Örnek HTML sayfası Your Page Title escort bursa bursa eskort escort bursa Görükle Escort escort bursa escort bursa escort bursa escort bursa escort bursa alanya escort bayan antalya escort eskişehir escort mersin escort alanya escort bayan bodrum escort bayan havalimanı transfer
altıparmak escort çarşamba escort eve gelen escort gemlik escort görükle escort gürsu escort heykel escort inegöl escort iznik escort karacabey escort kestel escort masöz escort mudanya escort mustafakemalpaşa escort nilüfer escort orhangazi escort osmangazi escort otele gelen escort rus escort sınırsız escort üniversiteli escort whatsapp escort yıldırım escort
Bugun...



KARANLIK ODA
Tarih: 07-09-2021 12:06:43 Güncelleme: 07-09-2021 12:11:43 + -


Eğitimci Mehmet Özcan Yasdıbaş'ın kaleminden...

facebook-paylas
Tarih: 07-09-2021 12:06

KARANLIK ODA

Mezarlıktan sonra tek başına baba evine yürüyerek döndü Nilüfer Hanım. Elli yaşında ancak öyle mahzun, öyle çocuk ki tüm gücünü bu son ziyarette harcamış, aciz bir beden ve ruh haliyle yürümüştü. Son on yedi yılını yatalak anasına bakmakla geçirmiş bir insanın, hele de bir kadının, hele hele de bir yavrunun; anasını kara toprağa teslim edişine nasıl bir tarif olabilirdi ki. Yürek dağlayan bu acı, sözlere sığmazdı Nilüfer Hanım için

 

Şimdi amcasının oturduğu, çocukluğunun geçtiği bu ev; karşısında öyle yabancı bir nesne gibi dururken eve girmeyi hiç istemiyordu. Mezarlıktan eve kadar yürümüş, kendindeki tansiyon ve şeker sıkıntısının belirtileri baş göstermişti. Eve el mahkûm girecek, ilaçlarını alacak, bir şeyler atıştıracak ki yeniden diriliğini kazanabilsin. İçinden “ Şuracıkta ölsem beni de anamın yanına gömerler. Hem de bu acıdan ve şu illet hastalıklardan kurtulurum.“ diye düşünse de kendinin hala hayat oyunu devam edeceğinden bu dileği şimdilik gerçekleşmeyecekti.

 

Yeşile boyanmış bahçe duvarlarının gerisinde, sonradan bir kat daha çıkılan ve bahçe duvarının boyasına zıt düşen, bordoya boyanmış iki katlı eve bakıyordu. Hatırında onca anılar yumağı içinde babasının zamanında diktiği kiraz ağaçlarının olgun ve de dolgun kirazlarını, onları toplayıp iştahla yediği anın o muhteşem huzur veren tadını anımsıyordu. Anasının “Nilüfer, biraz da kardeşlerine bırak!” deyişi kulağında çınlasa da şimdi baktığı bahçede sundurma ile çevrelenen suni gölgelik altında güllerden başka bir yeşillik yoktu.

 

Kapıda kızı Leyla’nın durduğunu görünce dikkatini o yöne verdi. Kızının, deminden beri kendisine seslendiğini, sitemli duruşundan anlıyor aynı anda kızının “Anne, durmasına orada, gel hadi!”  sözlerini işitiyordu. Adımlarının eve doğru kendini yaklaştırmasına içten içe kızsa da kızının kapı önünde bekleyişi, çaresiz, eve girmesi gerektiği anlamına geliyordu. “Ah bu inatçı huy. Anamdan bana, benden kızıma nasıl da geçmiş,”  diye düşünerek girdi eve.

