Bugun...



Prof. Dr. Nurullah ÇETİN, Milli Mücadelenin 100. Yılı Nedeniyle Yazdı.
Tarih: 27-05-2019 14:05:35 Güncelleme: 27-05-2019 14:20:35 + -


Prof. Dr. Nurullah Çetin'in kaleme aldığı bu önemli yazı okunmalıdır.

facebook-paylas
Tarih: 27-05-2019 14:05

Prof. Dr. Nurullah ÇETİN, Milli Mücadelenin 100. Yılı Nedeniyle Yazdı.

 

Kabaca 1919-1922 yılları arasında Anadolu toprakları üzerinde İngiltere, Fransa, İtalya, Yunanistan ve Amerika gibi devletlerden oluşan işgalci Haçlı emperyalist ordularına karşı Başbuğ Mustafa Kemal Atatürk’ün yolbaşçılığında, ordu-millet karakterindeki Türk milletinin helal süt emmiş evlatlarının oluşturduğu Kuva-yı Milliye orduları halinde verdiğimiz istiklal mücadelesi, Türk edebiyatının diğer türlerine olduğu gibi şiirinde de genişçe yansımasını buldu. Bu önemli mücadeleyi ele alıp işleyen, bu kutlu istiklal mücadelesinin ruhunu, özünü, heyecanını terennüm eden pek çok şiir yazıldı. Bu metinlerin önemli bir kısmını içeriklerine ve yaklaşımlarına göre değerlendirdik.

Türk şairinin Millî Mücadeleye yaklaşım biçimlerini alt başlıklar halinde şöyle tasnif edip irdeleyelim:

 

*Kurtuluş Umudu Telkin Eden Şiirler: Birçok Türk şairi, pek çok kişinin kazanılmasını imkansız gördüğü, çok ağır şartlar taşıyan Haçlı işgalinden kurtulacağımızı büyük bir ümit, aşk, şevk ve heyecanla dile getiren şiirler yazdılar. Büyük kitlelerin ümitsiz olduğu bir dönemde ümit telkin eden şiir yazmak ilaç gibiydi. Nitekim bunların başında İstiklal Marşımız gelir. Esas itibariyle İstiklal Marşımız, her ne kadar yeni kurulan bağımsız Millî Türk Devletinin millî marşı olmak üzere yazılmışsa da esas itibariyle Millî Mücaelenin tam ortasında, herkesin ümitsizliğe düştüğü bir sırada Türk ordusuna büyük bir moral, ümit ve savaşma şevki aşılamak üzere yazıldı.

 

Şiir, kahraman ordumuza ithaf edildi. Tabii bu arada ordu kavramını sadece savaşan askerlerle sınırlandırmamak lazımdır. Burada ifade edilen ordu, savaşa katılan Türk milletinin tamamını kapsamaktadır.

 

Mehmet Akif, marşımızın daha ilk mısraında

“Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;”

diyerek işgalden kurtuluş için ilk şartın korku duygusunu yok etmek olduğunu telkin eder. Zira kurtuluş umudu, korkunun yok edilmesi zemini üzerine inşa edilir. Yani düşman ne kadar güçlü ve çok olursa olsun, şartlar ne kadar aleyhimize olursa olsun, imkânlar ne kadar sınırlı olursa olsun bütün bu olumsuz durumlardan korkmamak gereği, kurtuluşa giden yolda ilk adımdır. Atatürk bunu Çanakkale Savaşlarında “düşmandan kaçılmaz ve korkulmaz” ifadesiyle formüle etmişti. Mehmet Akif Ersoy atamız şöyle der:

 

“Garbın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar;

Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.

Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,”

 

Bu mısralar esas itibariyle Müslüman Türk’ün, batılı işgalcilerin her türlü maddi silah üstünlüğüne karşı iman gibi bir büyük silahın galip geleceğini dile getirmektedir. Akif’in bu mısralarla ifade ettiği hakikat, aslında şu ayetin tefsiridir: “Gevşemeyin ve üzülmeyin. Eğer inanmışsanız en üstün siz olacaksınız.” (Al-i İmran, 139)

 

Millî Mücadele, düşmanın silahına ve her türlü imkânına karşı Türk’ün sağlam imanının mücadelesi ve zaferidir.

