Bugun...



KENDİ KABUĞUNU SIRTINDA TAŞIYAN DENİZ BAKIŞLI ADALI: SAİT FAİK
Tarih: 13-05-2019 09:02:10 + -


İlknur Kamalı, Sait Faik Abasıyanık'ı anlattı.

facebook-paylas
Tarih: 13-05-2019 09:02

KENDİ KABUĞUNU SIRTINDA TAŞIYAN DENİZ BAKIŞLI ADALI: SAİT FAİK

Akşamüstleri Tünel’den Taksim’e doğru sol kaldırımdan yürürseniz, gözünüze dalgın, siyah gözlüklü, yüzü kederli ama müthiş kederli, pantolonu ütüsüz, ağarmış saçları kabarmış bir adam çarpar. Yüzündeki keder besbellidir, elle tutulacak gibi, yüzde donup kalmıştır. Bu adamın Beyoğlu kalabalığı içinde bir hali vardır ki, (daha doğrusu her hali) size bu koskocaman şehirde yalnız, yapayalnız olduğunu söyler. Bu neden böyledir? Orasını kimse bilemez. Bazı adam vardır, insan yüzünde sırf hınç, kin okur. Bazısında gurur, bazısında neşe, bazısında bayağılık, aşağılık... Bu adamın üstünden, başından da yalnızlık akar. Bir de bu adama Kadıköy iskelesinin kanepelerinden birine oturmuş, heybetli köylüleri, çıplak ayaklı serseri çocukları, hanımefendileri seyrederken rastlarsınız. Bu adam, hikâyeci Sait Faik’tir. (Yaşar Kemal)

 

“İnsanoğlunun en büyük savaşı zalimliğe karşı açılmalı. Edebi eserler, insanı yeni ve mesut başka, iyi ve güzel bir dünyaya götürmeye, kurmağa yardım etmiyorlarsa neye yarar? Her edebiyatta insanın kendi kendisine soracağı ilk sual şu olmalıdır: İnsandan ne saklanıyor? İkincisi: İnsandan ne gösteriliyor?”

 

Sait Faik Abasıyanık’ı tanımakla yeni bir ada keşfetmiş kadar sevinebilirsiniz, Adalı’nın adası bir dünyadan büyüktür, içinde her şey olan…

 

Bir yazarı anlamayı hafife almamalı. Hele ki bu yazar Sait Faik ise asla hafife almamalı. Sait Faik’i okumak demek; gündelik bir yaşayışa tanık olurken temel felsefi sorular sordurtan, yaşama sevinciyle sorgulatan, karanlığıyla ağlatan, yıldıran, ölümü düşündürten, yalnızlığıyla ezen, bütün bunları yaparken de – artık başka bir duyguya mecal kalmamışken – gülümseten karmakarışık duyguların, düşüncelerin yazınıyla göz göze, diz dize olmak demek.

 

“Haksızlıkların olmadığı bir dünya… İnsanların hep mesut olduğu, hiç olmazsa iş bulduğu, doyduğu bir dünya… Hırsızlıkların, başkalarının hakkına tecavüz etmelerinin bol bol bulunmadığı… Pardon efendim! Bol bol bulunmadığı ne demek? Hiç bulunmadığı bir dünya… Sevilmeye layık, küçücük kızların fahişe olmadığı, geceleri hacıağaların minicik kızları caddelerden yirmi beş lira pazarlıkla otellere götürmediği, her genç kızın namuslu bir delikanlıyla konuşabildiği, para için namus, ar, haya, hayat, gece, gündüz satılamadığı bir dünya… Sokaklarda sefillerin bulunmadığı bir dünya… Kafanın, kolun çalışabildiği zaman insanın muhakkak doyabildiği, eğlenebildiği bir dünya… İçinde iyi şeyler söylemeye, doğru şeyler söylemeye salahiyetle (yetkiyle) kıvranan adamın, korkmadan ve yanlış tefsir edilmeden bu bir şeyleri söyleyebildiği bir dünya…”

 

Sait Faik’in ‘‘Dünya nasıl olmalı?’’ sorusuna verdiği yanıt, bugünler de dahi onu anlamamıza ve ona hak vermemize imkân sunmuyor mu sizce de?

 

Sait Faik, insanların acılarını anlatarak yaşama sevinci aşılayan bir öykücü. İnsanı, hayvanı, doğayı sevmekten hiçbir zaman vazgeçmemiş. Bu yüzden Sait Faik’i anlamak, her şeyden önce onun değer verdiği insanı, hayvanı ve doğayı anlayabilmekle başlıyor. Oktay Rıfat’ın da söylediği gibi onun hikâyelerini okuyup sokağa çıktığımız zaman bir evin damını, uzakta uçan kuşu, yaprakların arasından denizi görünce birileri arkamızdan ‘hişt! hişt!’ diye sesleniyor:

 

‘Nereden gelirse gelsin dağlardan, kuşlardan, denizden, insandan, ottan, böcekten, çiçekten. Gelsin de nereden gelirse gelsin! Bir hişt sesi gelmedi mi fena. Geldikten sonra yaşasın çiçekler, böcekler, insanoğulları. Hişt hişt!’

