Bugun...



İlknur Doğan Kamalı'nın inceleme yazısı.
Tarih: 07-02-2019 09:14:26 Güncelleme: 07-02-2019 09:50:26 + -


İlknur Doğan Kamalı, iki kitap da inceleme yaptı.

facebook-paylas
Tarih: 07-02-2019 09:14

İlknur Doğan Kamalı'nın inceleme yazısı.

                        

“Tüm zamanların en iyisiydi, belki de en kötüsü… Hem aptallığın hem bilgeliğin çağıydı. İnançların ve inançsızlığın dönemiydi. Mevsim aydınlığın mevsimiydi belki de karanlığın… Umudun baharı, umutsuzluğun kışı yaşanıyordu. Her şey geleceğindi. Gelecek ise hiçlikti. Hepimiz cennete gidiyorduk, belki de cehenneme…” 

                                                                                                                                                                                                                   Charles Dickens

 

Yirminci yüzyılda yazılan metinlerde okuru çaba harcamaya zorlayan çeşitli edebî türler ortaya çıkmıştır. Özellikle James Joyce, Franz Kafka, W. Faulkner, S. Beckett ve daha birçok romancı, şair ya da oyun yazarı eseri yorumlama ve anlamlama işine okurun da katılmasını gerektiren eserler vermişlerdir. Bir diğer ifadeyle modenist edebiyat, okuru edilgen durumdan çıkarmış ve okur karakter, olay, zaman, mekân ile ilgili karanlık bırakılmış pek çok noktayı çözmeye davet edilmiştir. (Moran 2016: 240) Bu edebî türlerden biri distopya romandır. Distopya roman tüm zamanlarda Iser’in, “imalı okur” ve “boş alan” terimleriyle ifade ettiği gibi, okurun üretim gücünü metnin belirsizliğiyle daima teşvik etme özelliği göstermiştir. (Zima 2015: 118)

 

Distopik romanların ortak özelliği farklı yıllarda yazıldıkları ve birbirinden farklı olayları anlattıkları halde okura farklı perspektifler, düşünce biçimleri, alternatif bakış açıları sunmalarıdır. Bu tür eserlerde okur, boş alanları doldurarak aktif hale gelmiştir. Böylece okur kendi bakış açısını oluşturmuştur. Bu türün en önemli örnekleri Cesur Yeni Dünya ve Dört Köşeli Üçgen başlıklı eserlerdir. Biri İngiliz diğeri Türk edebiyatına ait bu iki distopik roman türü belli bir dönemde egemen olan dünya görüşünün eksik bıraktığı, görmezlikten geldiği ve inkâr ettiği yönlerini su yüzüne çıkarması bakımından mühimdir.

 

Söz konusu iki eserde dile getirilen gerçeklik, yansıttığı toplumun gerçeklerinden farklıdır. Okur, alışılmışın reddedilişi ya da inkârıyla birlikte gerçekliği kaldırılan norm ve değerler karşısında yeni çözümler bulmak için çabalamıştır. Bu sebeple bu iki eser mukayeseye değerdir. Cesur Yeni Dünya ve Dört Köşeli Üçgen’in mukayesesi yapılırken Salâh Birsel’in,  “Edebî eser insanların usunu çelmeli, onları gezmeye çıkarmalıdır.” (Birsel 1982: 114), “Düşünen ve dünya görüşü olan bir yazarın amacı okurun dağarcığını neşeli güllerle doldurmak değil, okuru düşünceye çağırmak olmalıdır.”(Birsel 1989:28),   “Bu tür romanlara Albert Camus’un Yabancı’sını, Andre Gide’in Kalpazanlar’ını, Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sını, George Orwell’in 1894’ünü, George Wells’in Dünyalar Savaşı’ını ve edebiyatımızda da Dört Köşeli Üçgen başlıklı eserleri örnek vermek mümkündür.” (Birsel 1989: 28) görüşlerinden yola çıkılmıştır. Salâh Birsel’in bu görüşlerinden hareketle aşağıda önce distopya roman türünden kısaca bahsedilmiş ardından Cesur Yeni Dünya ve Dört Köşeli Üçgen başlıklı eserlerin medyatik popülizm bağlamında distopik bir mukayesesi yapılmıştır.