Müslüman Türk milleti işgalden kurtuluş umudunu Allah’ın vaad ettiği özgür günlere olan inancıyla diri tuttu. Bu büyük cevheri Akif şu mısralarla nazmetti:

 

“Doğacaktır sana va’d ettiği günler Hakk’ın.

Kim bilir belki yarın, belki yarından da yakın.”

 

*Millî Mücadele Bir İstiklal ve Hürriyet Mücadelesidir:

 

İstiklal, Türk milletinin kendi tasarrufu altındaki kendi mülkü olan özgür vatan toprakları üzerinde, kendi bağımsız siyasi iradesiyle inşa ettiği bağımsız ve millî devleti çatısı altında, kendi milletinin her türlü yönetiminde tam bağımsız karar alma ve uygulama durumudur. Millî Mücadele, çok büyük oranda bir istiklal Mücadelesidir. Zaten dönemle ilgili kayıtlarda bu sürecin adı ya “İstiklal Cidali” ya da “Millî Mücadele”dir. İşgalcilerin başlıca amacı, ülkemizin yönetimini Türklerin elinden alıp kendi kontrollerine geçirmektir.

 

Bunu da İngiliz, Amerikan, Fransız, İtalyan mandacılığı gibi yöntemlerle gerçekleştirmek için uğraştılar.

Siyasi, ekonomik, kültürel, sosyal, askerî istiklalimizi yok edip bütün bu alanlarda Türkleri köleleştirmek, esir etmek, marabalaştırmak için uğraştılar. Ama Başbuğ Mustafa Kemal Atatürk, yok edilen Osmanlı ordusunun yerine Türk milletinin bağrından çıkardığı kutlu Kuva-yı Milliye ile, “ya istiklal ya ölüm!” uranıyla büyük bir İstiklal Cidali başlattı. Kutsal savaşıyla verdiği ileti açıktı:

 

“Kendi vatanımızda kendi devletimizin çatısı altında kendi milletimizi kendi bağımsız irademizle yönetiriz ya da ölürüz. Sizin bize dayattığınız üçüncü seçenek olan mandacılığı, sömürge yönetim biçimini kabul etmiyoruz” dedi. İşte bu tam istiklalci Türk duyarlılığını Mehmet Akif Ersoy atamız, millî marşımızın adına koydu ve “İstiklal Marşı” dedi. İstiklal Mücadelemizin ruhuna tercüman olan millî marşımızın adının “İstiklal Marşı” olmasının özel bir anlamı vardır. Aynı hassasiyeti:

 

“Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklâl!”

Mısraıyla perçinledi. Yani tarih boyunca tek bir Allah’a, hak, hukuk, adalet, medeniyet ve insanlık değerlerine bağlı kalmış olan Türk milletinin kıyamete kadar da bağımsızlık içinde kalmasının, esir ve köle edilemeyeceğinin onun en doğal hakkı olduğunu dile getirdi. İstikalci bir devlet ve millet yönetiminin zemini hürriyet yani özgürlüktür. Her anlamda özgür olabilen bir millet, kendi istiklalci devletini kurabilir ve yönetebilir.

Akif, bu durumu da şu dörtlükle ortaya koydu:

 

“Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.

Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!

Kükremiş sel gibiyim; bendimi çiğner aşarım;

Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.”

 

Burada Türk milletinin istiklalci devlet yönetiminin kaldırılıp yerine mandacı yönetim prangasına, İslam dininin kaldırılıp yerine Hristiyanlık dayatması prangasına, Türkçenin yok edilip başka diller kafesine, Türk kültürünün, sanatının, edebiyatının, geleneğinin, törenlerinin kaldırılıp yerine gâvur kültürü dayatması prangasına, yer altı ve yer üstü kaynaklarının elinden alınıp kendi vatanında köleleştirilme prangasına karşı hürriyet mücadelesi verilmiştir.

