Onun için Kitap bir iman mevzuudur. “İslam Amentüsü”nün ana rükünlerinden biridir. Yaratıcı’ya imandan kaynaklanan ve insanı alıp Yaratıcı’ya imana götüren, insanı Yaratıcı’nın “rıza”sı ekseninde bir hayata sevkeden mesajlar bütünüdür.

İşin içine iman girince, imtihan da giriyor ve insanoğlunun tavırları farklılaşıyor.

Kur’an’da imandan inkara uzanan yelpaze içinde çeşitlilikler arzeden insan karakterleri çiziliyor. Bunlar, bir bakıma dünya sahnesinde imtihana soyunan insanın Hak katındaki görünüşleri oluyor. İnsan bir davranış sergiliyor, acaba bu Yaratıcı nezdinde nasıl görünüyor, işte bu, Kur’an’da resmedilen “insan karakterleri” tarzında karşımıza çıkıyor.

Kitap‘la ilişki de bir imtihan alanı ve bizzat Kitab’ın kendisi, yani onu gönderen Kudret, insanın Kitap’la ilişkisini “karakterler” çerçevesinde resmediyor.

Kur’an’da “Allah’ın ayetlerini az bir bedel karşılığında satanlar”dan (Bakara, 41) söz edildiğinde bir karakter canlanıyor gözümüzde. “Kitap”la ilgili bilgisini bedel karşılığı satan ya da “Kitab”a olan inancını bedel karşılığında kaybeden bir tip bu. İnançla bedelin yer değiştirmesi, Hak katında menfi bir insan karakteri olarak görülüyor.

Bir başka ayette (Nisa, 21), “Kitap’tan kendilerine nasib verilip de puta tapanlar” diye bir karakter tanımlaması yapılıyor. Hak katında bu da negatif bir konumda görülüyor. Çünkü “kitab” ın bir “ilahi buyruklar manzumesi” olduğunu bilip de, hala O’nu gönderenden başkasını Rab olarak edinmek, kabul edilebilir bir şey değildir. Bu ayetler insanı, bir iç tutarlılığa davet ediyor. Yani “šayet kitabınızı önemsiyorsanız, Rabbinizi de doğru bilmek durumundasınız. Rabbinizi doğru bilmiyorsanız, o zaman Kitap’la ilginizin de içi boşalmış oluyor.” demektir bu. Bu ayrıca, Kitap’la ilgili bilginin, insanı Rabbi’yle buluşturmak için yeterli olmayacağı, imanın ayrı bir kalbi safha olduğu hükmünü de getiriyor.

“Kitaptan bir kısmını gizleyenler…” (Bakara, 174) Kitap’la ilişkisi problemli insanın bir başka menfi özelliği olarak sunuluyor. Kitap, insana gönderilmiş bir ilahi bilgi ise, O’nu gönderen Kudret, insana ulaşmasını da dilemiş demektir. “Gizlemek” insanı hayati bir bilgiden mahrum bırakmak demektir. “Kitab’ın sahibi” Kitab’a dair bilgisi bulunan insanlardan sadır olması muhtemel bu davranışı menfi bir karakterin özelliği olarak bildirmektedir. Ayrıca bu da, Kitab’a dair bilgisi bulunan insanlardaki bir zaafı ve çürümeyi işaret etmektedir. Demek ki bilgi risk de getiriyor ve bilgiyi en net biçimiyle ızhar etmek, Kitab’a sadakatin ölçüsü haline geliyor.

“Kitabın bir bölümüne inanıp bir bölümünü inkar edenler…” (Bakara, 85) Negatif karakterin bir diğer özelliği, Allah’ın Kitab’ında böyle resmedilmektedir. Bütün zamanlarda bu karakterin örneklerine rastlanır. Adeta Allah’ın ayetlerini ayıklayan, kendi durduğu noktadan kimini kabule şayan bulup, kimini reddedenler, içine sindiremeyenler bulunur. Burada Kitab’ın Sahibi’ne yönelik bir tür inanç parçalanması söz konusudur. Neden ayıklıyorsunuz? Bu sorunun cevabında Rabbani bilgiyi sorgulamak vardır.