 

Akşama dek uzandığı kanepede gâh uyumuş gâh uykulu hal ile anasını, çocukluğunu, çocuklarını, dönmek zorunda olduğu Almanya’yı,  geride bırakacağı her şeyi bir kez, bir kez daha düşünmeden edemiyordu. Yattığını varsayan ev halkı onu hiç rahatsız etmemiş, ilaçlarını aldığı andan itibaren kimse bulunduğu odaya girmemişti. Ev halkı, arka bahçede kurulan cenaze çadırında gelen gidene çay ikram ediyor, aç olanlar için de hazırlanan yemeklerden ikram ediyorlardı.  Akşam olup da hava iyice kararmaya başladığı vakit, en yakın akraba ve tanışlardan başka kimse kalmamış, onlardan bazıları selam yollayarak Nilüfer Hanım’a evlerinin yolunu tutmuştu. Bazıları da bizzat yüz yüze Nilüfer Hanım’a iyi dileklerini sunarak vedalaşıp evden ayrılmaya başlamışlardı. Leyla, oğlu Eren ve amcasının ailesi herkesi uğurladıktan sonra Nilüfer Hanım’ın yanına toplanmıştı.

 

Leyla “Her şey hazır anne, yarın amcam bizi havaalanına bırakacak” , Eren “ Canın bir şey istiyor mu anne, iyi mısın?”, Rıza Bey, “kızım...”

 

-İyiyim, iyiyim ben. Tansiyonum düştü biraz, şimdi iyiyim ama. Uyudum ya iyi geldi diyen Nilüfer Hanım’a pek inanmasa da Leyla “Annem, canım annem!” deyip sarıldı ve yanaklarından öpüp yanına oturdu. Kısa bir sessizlikten sonra yapılacaklar, Almanya’ya dönüş,  işler - güçler gecenin ilk anlarına kadar konuşulup üstünden geçilip yatmak için herkesin yataklarına girmesiyle gün bitmiş oldu. Nilüfer Hanım dışında, ilk andan uykuya dalan ev halkı yorgunluklarının esiri olarak çoktan sabahı beklemeye daldılar. Sabahı, sabaha dek tek bekleyen Nilüfer Hanım oldu. Yatakta koca elli yılın muhasebesini yapıp durdu. Kendini bildiği andan itibaren neler düşünmedi ki. Uykusuz değildi ancak öyle hüzünlü bir hal içinde uyuması da olur iş değildi. Gözlerini kapadığında mutlaka anacığının bir anısı, capcanlı karşısında beliriyor, o anın tüm detaylarını yeniden yaşıyordu. Rahmetli babasına çok kızdığı anlar, anasının Almanya’da kendileriyle neler yaşadığı; en çok da son nefesini memlekette vermeyi dilemesine rağmen Almanya’da vefat etmesine takıldı Nilüfer Hanım.

 

On yedi yıl… on yedi yıl iş ve anasına bakmakla geçmişti. İki kız kardeşi de Almanya’da olmasına rağmen onlara bırakmadı anasını. Onlar, belirli aralıklarla gelir bir iki ay yatılı kalır, Nilüfer Hanım’ın yükünü biraz hafiflerseler de Nilüfer Hanım asla üşenmemiş, kardeşlerinin üzerine yük atmak istememiş, bir çocuk gibi anasının iyileşmesi için elinden geleni yapmıştı. İş yerindeki herkes Nilüfer Hanım’ın inatçı kişiliğini bildiklerinden isteseler de çalışma saatlerini bile değiştirmemiş, her zaman Nilüfer Hanım’a saygı duyarak küçük çapta yardımlarda bulunmuşlardı. Hayatının tek gayesi annesi ve işi haline gelen Nilüfer Hanım, on yedi yıl boyunca ne tatil yapmış, ne izin kullanmış ne de özel bir isteği olmuştu. Kendini bu şekilde hayata bağlamış olmanın sonucu gecenin bir yarısı Almanya’ya döndüğünde ne yapacağı kararsızlığının boşluğu sardı. Emekli olacaktı belki altı ay daha işe gidip gelecekti ya sonra. Çocukları da orada tamam, kız kardeşleri de tamam, ya sonra… On yedi yıl annesine her akşam iş dönüşü koşa koşa gelen, annesini bir gün daha yaşatabilmek için çırpınan bu kadın, şimdi ne yapacaktı. Artık sabaha dek bu durumun kritiğiyle geçmesine engel olamadan yatakta, karanlığın aydınlığa döndüğü seher vaktinde az bir zaman kendinden geçerek gözlerini kapatmıştı Nilüfer Hanım.