 

İdeal bir toplum düzeni isteği insanoğlu için hep vazgeçilmez olmuştur. Mevcut sistemin aksayan yönlerini eleştiren ve ideal hayat tarzını anlatan bu hayalî toplumsal projelere ütopya adı verilir. Etimolojik olarak “var olmayan iyi yer” anlamına gelen ütopya, felsefe, politika, din, sosyoloji gibi alanlarda üretilmekle birlikte daha çok edebî metinler bağlamında hayat bulmuştur. (Demir 2015: 187) Bu tür metinlere “ütopya” adını veren kişi ise, bir Rönesans düşünürü olan Thomas More’dur. (Yumuşak 2012: 47).

 

Ütopya, ilk olarak ezilen kesimin özgürlük talepleri doğrultusunda şekillenmiştir. Ütopyalarda sınırlı akıllar tarafından mükemmel olduğuna inanılan bir sistem inşa edilmiştir. Bu sistemin aksamadan işlemesi için insanların düzene uyması gerekmektedir. Ütopyada kurgulanan bu ideal, aslında bir kişinin ya da grubun idealidir ve yazarın düşü olarak kabul görülebilecek kusursuz dünya ideali, yirminci yüzyılın başından itibaren eleştirilmeye başlanmıştır. Ütopyada, özgürlükten, eşitlik adına vazgeçilmesi ütopyayı totaliteryen bir tasarıya dönüştürmüştür. Bu da ütopyaların, karşı ütopyasını da beraberinde getirmiştir. Karşı-ütopya, kakatopya, anti ütopya ya da distopya gibi adlarla anılan terim zamanla birçok anlatı metinde kurgusal olarak ütopyanın eleştirisi olarak da ele alınmıştır. Yirminci yüzyıla yaklaşırken değişen dünya düzeni, toplumsal olaylar ve bireysel özgürlüklerinin yanında totaliter rejimlerin toplumlar üzerinde yaptığı tahribat ütopyayı tekrar öne çıkarmıştır. Bununla beraber baskıcı rejim sonucu köleleşen toplum ise distopyayı hazırlamıştır. Karşı-ütopyaların ortak özelliği, toplumları gelecekte bekleyen tehlikeleri göstermektir. Bu tehlike bazen, makineleşen bir toplumda insanın duygu, düşünce ve değer sistemleri ile yok olup gitmesi bazen de insan özgürlüklerinin, demokratik hakların kurulacak bir despotik devlet tarafından yok edilmesidir.

 

Distopik roman türü bağlamında ele alacağımız ilk eser Cesur Yeni Dünya’dır. Cesur Yeni Dünya; Aldous Huxley tarafından 1932’de yazılmıştır. Romanın adı olan Cesur Yeni Dünya (Brave New World) kelimeleri Shakespeare’nin Fırtına adlı eserinden alınmıştır. Aldous Huxley’in Yeni Dünya’sında Londra’da Ford’dan sonra 632 yılı bir başka ifadeyle 26. yüzyıl anlatılmaktadır. Eskiden İsa’dan sonra denildiği gibi, Henry Ford bu yeni dünyayı yaratıp Tanrının yerini almıştır. Herkes, tüketim yapmayı kutsal bir görev olarak olarak bilmektedir. Tam anlamıyla kapitalist olan bu yeni düzende, uluslar ve hükümetler yoktur. Tüm yeryüzü, “Dünya Denetimcisi” denilen on kişinin iş birliğiyle yönetilmektedir. Teknik ilerleme, aklın alamayacağı boyutlara varmıştır. Uzak yerlere roketlerle gidilir. Sinema ise bambaşka bir boyut kazanmıştır. Beyaz perdede olup bitenler sadece görülüp duyulmakla kalmamış, beş duyu organıyla algılanabilir hale gelmiştir. Yani, seyirciler izledikleri filmde bir kadının sürdüğü parfümün kokusunu bile alabilmektedirler.