Kur’an, insanın Kitap’la ilgili davranışlarını tahlil sadedinde bir de “Kitabı elleriyle yazanlar” dan (Bakara, 79) bahsetmektedir. Kur’an bu tipler için “Yazıklar olsun!” ifadesini kullanır. “Kitabı elleriyle yazıp, bu Allah katındandır demek”, ilave olarak “Kitaptan sanasınız diye ağzını eğip bükmek” (Ali İmran, 78)  bunlar, Kitab’ın gerçek sahibi ile insan arasındaki ezeli hukuka müdahale etme, Rabbani bilgiyi tahrif  girişimleridir ve Hak katında kabul olunmayacak davranışlardır. Kim yapar bunu? Kitap’la bir biçimde ilgisi olan ancak, nefsi hesapları araya girdiği için Kitab’ı ranta dönüştürenler yapabilir.

Bu tesbit bize, insanın gerçek hayat kitabının şunun veya bunun eli ile yazılamayacağını, Hak katından geleceğini de hatırlatmaktadır.

İnkar net bir yadsımadır, yok farzediştir..Ve inkarın Hak katında savunulur bir yanı yoktur. Onun için Kur’an’da “Nasıl inkar edersiniz?” sorusu sorulur… (Ali İmran, 101) Kitabın inkarı, vahyin inkarı, Yaratıcı’nın inkarı, insanın varoluşu ile ilgili gerçeklerin inkarıdır. Bir yeni kurgudur ki, asla üstüste oturmaz. Allah var olduğuna göre, insanı yaratmış olduğuna göre, onu dünyaya göndermiş olduğuna göre, onu nasıl yol kılavuzsuz bırakır? Bu, Yaratıcı’nın bütün zamanlara sorduğu sorudur. İnsanoğlu’nun vahiyle arasına mesafeler girdiği, insanoğlunun dünyada her türlü bilgiyi üreteceğine inandığı modern çağlara belki özellikle sorduğu sorudur. “Nasıl inkar edersiniz?”

“İnkar”ın bir boyutunda “yalanlama” vardır (En’am, 54) Kur’an’da yalanlayan tip, “en zalim insan” olarak niteleniyor. (Yunus, 17) Yani hayatın ölçülerini en olumsuz manada tanzim eden insan…

“İnkar”ın bir başka boyutunda “Allah’ın ayetlerini alay konusu yapmak…” (Bakara, 231) vardır. Hep negatif bir kişiliğin yansımalarıdır bunlar.

“Allah’ın Kitabını arkalarına atıp, şeytanların takip ettiği şeylere uyanlar…”  (Bakara, 101) İnkar’dan yola çıkanların karakterinde bir çizgi olmalı bu… Hak katında böyle görünür inkarcılar… Yolları šeytan’la buluşmuş olanlar… Nereye gidecekler? Ya Hak yoluna ya šeytan yoluna… Bu iş, daha işin başında, yaratılış safhasında böyle tanzim edilmedi mi? Allah’ın ayetlerini dışlayanlar, šeytan’ın fısıltıları ile buluşacaklar…

“Kitap hakkında ihtilafa düşenler…” (Bakara, 176) “Ellerinde bir yetki olmaksızın Allah’ın ayetleri hakkında mücadele edenler…” (Gafir, 56) Bir olumsuz çizgi daha, Kitap’la problemli kişilikler için… Kitap, kalbleri sırat-ı müstekıymde, Hak yolunda buluşturmak içindir. İhtilaflar yolları ayırır. Farklı düşünmeyi dışlamak değil bu, ilahi mesajı doğru kavramak için insanlar sayısınca zihni mesai verilmelidir, ama Kitab’ın bizatihi kendisi üzerinde didişme olmamalıdır. Kitab’ın bağlayıcılığı tartışılmamalıdır.

Kur’an, bu karakteri “karanlıklar içinde sağır ve görmezler” olarak niteler. (En’am, 39) “Kalpleri üzerinde kilit mi var?” diye sorar Kur’an bu insanlar hakkında…. (Muhammed, 24) Sanki “Evet, aynen öyle” diye bir cevap almak için… Ya da “kalpleri katılaşmıştır…” (Hadid, 16) hükmünü getirir.

NASIL SÜRÜKLENİR İNSAN BÖYLE BİR KARAKTER ZAAFINA?

“Büyüklük taslayarak…” sürüklenir Kur’an’a göre… (Araf, 40) “Sen sensin, ben de benim” der adeta Yaratıcısına karşı? Evet, bir damlacık sudan yaratıldığını unutur, nasıl ete kemiğe büründüğünü, düşüncenin – aklın kendisine nasıl armağan edildiğini unutur, Rabbin ikram ettiği vasıtalarla Rabbe karşı meydan okur.. İnsanın böyle sapkınlık zamanları olur… “Vahy”e karşı savaşa soyunur. Gökten gelene isyan eder. “Bana aklım yeter” der. “Ya ışığınızı söndürürse…” diye sorar oysa Yaratan… Asırlarca sürecek karanlıklar içinden kim aydınlık çıkaracaktır? “Işığın söndürülmesi…” bu, güneşlerin sönmesi kadar, belki de insanın Yaratan’ın vahiy ışığından kopması demektir… İnsanoğlu, 19’uncu yüzyıldan bu yana vahiyle savaşa tutuşup, teknolojik – bilimsel tırmanışlarını, hemcinsleri için cehenneme çevirmek amacıyla kullanmıyor mu?