 

Süha Oğuzertem’in aktardığı Sait Faik ile ilgili bir Leyla Erbil anısında,

 

Bir gün Leyla Erbil ve bir arkadaşı Beyoğlu Balık Pazarı’ndan geçerken rakı içmek için yolda Sait Faik’i görürler, bir balıkçının önünde camekanın içindeki balığı seyrederken feci dalmış halde düşüncelere. Rahatsız etmemek için selam vermeden devam ederler ve takılacakları mekana geçerler. 3-4 saatlik bir rakı balık sofrasından kalktıklarında yine arkadaşıyla dönüş yolunda yine Sait Faik’i yerinden ayrılmamış, aynı camekândaki balığa bakarken bulurlar, rahatsız etmeden yollarına devam ederler.

 

Sait Faik belki de bu dalgın, bu ıssız hallerine ithafen şunları söylemiş:

 

“Çekilecek bir köşemiz olacak. Yatağımız olacak. Yorganı gözlerimize çekeceğiz. Belki bir deniz kenarı, bir ağaç altı, bir rüzgâr, bir sessiz kahve, bir bardak çay, bir simit, bir dilim kaşar peyniri, bir yarım kilo şarap bulursak, dost olarak bu en iyisi. Ama insan? Yok kardeşim yok, insan bulamayacağız. Bu şehir bu kadar pisken, bu kadar laubali, bu kadar düşükken, para kazanıp da kendinden ötesini, beygirini kullanan arabacıdan daha merhametsizce kullanıp da rahat edenler, sessizce, tereyağından kıl çeker gibi kendini aramızdan çekmişleri bir bakıma haklı buluyorum, gibime geldi. Sonra da düşündüm. Onlar böyle ettiler bu şehri. Belki de bu şehre vebalar, belki de bu şehre koleralar gelecek yakında.”

 

‘‘Yarayla alay eder, yaralanmamış olan”

 

“Dünyada hiçbir şeyden, zalimlikten iğrendiğim kadar iğrenmem. İnsanoğlunun en büyük savaşı zalimliğe karşı açılmalı. İnsanoğlu her şeyden evvel içindeki bu kıskançlıklardan, bu kinlerden, bu ahlaksızlıklardan daha pis şeyi -kendinde, doğuşta varsa bile- söküp atmalıdır.”

 

Sait Faik Abasıyanık’ da yarası yaramıza denk gelebilecek edebiyatçılardan sadece biri. Durum öykücülüğünün öncüsü. Öykülerinde olayları değil olay içindeki insanların tutumunu anlatmış.

Sait Faik'in bir başka yönü de sürrealistliğiydi. Bu alanın kapısını Son Kuşlar'da yer alan "Kırlangıç Yuvasındaki Kadın" hikâyesi ile açmıştır. Yılan Uykusu'nda ise sürrealizmin en güzel örneği verilmiştir.

Eserlerinde sürekli yenilik peşinde olan Sait Faik, zamanını anlamış, kavramış ve yaşamıştı. Sanatına bağlıydı, sanatı dışında da başka bir işle uğraşmamıştı. Geriye on altı kitap ve yüz yetmişin üzerinde hikâye, iki roman, birçok şiir, röportaj, deneme yazısı, çeviri bırakmıştı.

Tanımadığı, konuşmadığı insanlar hakkında dahi anında bir hikâye yazabiliyordu Sait Faik. “Sokakta, bir dükkânda, kalabalık bir yerde durup herhangi bir adamın yüzüne bakarak hayatının hiç olmazsa bir kısmını hikâye etmek mümkündür, hülyasına kapıldım.” diyor ‘Birahanadeki Adam’ adlı hikâyesinde. Ve başlıyor birahanedeki herhangi bir adama bakarak, ona yakışan bir hikâye uydurmaya. O adamın kaşından, gözünden, kılığından, kıyafetinden, halinden, tavrından anlamlar çıkarıp ona bir hikaye uyduruyor. Mesela göz kenarlarında çizgi olmadığını fark ediyor, bir kadın yüzünden sevda acısı çekmemiş olduğu sonucuna varıyor. Adamın tıraşının özeniz olduğunu görüyor, oradan kendi işinin sahibi olmadığı, başkasının yanında çalışıp acele yetişmesi gereken bir işi olduğu kanaatini çıkarıyor.