 

Ford’dan sonra 632 yılında yaşayanlar, birbirinden kesinlikle ayrılan sınıflara bölünmüşlerdir. Yeni bireyler Kuluçka ve Şartlandırma Merkezi denilen laboratuvarlarda yapay döllenme yoluyla dünyaya gelmektedirler. Bu merkezde bireyler ihtiyaçları karşılamak için üretilirler. Her çocuk kendine özel ortamlarda gelecekte yaşayacakları şartlara uygun olarak üretilmiştir. Üretilen bebeklerin alın yazısı, yani hangi sınıftan olup hangi işi görecekleri, ekonomik gereksinimlere göre önceden belirlenmiştir. Alpha sınıfında üstün zekalı aydınlar, Beta sınıfında kafaları az gelişenler, Delta sınıfında pek akıllı sayılmayacak işçiler, Epsilon sınıfında ise makine kullanılan geri zekalılar yer almıştır.

 

Cesur Yeni Dünya’da aile, aşk gibi kavramlar yoktur. Anne ve baba bir veba olarak görülmektedir. Bir kişiyle uzun süre birlikte olmak, bir kişiye sevgi beslemek toplumda dışlanan davranışlardır.

 

Cesur Yeni Dünya’da artık herkes mutludur. Herkes, istediğini elde ediyor, elde edemeyeceğini istemiyordur. Herkesin parası vardır, herkes güven içindedir. Hiç kimse hastalanmıyordur; hiç kimse yaşlanmıyor, ölümden korkmuyordur.

Yeni Dünya’da makineler tarafından üretilmiş ideal ve kusursuz Alfa erkekleri ve kadınları mevcuttur. “Hipnopedya” (uykuda eğitim) halkla ilişkilerin önemli bir koludur. Toplumsal istikrarın temel güvencesi olan şartlandırma hipnopedya ile sağlanır.

 

Cesur Yeni Dünya’da din, edebiyat, sanat ve felsefe yoktur. Dinin yerini mutluluk veren bir uyuşturucu olan Soma almıştır. Bu hap sayesinde birey tüm bunalımlarını, sıkıntılarını atlatır ve hayat normal rutininde devam eder. Cesur Yeni Dünya’da bireyler, nesnelere tapmışlardır ve kendi kimliklerini nesnelere göre inşa etmişlerdir. Cesur Yeni Dünya’da yasaklar yoktur. Çünkü yasaklara gerek kalmayacak bir sistem var edilmiştir. Cinayet suç olmaktan çıkmıştır. Yüz elli yıl önce yazılan bütün kitaplar ortadan kaldırılmıştır. Eserde, Cesur Yeni Dünya düzeninden memnun olmayan ve bir şeylerin yanlış gittiğini düşünen kişilerin yanı sıra bu dünyanın sınırları dışında yaşayanlar da anlatılmıştır. Düzenden memnun olmayan kişilere özel Vahşi Ayrıbölgeler adında yaşam alanları yapılmıştır. Burada yaşayan kişiler yeni dünyanın düzenini sorgulamışlardır.  Fakat, bu güzel yeni dünyada yaşamak düzenden memnun olmayan kişiler için bir felakettir. Eserin sonuda Yeni Dünya’ya ayak uyduramayan Vahşi adındaki bir adam dayanamayıp kendi canına kıymıştır.

 

Eserde anlatılanları günümüzle kıyasladığımızda aklımıza şu sorunun gelmesi muhtemeldir:

Cesur Yeni Dünya’nın distopyası aslında bugünün ütopyası olabilir mi?

Cesur Yeni Dünya’da yaşayanlar “Oh My God!” yerine “Oh Ford!” demektedirler. Çünkü seri üretimi başlatan Henry Ford Cesur Yeni Dünya’nın Tanrısı olmuştur.

Eşyalara tapma ve kimliğini onlara göre var etme mücadelesi günümüzde yaşanmıyor mu?

Örneğin dünyaca ünlü bir marka telefonu satın almak için bir gece önceden avm önlerinde kuyruklar oluşturuluyor. Hepsi sözde adını tarihe altın harflerle yazdıracak bu muhteşem ana tanıklık etmek istiyor.Bir nevi eşyalara tapılıyor ve eşyalar Tanrılaştırılıyor.