Büyüklük taslamak, Firavn’ın ve Nemrud’un çizgisi… vahye meydan okuyan herkeste o çizgiden bir damar sürüp geliyor olmalı ki, Göklerle savaş cür’eti sergileniyor.

Kur’an, “Bize kavuşmayı ummayanlar…” diye genel bir tesbit daha yapar böyleleri için…

“Bize kavuşmayı ummayanlar, ‘ya bundan başka bir Kur’an getir, ya da bunu değiştir’ diyorlar. De ki: ‘Olacak şey değildir benim için onu kendiliğimden değiştirmek. Ben ancak bana vahy olunana uyarım. Eğer Rabbime isyan edersem, o büyük günün azabından korkarım.” (Yunus, 15)

Ukde, insanın dünyaya geliş ve gidiş nizamını anlamamak, Yaratıcı ile bir “Ahiret buluşması” gerçekleşeceği ve tabii onun bir “büyük muhakeme -mahkeme-i kübra” niteliği taşıyacağı bilgisini itmi’nan derecesinde algılayamamak noktasında toplanıyor. Kitap – Kur’an bir hayat disiplini getiriyor, ona bir “Hesap duygusu” eşlik ediyor, onu bir “Ahiret buluşması” besliyor… Akış oraya.. Rabbin huzuruna… Bütün bunlar sondan başa, baştan sona bir iman haline geldiği zaman her şey yerli yerine oturuyor.

Kur’an, “Kitap”la sağlıklı ilişki kuran insanın karakterini de çiziyor.

Kitab’ı şifa olarak, rahmet, hikmet ve öğüt olarak, hidayet rehberi olarak, kutlu bir müjdeci olarak, haber-i sadık olarak, sözlerin en güzeli, gözleri yaşlarla dolduran, yürekleri ürperten bir zikr olarak, nur – göz ve gönül ışığı olarak, insana hakikat bilgisini apaçık sunan bir hak – batıl ayıracı, bir furkan olarak görenler… Onu derin bir huşu içinde dinleyen, üzerinde derin derin düşünen, Kur’an coşkusuyla secdelere kapanan, tefekkür göz yaşlarıyla toprağı ıslatan, Rabbin kendisine sunduğu hikmetleri, yol bilgilerini öğrenmeye çalışanlar… Ona sımsıkı sarılan… Gökten salınmış bir sağlam ipe tutunur gibi tutunanlar…

Kur’an’ı, tıpkı Allah Rasulü’nün çağrılarını olduğu gibi bir “dirilik kaynağı” olarak görenler… Kur’an’ın uyarısına muhatab olmak için “diri olma”ya çalışanlar, Kur’an’la buluştukça da dirilenler…

Dağlara inseydi, huşu ile boyun eğeceğine, paramparça olacağına şahid olunacak olan Kur’an’ın insana inmesini, ilahi bir lütuf olarak görenler…

Kur’an’la ilgiyi, Rahman’ın mektebinde bir eğitim görmek olarak telakki edenler…

Kur’an’ ı bir şeref kaynağı olarak görüp, onun izzetiyle donanma aşkına soyunanlar…

Allah Teala Rasulüne “Sana vahyolunana sarıl” çağrısı yapıyor… (Zuhruf, 44)

Bu çağrı, O’nun kutlu şahsında tüm insanlığadır.

Kur’ansız insan, gece karanlığında fenerini kaybetmiş bir mahluka dönüşecektir.

İnsanın vahiyle ilişkisinde derin rahneler açılan bir zamanı yaşıyoruz. Nurunu arıyor insanoğlu çağın labirentlerinde…

İnsanın derin bunalımlar içinde kıvrandığı her yerden hal lisanıyla “Rabbim tut elimden” çığlığı yükseliyor…

Oraya gökten salınmış kutlu ip ulaşmalı, göz ve gönül ışığı Kur’an ulaşmalı…

Kaynak: Ahmet Taşgetiren, Altınoluk Dergisi, 2004 – Haziran, Sayı: 220, Sayfa: 003