 

Almanya’daki ev öyle anlamsız geliyordu ki işinden çıkıp da eve girmeden kardeşlerine gün aşırı uğruyor, onlarda kalıyor; bazen de oğlunun ve kızının evine gidiyordu. Oğlu, Alman bir kadınla evli olduğundan ondan daha çok Leyla’nın evinde huzur buluyordu. Emekli olduktan sonra da yine evine sığmıyor, yapacak bir şeyler bulmak için ne kadar Türk komşusu veya akrabası varsa onları ziyaret ederek vaktini geçiyordu. Annesiz ilk Bayram döneminde memlekete gitmiş annesinin ve babasının mezarlarını ziyaret etikten sonra baba evi olan amcasında kalamayıp kendini güç bela Almanya’ya atmıştı. Orada da olmuyordu. Her yer, her an, her şey koca bir boşlukla etrafını sarıyordu. Günlerin her anı boştu ve doldurulamayan bu boşluk Nilüfer Hanım’ı iyice hayattan koparıyor, yaşama isteğini elinden alıyordu. Kızı Leyla’nın telkinleri ile de uğraşmak istemiyor bir an önce bu dünyadan göç etmek istiyordu. Anasının yadigârı tespihi elinden hiç bırakmadan gün gün artan bir sadakatle çekiyor aklına gelen ve anasından duyduğu her sözü tekrar ediyordu. Artık hayatla tek bağı bu tespih olmuş gittiği her yere onunla gidiyor bulunduğu her ortamda aralıksız bu tespihi en yürekten çekiyordu. Tespihi kaybetme korkusu da sardığından gâh yatarken boynuna asıyor gâh bileğine doluyordu. Çocuklarının ve kardeşlerinin düzelir umudu da gün gün bitiyordu.

 

Emeklilik günleriyle anasından ayrılalı iki yıl olmuş, bu boşluk Nilüfer Hanım’ı yaşayan bir ölüye döndürmüştü. İlaçlarını alabilmek için yemek yiyor, bunun dışında ağzına bir lokma dahi almıyordu. Emekliliğin ilk zamanlarında ev ev gezen kadın artık kolay kolay evinden çıkmıyor, bütün gününü Türkçe kuran okuyarak geçiyordu. Kızı Leyla, gün aşırı kendine uğruyor, evini temizliyor, yemek yapıyor;  konuşabildiği kadar anasını hayata bağlama adına telkinlerde bulunuyordu. Kızı da inatçı olduğundan annesinin anneannesine baktığı gibi annesine bakıyor; annesinin, anneannesine davrandığı gibi davranıyordu annesine ama ne çare, sonuç alamıyordu. Leyla, erkek kardeşinin de teyzeleri gibi “ Çok sürmez kahrından ölür. “ sözlerine fena halde içerliyordu. Ancak içten içe de kendi de bu duruma inanmaya başladığının farkındaydı.  Leyla hamileydi, kendisi de ağırlaşıyor, eskisi gibi annesine uğrayamıyordu. Teyzelerini ve erkek kardeşini devamlı annesine yollayarak en azından Nilüfer Hanım’ın yalnız kalmasına engel oluyordu. Elinden de başka bir şey gelmiyordu.

 