Cesur Yeni Dünya’da duygular soma adı verilen ilaçların kontrolünde…

Peki ya günümüzde?

Sizce artık duygularımız bizi uyuşturan bir sosyal medyanın kontrolünde değil mi?

Yediğimiz, içtiğimiz, giydiğimiz,yaptığımız her şeyi sosyal medyada paylaşarak, acılarımızı bile sosyal medyada yarıştırmıyor muyuz? Sosyal medya da bir uyuşturucu yöntemi değil mi?

Cesur Yeni Dünya’da hipnopedya(uykuda eğitim) toplumsal barışın en önemli güvencsi olarak karşımıza çıkmaktadır.

Peki ya günümüzde?

Televizyonda ve sosyal medyada izlediğimiz, gördüğümüz, yazılan pek çok şeye inanmıyor muyuz?

İnternet dünyasında aslında var olmayan hayatları izleyip o hayatlara sahip olmaya çalışmıyor muyuz?

Cesur Yeni Dünya’da ideal ve kusursuz Alfa kadınları ve erkekleri mevcut… Bu kadınlar ve erkekler sonsuz mutlulukla dolup taşıyorlar.

Peki ya günümüzde?

Gençler, küçük yaşlardan itibaren “barbie” gibi vücut hatlarına sahip olmak diğer bir ifadeyle kusursuzlaşmak istemiyor mu?

Gençler, belirledikleri rol modeller gibi olabilmek adına bıçak altına yatarak, ölümcül diyetlere girip hayatlarını kusursuz! olmak adına tehlikeye atmıyorlar mı?

Sözde mutlu hayatlarımızı sosyal medya hesaplarımızdan doyasıya paylaşmıyor muyuz?

Sadece kusursuz anlarımıza tanıklık edilmesinden hoşnut değil miyiz?

İşte bir sürü olay size…

Ve bir sürü soru…

 

Distopya roman türü bağlamında ele alacağımız ikinci eser Dört Köşeli Üçgen’dir. Söz konusu eser, Salâh Birsel tarafından 1961’de yazılmıştır ve Birsel tarafından yayınlanmış tek romandır. Bir başka ifadeyle Salâh Birsel, roman türünde başka eser vermemiştir. Eser, Salâh Birsel’in ifadesiyle “okuru düşünmeye çağıran bir roman”dır.

 

Dört Köşeli Üçgen başlıklı eserde anlatıcı kendisini uluslararası gözlemci olarak tanımlamıştır. Gözlemci, Tütün Yaprakevi adlı bir tütün fabrikasının deposunda çalışmaktadır. Gözlemcinin amacı yaptığı gözlemlerle mutluluk ülkesinin kapısını aralamaktır.

 

Gözlemci, gözlemlerine zamanı bölerek başlamıştır. İlk zamanlarda günün 24 saati gözlem yaptığını ifade etmiştir. Daha sonra bu gözlemlerini 48, 72 ve 96 saate çıkarmıştır. Gözlemci, odaların neden dört köşe olduğu üzerinde kafa yormaya başlamıştır. Bu düşüncelerini aşağıya alınan şu sözlerle ifade etmiştir:

 

“Uzun zaman odamın neden dört köşe olduğu üzerinde kafa yordum. İnsanlar oturdukları yerleri hep dörtgen biçiminde yapıyorlardı da neden bunları üçgen, beşgen, ongen, yirmigen içine oturtmayı istemiyorlardı? Kimi zaman, şurada burada rastlanan yusyuvarlak bir kule, bir burç, bir kümbet insanların bu düşüncelere pek yabancı olmadıklarını ortaya koymaya yetebilir. Bu işin garip bir yanı da var. Kişioğlu savaşmak, dövüşmek, düşmanlarının kalbine dom dom kurşunu yollayıp kendi derilerini kurtarabilmek için yusyuvarlak yapılar yükseltiyordu da oturmak, uyumak, konuşmak, radyo dinlemek, yemek yemek için dört köşeli odalar yapıyorlardı?” (Birsel 2012: 6)

 

 