İşgal döneminde Türk’ün hürriyetinin elinden alınmış olmasını Akif, “Bülbül” şiirinde şu mısrayla dile getirmişti:

 

“Bugün bir hânümânsız serseriyim öz diyarımda!”

Necmeddin Halil Onan da “9 Eylül” adlı şiirinde Millî Mücadele mücahidlerinin verdikleri kutlu mücadelenin istiklal uğrunda oluşuna vurgu yapar:

 

“Zafer değil bu millet zaferinin yanında

Cihanın dört ucuna korku salan seferler!

En büyük kahramanlar işte: Öz vatanında

İstiklâlin uğruna bu kan dökmüş neferler.”

 

Aynı şair, “Bir Yolcuya” adlı şiirinde de istiklal kavramına vurgu yapar:

“Bu ıssız, gölgesiz yolun solunda

Gördüğün bu tümsek, Anadolu’nda

İstiklâl uğrunda, namus yolunda

Can veren Mehmedin yattığı yerdir.”

 

Mehmet Emin Yurdakul da “Vur” adlı şiirinde işgal döneminde düşmanların yaptığı işin salt bir savaş ve işgal değil, tamamen Türk’ü hürriyetinden mahrum edip esaret altına almak olduğunu belirtirken, hürriyet kavramının kutsallığına atıf yapmaktadır. Dolayısıyla Millî Mücadelede Türk, aslında Allah’ın kendisine verdiği kutsal hürriyet adına bir soylu savaş vermiştir. Şöyle der:

 

“Vur, sen de mukaddes hürriyet için,

Dünyanın diktiği bayrak için vur;

Her dinin sevdiği adalet için,

Her yerde haykıran bir hak için vur!”

 

*Millî Mücadele Bir Vatan Mücadelesidir:

 

İstiklal Marşımızda Mehmet Akif Ersoy, Millî Mücadelemizin Türk vatanını düşman çizmeleri altında çiğnetmeme mücadelesi olduğunu kuvvetle vurgular:

 

“Bastığın yerleri “toprak!” diyerek geçme, tanı!

Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.

Sen şehîd oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:

Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.”

 

Akif’in vurguladığı vatanı koruma mücadelesi ve duyarlılığı salt maddi değildir. Yani ona göre kurtulması gereken vatan, sadece bizim maddi ihtiyaçlarımızı karşılayan, ekonomik bir değer olan, kuru topraktan ibaret bir yer değildir. Millî Mücadelede işgalden kurtarılacak vatan, maddi toprağın yanında ayrıca manevi vatandır. Yani yüzyıllar boyunca üzerinde inşa edilen bir büyük ve soylu Türk-İslam kültür ve medeniyetinden oluşan kutlu bir miras olan manevi vatan da kurtarılacaktır.

 

Manevi Türk vatanını inşa eden, yaşayan, yaşatan ve bize miras bırakan şehit atalarımız da bu vatanın bir parçasıdır. Vatan, meyve sebzenin yanında şehitlerimizdir, İslam medeniyetimizdir, Türk kültürümüzdür, edebiyatımız, sanatımız, mimarimiz, müziğimiz, şiirimiz, törenlerimiz, bayramlarımız, geleneklerimiz ve her türlü millî kültürümüz ve toplumsal yapı taşlarımızdır. Haçlı işgalinden kurtarılacak vatan, maddi ve manevi, millî ve dinî vatan olmak üzere bir bütündür. İşte Akif, İstiklal Marşı’nda böylesine bütünlüklü bir vatan kavramını öne çıkarmaktadır.

 

Akif, “Bülbül” şiirinde atalarımızdan emaneten devraldığımız ve torunlarımıza olduğu gibi devretmemiz gereken vatanın gâvur çizmeleri altında çiğnenmesine izin vermemizi bir türlü kabullenemez ve şöyle der:

 

“Ne hüsrandır ki: Şark'ın ben vefasız, kansız evlâdı,

Serâpâ Garba çiğnettim de çıktım hâk-i ecdâdı!”