İlaçları için oğluyla eczaneye giden Nilüfer Hanım, oğlunun rahatlar iyi gelir düşüncesiyle gezdirdiği bir anda bir bakımevinin önünden geçerken içinde bir umut ışığı belirdi. Aradığı meşgaleyi bulduğunun farkında olmadan ertesi gün bakımevinin yolunu tuttu. Kendine engel olamıyor, adeta oranın bir parçası olduğunu hissediyor, orada olmak için can atıyordu. Heyecanla bakımevi müdiresinin odasına girdi. Bakımevinde çalışmak istediğini bir çırpıda kadına söyleyiverdi. Alman kadının şaşkınlığı geçince önce yaşını bahane etmesine içerleyen Nilüfer Hanım, büyük bir kararlılıkla “ Yaparım!” dedi. Bu sefer müdire hanım, aynı ciddiyetle hemşirelik mezunu olması gerektiğini, vurguladı “Değilim!” cevabına karşılık müdire hanım; kan almayı, serum takmayı, tansiyon ölçmeyi ve bir iki tıbbi işlemleri yapmayı bilip bilmediğini sordu. Nilüfer Hanım, hepsine olumsuz cevap verdi. Yalnız tansiyon ölçebileceğini, söyleyebildi. Alman kadın, asık suratıyla sert bir şekilde konuşup, kendisini asla işe alamayacağını söyleyerek odadan çıkmasını istedi. Nilüfer Hanım, gönüllü olarak çalışabileceğini yalvarır bir dille söyledi. Müdirenin cevabı yine olumsuz oldu ve yüzü gerilen müdire sinirlenmeye başladı.

 

O an içindeki boşluğu tanımladı Nilüfer Hanım. On yedi yılın boşluğu idi bu hali. Onu kocasından ayrıldıktan sonra hayata bağlayan, direncini kuvvetlendiren, çocukları ve kardeşleri karşısında yıkılmaz bir dağ gibi durmasını sağlayan: annesine bakmasıydı. On yedi yılın tek bir anlamı varmış gibiydi; o anlam şu an, müdirenin karşında inatla oturmasına neden oluyordu. Gözleri dolmaya, kendini tutamamaya başlayan Nilüfer Hanım daha fazla dayanamayarak karşında sinirli bir şekilde duran müdireye ağlayarak;

 

-Ben on yedi yıl anneme baktım, hasta yatağında onu on yedi yıl yasattım. Doktorların “umut yok son günlerini güzel yaşasın” diyerek hastaneden çıkardıklarında ben umudumu kaybetmedim. Anneme on yedi yıl baktım. Hem çalıştım hem baktım. Kimseye bırakmadım. Almanya’da iki kız kardeşim var, onlara bile bırakmadım. Usanmadım, yorulmadım,  anneme baktım. Ve iki yıl önce öldü. İki yıldır öyle yalnız hissediyorum ki ölmek istiyorum. Ama ölemiyorum. Çünkü on yedi yıl beni öyle güçlendirmiş ki annem, bir on yedi yıl daha yaşasa yine ona bakardım. Anlıyor musunuz beni? Dün buradan geçerken gördüm bakımevini. İki yıl boyunca içimde büyüyen boşluğu kapatacak ve en iyi bildiğim şeyi yapabileceğim şey için buraya geldim. Ben, burada olmalıyım. Ben, burada çalışacağım hanımefendi. Çünkü benim annem öldü, şimdi dünya kocaman bir hiç ve ben ölemiyorum. İçimde kocaman bir yalnızlık var çünkü ben ölmüyorum. Ama bugün yaşamak istiyorum, burada bakıma muhtaç bu insanlara yardım etmek istiyorum. Onları sandalyelerine koyabilirim, gezdirebilirim; onlara ilaçlarını verebilirim, yemeklerini yedirebilirim, sohbet ederim onlarla, konuşurum şefkatle. Anlıyor musunuz,  on yedi yıl boyunca ben hep bunu yaptım. En iyi bildiğim şey bu. Gönüllü de çalışırım ve ben bu işi istiyorum.

 

Soluksuz ve ağlayarak içindekilerini döktü Nilüfer Hanım. Öyle bir rahatlamıştı ki iki yılın acısını mutlu bir şekilde ağlayarak çıkarıyordu. Hayata karşı bir anlam arayışı, bu anla birlikte son bulmuş oluyordu. Karsısındaki müdirenin de gözleri dolmuş; soğuk, asık suratına bir masumiyet çökmüş, eline aldığı peçeteyle gözlerinin kenarlarına biriken minik yaşları siliyordu. Ayağa kalkıp elini Nilüfer Hanıma uzattı, tokalaşırken her ikisi de ağlıyor ve birbirlerini anlamış, ruh dünyalarını apaçık ortaya koymuş bu iki kadın birbirinin içini görmüşlerdi. Müdire Hanım; “Yarın saat dokuzda mesainiz başlıyor Nilüfer Hanım,” diyerek uğurlardı.