Yazar, yukarıdaki pasajda yer alan ifadeler çerçevesinde roman boyunca sorgulamaya, araştırmaya ve gözlemlemeye devam etmiştir. Gözlemci için her yer bir çalışma alanı olmuştur. Zamanla çalışma alanını dışarıya taşıyan gözlemci, sokaklarda, iş yerlerinde, evlerin içinde, insanların nasıl yaşadıklarını gözlemlemeyi kendine görev edinmiştir. İnsanların nasıl yürüdüklerini, nasıl yemek yediklerini, kendilerini nasıl sekiz katlı bir apartmandan attıklarını, nasıl otomobil satın aldıklarını gözlemlemeye koyulmuştur.Okulları, vapurları, pazarları, mağazaları, meyhaneleri, plajları, hatta pazar tezgahlarındaki terazileri bile gözlemlemiştir.

 

Gözlemci, çalıştığı iş yerinde kadınlar tuvaletindeki kadınları gözlemlemiş, yine iş yerinde bir yasak ilişkiyi ortaya çıkarmıştır. İnsanların karınlarından konuştuklarını düşünmüş ve kimseden izin almadan bütün insanların karınlarını dinlemeye başlamıştır. Ona göre tüm bunlar bir suç değil, aksine özgürlüklerin kullanılmasından ibarettir. Ancak söz konusu bu özgürlükler gözlemciyi işinden etmiştir.

 

Gözlemci, işten kovulsa bile gözlemekten vazgeçmemiştir. Söylediklerinin doğruluğunu ispatlamak için birtakım yollara başvurmuştur. Zaman içerisinde başka insanların mutsuzlukları gözlemciyi mutlu etmeye başlamıştır.  İçinde milyonlarca gözle yaşayan gözlemci insanların değer yargılarını, duygularını, bilime ve sanata dair görüşlerini gözlemlemiştir. İnsanlığın akıl dışı, duygu dışı, değersiz bir yaşam sürmeyi yeğlediklerini iddia etmiş ve bu düşüncesini açıkça söylemeye başlamıştır.

 

Gözlemci, gözlemlerinin çoğalmasını engelleyememiştir. Çareyi gözlem satışı yapmakta bulan gözlemci, gözlemlerinden ancak bu yolla kurtulabileceğini düşünmüştür. Gözlemcinin çevresindeki kalabalık giderek artmıştır. “Beş kuruşa beş gözlem” sloganıyla yola çıkan gözlemcinin kapısını milletvekilleri bile çalmaya başlamıştır.

 

Birsel, doğru bildiklerimizin yanlışlığını ve insanın zaaflarını aşağıda yer alan pasajda ironik bir üslupla ifade etmiştir:

 

      “Bereket, aradabir, elli yılda, yüz yılda bir ortaya çıkan bir şair, bir bilge, bir politikacı insanlara birtakım düşünce hapları, birtakım güzellik formülleri, birtakım yaşama reçeteleri sunuyorlardı da insanlar bu haplar, bu formüller, bu reçeteler, bu muskalar yüzü suyuna daha bir yüzyıl yaşayabiliyorlardı.” (Birsel 2012: 25)

 

Garip ve hastalıklı akıl yürütmesi yüzünden insanlarla anlaşamayan gözlemci sonunda bir akıl hastanesine kapatılmıştır. Kafasında kurduğu diyaloglar ve gözlemler orada da peşini bırakmamıştır. Ona göre kimse onu tam anlamamıştır. Onun gözünde ise bu yaptığı suç değil, aksine özgürlüklerin kullanılmasıdır. İnsanın en doğal özgürlüğü olan algılama, sınır tanımamalıdır. Gözlemci, burada da rahat durmayarak matematiksel kesinliğin olmadığını ispatlamaya çalışmıştır. Her soruya her karşılığın uyacağına inanan gözlemci kendine şu soruları sormuştur:

 

  • İki beş daha kaç eder?
  • Yedi
  • Bilemedin, on eder.
  • Saçmalama, bunu çocuklar bile bilir. İki beş daha yedieder.
  • Ama elimde zaten üç varsa, on etmez mi?
  • Dikkat et, bu her zaman böyle değildir. Elimde sekiz varsa o zaman on beş eder.
  • Gördün mü insan matematik karşısında hep uyanık omalıdır. (Birsel 2012: 111)