Yavuz Bülent Bakiler, Millî Mücadelede Antep savunmasını konu alan “Antepli Şahin” adlı şiirinde Millî Mücadelenin vatan için verilen kutlu bir mücadele oluşuna şöyle değinir:

 

“Bir sır var bu mavzerde, attığım gitmez boşa

Çıkmış bir eski savaştan

Türk’ün bir karış toprak parçası için

Destanlar yazacağız yeni baştan.”

 

Coşkun Ertepınar, ”Barış İçin Savaş” adlı şiirinde Türk vatanının hem tabii güzellikleri, hem ekonomik değerleri, hem yüzyıllar boyunca bağrında üretilen bütün Türk kültür ve sanat mirasını barındırması gibi değerleri üzerinden vatan sevgisini dile getirirken aslında Türk milleti olarak bizim Millî Mücadeleyi bir vatan mücadelesi olarak verişimiz, bu güzel ve mübarek vatanı korumak adına ortaya koyduğumuz fedakârlığı dile getirmektedir:

 

“Mustafa Kemal'in vatanı,

Yeşil yamaçlar, derin ırmaklar, mavi atlas üç bir yanı,

Ovaları altın, dağları elmas...

Fatma’sı, Emine’si, Ahmed’i, Hasan’ı,

Sever yaşamayı, sever insanlığı, sever insanı...

 

Mustafa Kemal'in vatanı,

Destanların, türkülerin, yiğit gazilerin yatağı...

Bin yıllardan aşar gelir kaynağı,

Gönül gönül taşar gelir kaynağı,

Gece gündüz, pırıl pırıl, yıldız yıldız...

 

Barış için yaratılmıştı Mustafa Kemal,

Vatan içinse savaş,

Ceylan da ne? Kuzu da ne?

Gökte şahin, yerde doğan, pusuda atmaca,

Mustafa Kemal'e dağ dayanmaz, kanat açar kartalca...”

 

Mehmet Emin Yurdakul, “Vur” adlı şiirinde Millî Mücadelenin bir vatan mücadelesi oluşunu heyecanlı bir üslupla ifade eder. Türk vatanı bakir, temiz ve saftır. Ancak işgalciler bizim harim-i ismetimiz, kutsal ve mahrem evimiz olan bakir vatanımızı kirletmişlerdir. Türk, işte bu pisliği temizlemek adına bir vatan mücadelesine girişmiştir. Şöyle der:

 

“Ey Türk vur, vatanın bakirlerine

Günahkâr gömleği biçenleri vur;

Kemikten taslarla şarap yerine

Şehitler kanını içenleri vur!”

 

*Millî Mücadele Bir Bayrak Mücadelesidir:

 

Türk bayrağı, Türk milletinin dinî ve millî, maddi ve manevî bütün değer ve kutsallarının, şahsiyetinin, vatanının, devletinin, dilinin, dininin, kültürünün, tarihinin ve geleceğinin simgesidir, o yüzden kutsaldır. Millî Mücadelemizi biz aynı zamanda bir bayrak mücadelesi olarak verdik. İşgalcilerin amacı, bu vatan semalarında nazlı nazlı dalgalanan ve kıyamete kadar da öylece dalgalanması gereken Türk bayrağını indirip yerine kendi bayraklarını asmaktı. Ama başta Bağbuğ Mustafa Kemal olmak üzere bütün Kuva-yı Milliye mücahitleri buna izin vermedi.

 

Mehmet Akif Ersoy atamız, İstiklal Marşı’nda Türk bayrağı duyarlılığını üç veciz mısra ile ortaya koydu:

 

“Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;”

Osmanlı Devleti’ni temsil eden sancağımız, bayrağımız sönmüş olabilir ama Türk milleti tarih boyunca olduğu gibi yine kendi millî ve bağımsız Türk Devletini kuracaktır. Dolayısıyla al sancağımız yani bayrağımız, kıyamete kadar hiç sönmeyecektir.

 

“Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilâl!”