 

Kendini yeniden bulmuş, tazelik kazanmış Nilüfer Hanım,  ilk günden başlayarak işleri kavrıyor, hemşirelerin direktiflerini hatasız yerine getiriyor, kendisine verilen yaşlılara sonsuz bir şefkatle davranıyordu. Günler geçtikçe kendini bulmuş olmanın hazzıyla tüm çalışanlara kendini beğendiren Nilüfer Hanım, baktığı yaşlıların dışında vakit buldukça diğer yaşlılarla da ilgileniyordu. Âdeta yeniden gençleşmiş, gün boyu çalışmanın zerre yorgunluğunu hissetmiyor; her birine en insani yanıyla yaklaşıp her birini bir anne bir baba biliyordu. Hem Türk hem Müslüman olan bir kadının ücrete bakmadan buradaki yaşlılara gösterdiği ilgiye bakımevinin müdiresi başta olmak üzere tüm çalışanlar saygıyla sevgiyle karşılık veriyordu.  Üç ay geçmeden bakımevinin “büyük annesi” olmuştu. “En büyük anne” lakabını da alması fazla sürmedi. Her yaşlıya öyle güzel, sevecen, sabırlı ve anne şefkatiyle yaklaşması bu sıfatı hakkıyla taşımasına yetiyor, artıyordu da.

 

Kendi bölümündeki yaşlılardan biri Türkiye’ye birkaç kez tatil zamanı gelmiş, İzmir’i çok sevdiğini her fırsatta Nilüfer Hanım’a söyleyen Klause; gece fenalaşmış ve özel bir bölüme kaldırılmıştı. Yetmiş dört yaşında olan Klause'yi sabah odasında göremeyince acı bir hisse kapıldı Nilüfer Hanım. Hemen kendi hemşiresine gidip ağlamaklı gözlerle Kaluse’yi sordu. Öyle korkuyordu ki cevabın ölüm olmasından. Korktuğu ve beklediği cevap şükür ki ölüm değildi ancak hemşirenin son cümlesindeki soğuk ifadeyi anlamadı. Hemşire çok donuk ve soğuk bir ifadeyle hatta sıradan bir şeymiş gibi " Nasılsa ölecek, onun için onu öleceği güne dek bir odaya aldık."  cümlesine bir anlam veremeyen Nilüfer Hanım,  Klause’ye ne olduğunu bir kez daha sorunca hemşire “ Beni takip et.“ diyerek yürümeye başladı. Ardından sıkıntı ve kederle yürüyen Nilüfer Hanım, on yedi yıl boyunca baktığı annesine doktorların hastanede söylediği olumsuz cümlelerle yıkıldığı anı yeniden yaşıyordu. Bakımevinin en uç köşesinde dar bir koridordan geçerek ilerliyorlardı.  Hemşire ciddiyetle adımlarken ardından da onu takip eden Nilüfer Hanım’ın yüreğinde bir burukluk, ince bir sızı ve kahır vardı. İzmir aşığı yaşlı Klause'yi merak ediyor, nasıl bir yere götürüldüğünü hayretle bekliyordu. Binanın bu bölümüne hiç geçmeyen Nilüfer Hanım, bir soğukluk hisseti. İki yıl boyunca hissettiği boşluğu andıran bu duruma içerlemeye başladı; aylardır mutluydu, huzurluydu, hayat doluydu. Şimdi de şahit olduğu bu an ona hapsettiği, içinde yok ettiği sandığı boşluğun yeniden canlanmasına neden oluyordu. Çünkü bu izole edilme anlayışı kendine çok uzaktı. Annesinin “son günleri, alın götürün” insafsızlığı yeniden karşısına çıkmış, “ne de olsa ölecek” denilerek bir insansın böyle dar ve karamsarlık çökmüş bir koridordaki odaya hapsedilmesine inanamıyordu. Aslında her şey inanç ve umut işiydi. Nilüfer Hanım inanç ve umutla doktorların üç ay içinde ölecek dediği, annesini on yedi yıl yaşatmıştı. Şimdi o inanç ve umutla burada, bu insanlara yaşama tutunma duygusunu aşılarken onlara hala nefes alabildikleri için bir umut olduğunu hissettirmeye çalışırken ve bunu da başardığını görüyorken;  adımladığı bu soğuk, kasvetli, dar koridorda tüm çabalarının boşa gittiğine şahit oluyordu. Üzüldü. Hırslandı. İnatçı ruhu depreşti. İsyan ediyordu. Ancak elinden ne gelirdi ki…