 

Gözlemci, yaptığı gözlemlerle gerçeğin anlamını değiştirmiştir. Dört Köşeli Üçgen’in var olduğuna inanan gözlemci, gerçeğin çelişkili olduğunu aşağıya alınan şu sözlerle ifade etmiştir:

 

“Birtakım üçgenler kişioğlunun ayağına takılıyordular. Üçgenlere basmadan yürümeye olanak yoktu. Bu üçgenlerden birinin bir köşesine kurulsanız başınızı beladan kurtarabiliyordunuz ama üçgenlerin köşelerini ele geçirmek için üçgence bilmek, üçgence konuşmak gerekti. İş bununla da bitmiyordu. Üçgenlerin bir de dördüncü köşeleri vardı, insanoğlunun gözü bunları seçemezdi. Çünkü bu köşelerde Siraküze kralları oturuyordu. Siraküze krallarının ülkesinde insanlar krallara peygambe gözüyle bakardı. Üç kağıtçılar ise halkın gözünde bir kraldı. İnsanlar bu dördüncü köşeleri görmedikleri için başlarını üçgenlere çarpmadan alınyazılarını değiştireceklerine inanmıyorlardı.”(Birsel 2012: 125)

 

Salâh Birsel, “okuma lokomotifi” olarak nitelendirilen toplumun gerçeklerinden hareketle toplumun içinde bocaladığı çıkmazları gündeme getirmiştir. Birsel, sanatın toplumun beğenilerinin, değer yargılarının uzağında kalmaması gerektiğine inanmıştır.

 

Eserde anlatılanları günümüz değer yargıları ile kıyasladığımızda aklımıza yine birtakım soruların saplanması muhtemeldir:

 

Dört Köşeli Üçgen’in distopyası aslında günümüzün ütopyası olabilir mi?

Nasıl mı?

Eserde “beş kuruşa beş gözlem” sloganıyla yola çıkan gözlemcinin zamanla etrafındaki kişi sayı çoğalmış ve gözlemcinin kapısını milletvekilleri bile çalmaya başlamıştır.

Günümüzde Youtube ve İnstagram dünyası buna örnek gösterilebilir mi?

Mesela, Youtube’da, İnstagramda birtakım ürünlerin reklamını yapan kişiler takipçi sayılarını gün geçtikçe arttırmaktadırlar. Bu sayede yüksek meblağlar kazanan kişiler “fenomen” olarak isimlendirilmekte ve bu kişilerin etraflarındaki hayran kitlesi her geçen gün çoğalmaktadır.  

Garip ve hastalıklı akıl yürütmesi yüzünden insanlarla anlaşamayan gözlemci sonunda bir akıl hastanesine kapatılmıştır. Kafasında kurduğu diyaloglar ve gözlemler orada da peşini bırakmamıştır.

Günümüzde gözlemcinin düştüğü durum yine sosyal medya ile ilişkilendirilebilir mi? Örneğin, Youtube’da yer alan videoları milyonlarca kişi izlemektedir.

Ancak, söz konusu videoların çekim aşamasında tıpkı gözlemci gibi aslında kendi kendine konuşulmaktadır. O videoları çeken kişioğlunun karşısında çoğunlukla kameradan başka hiçbir şey yoktur. “Youtuber”, evde, sokakta, markette aklınıza gelebilecek her yerde yalnızdır. Kafasında kurduğu diyalogları ve gözlemleri kameraya anlatmaktan başka yaptığı bir şey yoktur. Sizce, günümüzün akıl hastanesi bir nevi insanların kameralar ile konuştuğu o an olabilir mi? Üstelik bugün o delilik, bir meslek olarak görülmekte…

 

Gözlemci, gözlemlerine zamanı bölerek başlamıştır. İlk zamanlarda günün 24 saati gözlem yaptığını ifade etmiştir. Daha sonra bu gözlemlerini 48, 72 ve 96 saate çıkarmıştır. Yani gözlemciye göre matematiksel doğruluk yoktur. Evrendeki her şeyin aynı anda algılanabileceği, mutlak doğrular sorgulanma, kuantum fiziği ve izafiyet teorisine de gönderme yapılmaktadır. 