 

Sait Faik, insanları genel olarak sevdiğini söylüyor ama bazı insanlara karşı isyanı, öfkesi de var:

 

“Öyle insanlar var ki kafasından tutup koparmak aklımdan geçmese bile, başka bir insanın aklından geçebilirse ve bunu yaparsa, ben nihayet bir yazıcıdan başka bir şey olmadığım için mazur görürüm.”

 

"Bir gün meşhur bir edebiyatçı olacağınızı çocukluğunuzda tahmin eder miydiniz?" sorusuna verdiği cevapla yine bende derin bir hayranlık uyandıran üstadın kinayesi de aklımda yer etmiştir.

 

Böyle bir soruya karşılık "Evet, ben daha beş yaşındayken bütün klasikleri okumuş, on beş yaşında da ilk Nobel Ödülümü almıştım" diyerek hep bir şey olmaya çalışanlara inat, Sait Faik'in verdiği cevap:

 

“Çocukluğumda da ilk gençliğimde de bir şey olmaya değil olmamaya karar vermiştim. Sözümü tuttum gibime geliyor, siz istediğiniz kadar bana meşhursun deyin.” (Varlık, 1 Haziran 1953)

 

“Bugünkü Türk hikâyesinin, Türk romanının gerçekçi olduğunu söyleyip öğünüyorlar. Hayatı, çevreyi olduğu gibi anlatmak gerekmiş. Nesnel(objektif) bir anlatı… Bir de Sait Faik’i düşünsünler. Hepsi de söylüyorlar: Sait Faik bugünkü hikâyecilerimizin en özlüsü, en ustası, en büyüğü. Onda var mı istedikleri gerçekçilik? Bu adam Burgazadası’nda oturmuş, düşleri, anıları karışıyor birbirine; çocukluk, gençlik, yaşlılık yılları karışıyor birbirine, öyle yerler oluyor, anlatılan kişilerle anlatan kişileri seçemiyorsunuz birbirinden. Sait Faik bütün kişileri, her şeyi içten, kendi içinden anlatıyor da onun için. Gerçekçilik arkasından koştuğu yok. Az bulunur onun kadar öznelci yazar. Bir doğru var onda: kendi doğrusu, kendi içindeki doğrusu.” diyor Nurullah Ataç…

 

Sait Faik de Orhan Veli gibi ölesiye seviyordu dünyayı. Bir gün o güzel atına binip çekip gitti.

 

Büyük büyük haksızlıklara, namussuzluklara başkaldıran, hep zayıfın, hakkı yenmişin tarafını tutan, hikâyelerine ‘oturmaz düşünce’lerinin kaynağını ararken, şu güzel düsturunu nasıl hatırlamayız:

 

“Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey”

 

Sait Faik’i yapıda ve özde modern hikâyeciliğimizin babası sayıyorum. Sait, bence Türkçenin dar hudutlarını zorlamış, ilk defa doğru dürüst, gerçek anlamıyla Türkçe yazmış ilk Türk yazarıdır. Sait’ten önce hiçbir yazarımızda bütün nüanslarıyla sıcaklığı, açıklığıyla Türkçe yoktur. Kalıplaşmış bir Türkçe vardır. Gerçek Türkçesiyle birlikte, hikâyelerinde anlattığı, bir düş içinde görünen insanları da gerçektir. Düş dünyası Sait’in gerçekçiliğinin üstüne çekilmiş bir cila gibidir.

 

Sait her yönüyle halktandı. Onları seviyordu. İhtiyar hallacı, Ramazan’ı, Panco’yu, Melek’i, Kondosi, hani ‘Birtakım İnsanlar’daki Ali Rıza var ya, Hikmet var ya, onları candan seviyordu.

 

Bıraktığı eserleri aşkla, sevgiyle, tonla dolu bir destandır. Bir büyük şehrin, fakir, emeklerinin karşılığını alamayan iyi insanlarının destanıdır.

 

Samimiyet, Sait Faik'e en çok yakışan sıfatlardan biri zannediyorum. Konuşma hissi uyandıran şiirsel bir anlatıma sahiptir yazıları. Canlı tasvirleri ile deniz kokusunu yahut bir bahar çiçeğinin kokusunu burnunuzda hissedebileceğiniz müthiş duygular yaratır okuyucuda. Kendine özgü bir tarz yaratmıştır. Bir gelenek oluşturma kaygısı taşımamıştır. Bağlı olduğu bir akım yoktur. Entelektüel bir çabası yoktur. Burjuva kökenli olduğu halde yoksul insanları anlatır öykülerinde. Zenginleri eleştirir fakat kendi sınıfından koptuğu da pek söylenemez. İstanbul'u çokça işlemiştir hikâyelerinde. İstanbul'un kalabalık semtlerini, kenar mahalleleri, balıkçıları, adaları son derece yalın ve etkileyici bir dille anlatır Sait Faik. Deniz kıyısı, balıkçılar, vapur iskelesi, boyacı çocuk, ihtiyar bir dilenci onun hikâyelerinin öğeleridir.