 

Sağ bileğine sarılı tespihin parmaklarına sarkan tanelerini koparırcasına sıkıyordu Nilüfer Hanım, Klause’nin kaldığı odanın içinde. Ağzı yarı açık, gözleri kapalı, ince bir nefes alış veriş sesinden başka yaşam belirtisi göstermeyen Klause’ye annesine yaklaştığı gibi usulca sokulup ellerinden tutup içten bir samimiyetiyle bildiği sureleri okumaya başladı Nilüfer Hanım; gözleri dolu dolu olduğunda elinde bir sıkılık hisseti. Klause, Nilüfer Hanım’ı hissetmiş gibi karşılık veriyordu. Kadın yatan adamın kulağına eğilerek adıyla seslendi birkaç kez. O denli nazik, o denli şefkat dolu, o denli anaçtı ki bu sesleniş, adamcağızın kıpırdayan göz kapaklarının arasından minik damlalar akıp yanağından kayıyordu yastığa doğru. Dudaklarını kıpırdatırken anlaşılmaz bir hırıltıdan başka bir ses çıkmadı. Nilüfer Hanım, kulağını dudaklarına iyice yaklaştırdı adamcağızın, öyle bir sessizlik içinde bile duyulmuyor, adamın dediği anlaşılmıyordu. Bir anne şefkatiyle oldukça yavaş bir ses tonuyla yeniden seslendi kadın. “K-la-usee” diye hecelerken adamcağız var olan gücüyle Nilüfer Hanım’ın elini daha da sıkıyor ve tüm gücüyle “Sssss-uuuu” diyebildi.

 

Elinde bir bardak ve su şişesiyle uçarcasına koridora doğru ilerlerken Nilüfer Hanım’ı gören yetkili hemşire “O şişeyi nereye götürüyorsun!?” derken adeta gürlemiş, yaşlı kadının üzerine hışımla yürümüş; kadıncağızın elinden su şişesini kapıvermişti. Gözlerinde zerre bir acıma hissi olmayan hemşire hızlı hızlı konuşarak Nilüfer Hanım’ı paralıyordu. Ağlamaklı “Klause çok susamıştı” diyebildi. Bunu duyar duymaz iyice öfkelenen hemşire anlaşılması güç bir şekilde kızıyordu Nilüfer Hanım’a, Nilüfer Hanım ilk kez konuşulan bu dili anlamıyordu, sanki hiç Almanca bilmiyormuş gibi hemşirenin yüzüne büyük bir üzüntüyle bakıyordu. Bütün vücudu titriyor, tansiyonun yükseldiğini hissetse de kıpırdayacak gücü kendinde bulmadığından boş ve anlamsızca hemşirenin yüzüne bakmaya devam ediyordu.

 

Gözlerinin üzerinde kesinlikle filler oturuyordu, emindi çünkü gözlerini açmak bu denli zor olamazdı yoksa. Her yanı acıyor, midesi bulanıyordu. Nerede olduğunu bir süre kavrayamadı zorlanarak gözlerini açtığında beyaz tavanı görünce yatar vaziyette olduğunu anladı. Bacakları, ayak bilekleri, kolları, el bilekleri hemen her eklem yeri ağrıyordu. Sol kolundaki serumu fark edince artık hastanede olduğuna kanaat getirirken odanın bir köşesinde yerleri paspaslayan Romen kadını görünce bakımevinde oluğunu anladı. Yerleri silen kadın gözlerini açmış görünce Nilüfer Hanım’a bozuk Almancası ile nasıl olduğunu sorup hemşireyi çağırmaya gideceğini söyleyerek odadan seri seri adımlarla çıktı. Kısa bir süre sonra hemşire ve müdire hanım Nilüfer Hanım’ın odasında ilgiyle ona bakıyordu. Müdire hanım,

 

-Ne yapacaktın suyu?