Günümüzde ise matematiksel doğruların olmadığı, gerçeğin göreceli olduğu bilim insanları tarafından tartışılmaktadır. Örneğin, matematikçiler 2000 yılının üçüncü bin yılın başlangıcı olduğuna karar vermişlerdir. Daha sonra verilen bu kararın yanlış olduğu ifade edilmiş ve tartışmalar uzun yıllar devam etmiştir. Bu anlamda hâlâ bir kesinlikten söz etmek mümkün değildir. Yine Kasım 2018’de yapılan bir oylama ile bilimde kullanılan dört ölçü biriminin tanımı değişmiştir. 19 Mayıs 2019’da ise tüm dünyada yeni ölçü birimlerinin kullanılmaya başlanacağı verilen bilgiler arasındadır.  

 

Başka bir örnek vermek gerekirse, günümüzde uzmanlar yumurtanın faydalarından bahsedip yumurta satışlarında patlama yaşanmasını sağlamıştır. Bir ay sonra başka bir uzman yumurtanın zararlarından bahsetmiş ve tüketicinin aklında ister istemez soru işaretleri yaratmıştır. Bu durum yumurta satışlarını aniden düşürmüştür.

 

Birtakım matematiksel hilelerle satış rekorları kıran, markalaşan ve kitleleri peşinden sürükleyen ürünler de bu duruma örnek gösterilebilir. Örneğin, Kürk Mantolu Madonna başlıklı eser, uzun süre ilgi görmemiş, ancak bir televizyon programında yaşanan bir yanlış anlaşılma eserin milyonlarca kişi tarafından okunmasına sebep olmuştur. Yapılan bir yanlış, bir doğruyu doğumlamıştır. Benzer örnekler tiyatro ve sinemamızda da yaşanmaktadır. Ülkelerin demokratik haklarını kullandığı seçimler de yine mutlak doğruların sorgulanması açısından dikkate değerdir.

 

Artık savaşlar topla tüfekle değil, radyasyonla yapılmaktadır. Radyasyon büyük yeryüzü alanlarının çöle dönüşmesine, dünya nüfusunun yok olmasına sebep olmaktadır.  

 

Her akşam televizyonlarda polis teşkilatlarıyla ilgili diziler ve filmler izlemekteyiz. Yani “toplum polislerinden televizyon polislerine” bir geçiş görüyoruz.

Günümüz dünyasında  hangi değerlerin nasıl değiştiğinin farkında mıyız?  

 

Salâh Birsel,  gözleme ve gözlemlenme kavramları ile önemli bir noktaya  değinmiştir. Gözlemleme, gözlemcinin başına iş açmış ve gözlemci pek çok mağduriyet yaşamıştır. Her anın gözlemlenmesi bireyin mahremiyetinin ve özgürlüklerinin kısıtlanması şeklinde ifade edilmiştir.

Günümüzde ise bunun tamamen aksini söylemek mümkün değil mi?

Örneğin, cep telefonlarının konum bildiren özellik ve uygulamaları, her yere yerleştirilen kameralar bunların önemli bir örneğidir. Sosyal medyada kişilerin her özel anını paylaşması, bu anlamda “biri bizi gözetliyor” vb. televizyon programlarının yapılması da Akif’in dizeleri ile “Mabedimizin göğsüne nâmahrem elinin değmesine” neden olmuş,  mahremiyetimizi yerle yeksan etmiştir. Günümüzde artık herkes bir bakıma “uluslararası gözlemci”dir. Özel hayatlar “paylaşıma açık”tır. Bu bir yönden özgürlüklerin ve mahremiyetin ihlalidir. Bu anlamda Salâh Birsel’in öngörüsü ve çağdaş bir noktaya değinmiş olması da mühimdir. Dört Köşeli Üçgen, mekânın; birey algısı bakımından kırılarak yeniden yorumlanışı, belleğin ritimlerine karşı çıkış, ahlak totaliterliğine tepki olarak ortaya konulan bir “değil”lerin dünyasıdır. Eserde Birsel, dolaylı olarak toplumu gelecekte bekleyen tehlikeleri gözler önüne sermektedir. Dört Köşeli Üçgen’de akıl, yeniden örgütlenmiştir.

