda da isyan ederek, ağlamadım”, derdi. Kıtlık yılları da geçip, halkı da dolaşarak kendi çağdaşı, atasının akrabası Abşakire’ye (Abdişükir) gitmiş. Gittiğinde, anası Künimbala kapının önünde kazanda süt pişiriyormuş. Babamı görüp: “Gel, evladım!” diye acıyla yanına çağırmış, “oturuver, süt de pişmeye az kaldı, sütten içersin!”, diye sıcak sıcak konuşmuş. O sırada süt pişip, bir kase sütü çocuğa vermiş. Yıkamak için, tencereye su koyup, sönmeye yakın ateşe bir deste pelini bırakıvermiş. Kuru ot direk ateşe düşüp, pelinin kokusu çıkıp burnumu deldiğinde anam ve babam, köyüm, kardeşlerim, çocukluğum aklıma gelerek, hüngür hüngür ağlamış, ciğerlerim ezilmişti.”,  diye anlatmıştı.

       Ben pelinin kokusunu teyzemle ilişkilendiriyorum. Rahmetli temiz olmayı çok severdi. Otlaktan pelini kesip getirir, süpürge yapardı. Ondan sonra, sabah olmadan, evin etrafına su dökerek, tertemiz edip, süpürürdü. Çoluk çocukları, koyunlu inekli evin avlusu her zaman ayna gibi parlayıp yatardı. Şu su serptikten sonra tozlar yatışır, pelinin kokusu benim gözümün önüne teyzemin avlusunu, canım teyzemi getirirdi, çocukluk dönemi özlemlerimi uyandırırdı.

       Babam bu dünyada tüm gayretini, çabasını, güç kuvvetini, bütün sanatını çocuklarını büyütmek için göstermişti. Arkasından biz üç oğlu ve üç kızı kaldık. Ana ve babamız bizi durmadan okuttu, yüksek ilim almamız için tüm imkanını seferber etti. Biz Lvov, Taşkent, Pavlodar, Taldıkorğan şehirlerinin yüksek olullarında okuduk. Hayatta iken babam  18 torununun tamamını da gördü. Sadece görmedi, gücü kuvveti kalmasa da, onları büyütmede bize yardım etti. Şimdi de biz önümüz torunlu olduk, Almatı, Taldıkorğan, Astana şehirlerinde, öz köyümüzde hayatımıza devam ediyoruz.

       Bazen öz köyümüze gidersek, babamız, dört yolun ayrımında, tam öz evimiz ile büyüyen evimizin ortasında, gündoğusu tarafındaki tepenin başında, beyaz tuğladan ördüğü güzel evinde, sarı karısı yanında, güneşin doğması ile batmasına nöbetçi, gidip geçen yolculara, peşinden gelen çocuklarıyla nesillerine sağlık dileyerek, her zaman önümüzden yürüyecek...




Kaynak: Maruana Hamzakızı

Editör: Kürşat Kafkaslıoğlu

Bu haber 2291 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER Kazakistan Edebiyatı Haberleri

ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
SON YORUMLANANLAR
YUKARI