 

-Klause çok susamıştı, ona…

 

-Ah sizler ah, çok vicdanlısınız ama hatalısınız Nilüfer Hanım. Yaptığınızı iyilik sanıyorsunuz ama o hastanın son anlarında daha çok acı çekmesine neden oluyorsunuz.

 

Gözlerini müdire hanıma dikmiş denilenleri anlıyormuş gibi itiraz etmeden dinliyordu Nilüfer Hanım, oysa içinden neler koptu neler…  son anlarında birine en büyük işkence değil miydi bir damla suyu çok görmek. “Asıl sizler ne garip bir milletsiniz, ölecek diye bir insanı nasıl tecrit edersiniz, son anlarında karanlık odalara kapatıp ölmesini beklersiniz.” diye içinden öfkeyle haykırıyordu.

 

-Bu arada Hemşire Lena’da çok korktu siz bayılınca ve de çok üzgün.

 

O arada Hemşire Lena’ya bakan Nilüfer Hanım, hemşirenin tüm dehşetini hatırladı; koridorda üstüne saldırırcasına yürümesini, şişeyi elinden kapmasını, dövecek gibi konuşmasını… o kadar ondan sonrası yoktu. Hatırlamıyordu. Ancak içini rahatlatan tek şey şu an yüzüne baktığı Lena’nın gerçekten üzgün duruyor olmasıydı. Bir an ondan kopup aklına tespihi geldi, panikledi. Sağına soluna aranır gibi bakarken

 

-Bunu mu arıyorsun Nilüfer?

 

Müdirenin ellerinde sallanıp duran tespihini görünce rahatladı Nilüfer Hanım, sağ elini uzatarak almak istedi. Müdire hanım tespihi uzatırken

 

-Çok mu seviyorsun bunu? Baya özel bir şey galiba, derken tespihi kolye gibi boynuna geçirip  Kendine yakışıp yakışmadığına bakındı. Ama gözleri Nilüfer Hanım’ın gözleriyle buluştuğunda emir almış bir asker gibi saniyeler içinde tespihi boynundan çıkarıp Nilüfer Hanım’ın uzattığı sağ elinin avuçlarına bıraktı. Nilüfer Hanım, tespihi alır almaz içinden tekrarladığı “ Suphanallah” sözüyle çekmeye başlayıp sessizce camdan dışarı bakmaya başladı. Hemşire Lena, gayet samimi olduğu her halinden belli olan bir ses tonuyla özürlerini sunup müdire hanımla odadan çıktı. Akşama kadar dinlenen Nilüfer Hanım’ın gelgitleri kendini pek de üzdü. Annesinden sonra hiç kimsenin son anına dek yalnız bırakılıp ölüme terk edilişini hem kabullenemiyor hem de bulunduğu bakımevinden dolayı insanlık namına yakıştıramıyordu. Dilindeki sözler mırıl mırıl devam ederken uyuyakalmış akşam karanlığında uyandığında gayet iyi hissettiğinden kendini eve gitmeden Klause’ye uğramak için Hemşire Lena’dan izin istedi. Lena, bugünkü üzücü bayılma durumundan dolayı ikiletmeden ve de sevecen bir yüz ile izin verdi. Nilüfer Hanım, teşekkür ederek uzaklaşırken önce hemşire odasına yöneldi, odada bir bardak sudan ağzına alabildiği kadar alıp yutmadan odadan çıkıp hızlıca Klause’nin odasına gitti. Odaya girer girmez kapıyı kapatıp yataktaki İzmir aşığı yaşlı adamın başı üstüne iyice eğilip ağzındaki suyu yavaş yavaş akıtmaya başladı. İlk bir iki damladan sonra susuzluktan kavrulup duran yaşlı adam, suya kavuşmanın o sonsuz hazzıyla dudaklarını diliyle yalamaya başladı. Gözyaşlarına hakim olamayan Nilüfer Hanım ağzında tuttuğu tüm suyu yaşlı adımın ağzına boşalttı. Adımın gergin yüzünde bir yumuşuma oluştu, gözleri yarı açık “ Sen misin ‘en büyük anne’?” sözleriyle Nilüfer Hanım’ı hüngür hüngür ağlattı. Klause’nin elini tutup “Evet” dedikten sonra adamcağızın başını okşamaya, bir peçeteyle ağzını silmeye başladı. Klause’nin bir şey söylemek için çırpındığını fark edince başını iyice adamcağızın ağzına yaklaştırdı.