 

Yukarıdaki örneklerin akla şu soruyu getirmesi muhtemeldir?

Acaba kötü günlerde daha mı iyi durumdaydık?

 

İlkel toplumlarda hükümdarlar belli bir yaşa geldiklerinde bir ormana götürülür ve Tanrılara kurban edilirdi. Hükümdar bunu bilir ve kabul ederdi.

Acaba bugün hükümdarlar yerine kurban edilen etik değerler mi?

İşte bir sürü olay size…

Ve bir sürü soru…

 

Binlerce yıldır ürettiklerimiz, uğraşlarımız, mücadelemiz, değerlerimiz yengeç adımlarıyla ilerlediğimiz şu günlerde medyatik popülizm yüzünden yok olma tehlikesi ile karşı karşıya… Bu Eco’nun ifadeleriyle “İskenderiye’nin kütüphanesini yakmak, Louvre’u yıkmak, güzel,zengin ve gelişmiş Atlantis uygarlığını denizin dibine batırmak gibidir.”

 

Yengeç adımlarıyla ilerlediğimiz şu günlerde tek dileğimiz, aydın bilginlerin evrenin son sırlarını keşfettikleri,  dürüst siyasetçilerin daha iyi bir toplum yarattıkları, gazete ve televizyonların yalnızca önemli ve doğru bir haber vermekte kararlı oldukları, iş adamlarının ürünlerinin çevreye zarar vermemesi için çabaladıkları, Tanrı lütfuyla ozon tabakasının korunduğu bir dünya…

Tepelerde yel değirmenlerinin yeniden görüldüğü, Don Kişot’un öyküsünün anlatıldığı bir dünya….

 

Yazımı Bertolt Brecht’in dizeleri ile tamamlamak istiyorum:

           

            anladık iyisin,

ama neye yarıyor iyiliğin.

 

seni kimse satın alamaz,

eve düşen yıldırım da

satın alınmaz.

 

anladık dediğin dedik,

ama dediğin ne?

 

doğrusun; söylersin düşündüğünü,

ama düşündüğün ne?

 

yüreklisin,

kime karşı?

 

akıllısın,

yararı kime?

 

gözetmezsin kendi çıkarını,

peki gözettiğin kiminki?

 

dostluğuna diyecek yok ya,

dostların kimler?  

 

işte bir sürü olay sana

ve bir sürü soru…

 

 

Kaynakça

 

DEMİR, Fethi (2015), “Talip Apaydın’ın Çocuk Romanların Ütopya İmgesi”, Akademik Sosyal      

    Araştırmalar Dergisi (The Journal of Academic Social Science) Yıl:3 Sayı: 9, s.187.

ECO, Umberto (2012), Yengeç Adımlarıyla, çev: Şemsa Gezgin, İstanbul: Doğan Egmont   

    Yayıncılık ve Yapımcılık

HUXLEY, Aldous (2018), Cesur Yeni Dünya, çev: Ümit Tosun, İstanbul: İthaki Yayınları

MORE, Thomas (2017), Utopia, İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

Salâh Birsel (2012), Dört Köşeli Üçgen, İstanbul: Sel Yayıncılık

Salâh Birsel (1982), Hacivat Günlüğü İstanbul: Ada Yayınları

Salâh Birsel (1989), Seyirci Sahneye Çıkıyor, İstanbul: Nisan Yayınları

YUMUŞAK, F.Canbaz (2012), “Ütopya Karşı-Ütopya ve Türk Edebiyatında Ütopya Geleneği”   

    Bilig, Sayı 61, ss.47-70.

ZİMA, Peter (2015), Modern Edebiyat Teorilerinin Felsefesi, çev: Mustafa Özsarı, Ankara:  

    Hece Yayınları


* Bilim Uzmanı, Balıkesir Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Türk Dili ve Edebiyatı, Yüksek Lisans (MA)




Kaynak: İlknur Kamalı

Editör: Mehmet Karakoyunlu

Bu haber 1310 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER EDEBİYAT Haberleri

ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
SON YORUMLANANLAR
YUKARI