 

"Çiçek ve balık adlarını bilmeyen hikâye yazamaz" diyen Sait Faik'in tek derdi tasası sezonun ilk lüferini tutmak olmuş. Kavun acısı bir yalnızlık içinde anılarıyla hayallerini sarmalamıştır. Doğaya çıkar, doğayı yazar. Hayvanları çok sever, insanlaşmış hayvanları yazar.”

 

“Kuşları boğdular, çimenleri söktüler, yollar çamur içinde kaldı. Dünya değişiyor dostlarım. Günün birinde gökyüzünde, güz mevsiminde artık esmer lekeler göremeyeceksiniz. Günün birinde yol kenarlarında, toprak anamızın koyu yeşil saçlarını da göremeyeceksiniz.

 

Bizim için değil ama çocuklar, sizin için kötü olacak. Biz kuşları ve mavilikleri çok gördük, sizin için çok kötü olacak.”

 

"Yazmasam deli olacaktım"

 

Durum öyküleri yazan Sait Faik yazmayı her şeyden çok sever ve içinde bulunduğu halet-i ruhiyesini şöyle ifade eder, "Söz vermiştim kendi kendime; yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da bir hırstan başka ne idi? Burada namuslu insanlar arasında sakin ölümü bekleyecektim. Hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem kâğıt aldım. Oturdum. Adanın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım."

 

Sait Faik'in yazmak ile ilgili hallerini öğrenince, kendi halet-i ruhiyeme baktım ve gördüm ki, onun gibi usta öykücüleri okumasaydım, onun gibi erdemli insanların da var olmuş olabileceğini bilmeseydim asıl ben delirecektim.

 

Mektuplarında, röportajlarında, öykülerinde, seçtiği sözcüklerde, Sait Faik'in mütevazılığına ve içtenliğine hayran olmamak elde değil. Hayatının belli dönemlerinde, tembellik ve başarısızlık gibi sıfatlara da sahip olmasına karşın, Sait Faik, "Ben bayrakları değil insanları severim" diyebilen bir sevgi neferi olarak hayattaki duruşunu belli etmiş, iyilik ve sevgi adına tembellik etmemiştir.

 

Her şey bir insanı sevmekle başlar diyecek kadar çok sevdi insanları. Pek dostu yoktu ‘Adalı’nın. Zaten onunla dost olmak, hasta ruhuna yoldaş olmak meseleydi. Bir dostu varsa şüphesiz içki ve sigaraydı. ‘Öleceksin’ dediklerinde sayamadığımız kaç seferler umursamamıştı, ölüm lafını duyduğu her kere daha çok içmişti. Keşke anlayabilsek Adalı Sait'i. “Semaver” sıcaklığıyla bakabilsek dünyaya, her şey bir insanı sevmekle başlar sözüne kulak verebilsek birazcık. Bugün insanlar açsa, savaşlar varsa, bebekler ölüyorsa ve şehirler tuz buz oluyorsa korkunç bombalar altında; Hiç bir işe bir insanı sevmekle başlamadığımız içindir. Bir insanı sevmekle başlayacağımız nice günlere, takvimler değişse de hep aynı düzende devam eden hayatta Sait Faik'e kulak verebileceğimiz yıllara.

 

Günümüze taşınan öykülerinden, röportaj ve mektuplarından yola çıkarak, onun hakkında edindiğim bilgilerin ışığında dahi onu anlamak kâfi değil. Bu nedenle Burgazada'da yaşadığı evin, 1964'te müze haline getirildiğini ve günümüze kadar da muhafaza edildiğini söylüyorum siz değerli okuyuculara. Belki onu daha yakından tanımak ve anlamak istersiniz. Neden olmasın?

 

Sait Faik Abasıyanık, özgür ruhu ve çirkin saydığı bedeniyle büyük izler bıraktı Türk öykücülüğüne.

 

“Ayakucuma düşüp kırılan neşemi, gözlerimle topladım.” diyordu üstad Semaver’de…

 

Bizler ise neşemizi gözlerimizin göremediği yerlere düşürdük herhalde…

 

Tüm zamanlarda iğrençliklere başkaldıran tüm aydınlara ve Deniz Bakışlı Adalı’ya saygıyla…

 

 

 

 




Kaynak: https://www.facebook.com/notes/ilknur-kamal%C4%B1/zeytin-efe-gazetesinde-yay%C4%B1mlanan-yaz%C4%B1m-kendi-kabu%C4%9Funu-sirtinda-ta%C5%9Fiyan-deniz-ba/650096528774106/

Editör: Kürşat Kafkaslıoğlu

Bu haber 576 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER EDEBİYAT Haberleri

ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
SON YORUMLANANLAR
YUKARI