 

-Ölmek istemiyorum “en büyük anne”, korkuyorum, cümlesi öyle uzun bir şekilde çıkmıştı ki

 

Nilüfer Hanım artık ağlamasını bastıramıyor, adamcağızı teskin edecek birkaç cümle söylemeyi istese de konuşamıyordu. Odanın sessizliğinden daha sessiz olan adamın hala konuşurken duyulmayan sesi ve onun kadar de sessiz olansa Nilüfer Hanım ağlayışıydı. Kendin güçlükle toparlamaya çalışan Nilüfer Hanım bütün dikkatini yaşlı adama veriyor neler dediğini anlamaya çalıştı. Lakin kesik kesik ve zar zor konuşan adamın sadece teşekkür ettiği, sözcükleri seçebiliyor diğerlerini bir türlü anlayamıyordu. Yeniden, yeniden dikkat kesildi ama bir şeyler diyen adamı anlamıyordu. Klause’nin kulağına eğilip annesine seslendiği gibi “Allah’ım bana yardım et.” demesini söyledi ardı ardına. Şimdi Klause’nin sözleri netleşti ve Nilüfer Hanım’la aynı anda “Allah’ım bana yardım et.” cümlesini tekrarlıyordu. Bu uyumda Nilüfer Hanım’ın Klause’nin yüzündeki gülümseme dikkatini çekti, ağlamasını kontrol etmeye başlarken umutlanmaya da başladı. Klause’nin neredeyse gülmeye hazır olduğunu görüyor ve aynı ses tonunda onunla beraber “Allah’ım bana yardım et.” cümlesini tekrarlayıp duruyordu. Nilüfer Hanım, tüm içtenliğiyle daha ne kadar sessizce Klause’nin kulağına bu cümleyi söyledi. Öyle inançlıydı ki,  karşında yüzü gülmeye yakın biri vardı, bu durumda onun kanıtıydı. Ancak bir süre sonra yüzü güleç halde duran Klause’nin dudaklarının kıpırdamadığını fark etti. Ölümü önce annesinde yakinen gören Nilüfer Hanım da gülümsüyor, ağlamasını kesmiş, içinde büyük ve tarifsiz huzurla son nefesini veren Klause’ye bakıyor; “Allah’ım bana yardım et” cümlesini söyleye söyleye ayağa kalkıp yataktaki adamın üzerini düzeltip alnından öperek odadan çıktı. Hemşire odasına girdiğinde tüm hemşirelerin oturduğu masaya sükûnetle oturduktan sonra, kendine şaşkınlıkla bakan Lena’ya “Klause vefat etti.” dedi. Bir iki hemşirenin koşarak odadan çıktığı anda “Karanlık odada son anları mutluydu, Lena. Bana izin verdiğin için çok teşekkür ederim,” dedikten sonra odadan çıkıp evinin yolunu tuttu.




Kaynak: Mehmet Özcan Yasdıbaş

Editör: Mehmet Karakoyunlu

Bu haber 547 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER ÖYKÜ Haberleri

ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
SON YORUMLANANLAR
YUKARI