Türk milletinin eşi, hanımı olarak tasavvur edilen Türk bayrağı, yanına kuma olarak gelen İngiliz, Fransız, İtalyan, Yunan, Amerikan bayraklarının varlığını bir türlü kabullenememiş ve efendisi olan Türk milletine suratını asmış, kızmıştır. Bu durum karşısında Türk milleti:

“Hakkıdır hür yaşamış bayrağımın hürriyyet;”

Diyerek Türk bayrağını özgürleştirme mücadelesine son hızla devam etmiş ve başarmıştır.

 

Yavuz Bülent Bakiler, Millî Mücadelede Antep savunmasını konu alan “Antepli Şahin” adlı şiirinde bayrak hassasiyetini şöyle ifade eder:

“Bu dağlarda biz yaşarız, bu dağlar bizim dağımız.

Namusumuz temiz, bayrağımız hür.

Analarımız, karımız, kızımız, kısrağımız

Burda erkekçe dövüşür.

 

Bir bayrak dalgalanır Antep kalesi üstünde

Alı kanımdaki al, akı alnımdaki ak.

Bayraklar içinde en güzel bayrak.

Düşüncem senden yanadır!...

 

Hey, hey!

Yine de ey hey!

Al bayraklar altında kara bir kartal gibi

Yaşamak ne güzel şey!...”

 

Enis Behiç Koryürek, Mütareke yıllarının acılarını anlattığı “Kâbus” şiirinde Türk bayrağının yırtılışından, Türk ordusunun dağıtılmasından, Türk yurdunun yangına verilişinden duyduğu acıyı dile getirir ve şöyle der:

“Kalbim parçalandı bu hâle karşı.

Yanarak döküldü gözümün yaşı.

Tutuşan memleket: Benim yurdumdu.

Münhezim dağılan: Benim ordumdu.

O yırtılan bayrak: Benim bayrağım.

Yıkılan ocaklar: Benim ocağım.”

 

Millî Mücadele döneminde Türk bayrağına yapılan hakareti, Türk bayrağının Türk’ün bütün kutsallarını temsil eden bir simge olarak yere düşürülüşünü en kuvvetli şekilde ifadeye dönüştüren şairlerimizden biri de Dilaver Cebeci’dir. O, “Bayrak Olayı” adlı şiirinde 28 Kasım 1919 Cuma sabahı uyanan Maraşlı Türklerin Kalede Türk bayrağı yerine, Frenk bayrağı dalgalandığını görmeleri üzerine istiklal cihadı başlatmalarını destansı bir üslupla anlatır. Konuyla ilgili olarak şiirden bir bölüm:

 

“Tanrı kabul etmez namazı bilin,

Dururken kalede bayrağı elin.

 

Biz ki üçbin yıldır yurtsuz olmadık.

Bayraksız, pusatsız, kurtsuz olmadık..

 

Bayrağı dikmezsek eski yerine,

Tanrı çıkarmasın bizi yarına...”

 

Binlerce Türk'ün yüreği bir dilek için çarpıyordu: Kaledeki Fransız bayrağını indirip oraya Ayyıldız'lı bayrağı çekmek... Ulu Cami’nin minberindeki sancağı alarak bir sel gibi Kaleye doğru aktılar.”

“Kaleye ilk varan onbaşı Osman,

Demir bilekli bir Türk'tü.

Gördü ki atılmış bir yana bayrağı,

Kucaklayıp, öptü öptü...

 

Frenk bayrağını aldı gönderden,

Tırmandı, Ay-Yıldızı taktı yüceye.

Göğün güzelliği geldi üstüne,

Gök, işte şimdi göktü.”

 

*Millî Mücadele, Bir İslam Mücadelesidir:

 

İşgalcilerin amaçlarından biri, Anadolu ve Rumeli toprakları üzerinde yüzyıllar öncesinden beri yerleşen, yaşanan ve kıyamete kadar da yaşatılacak olan Türk-İslam kültür ve medeniyet birikimini, bu kutsal mirasımızı yok etmek, yerine Hristiyan medeniyetini yerleştirmek için geldiler. Yani Millî Mücadele bir yönüyle Hilal-Haç mücadelesidir. Hilal, İslam medeniyetinin, Haç da Hristiyan medeniyetinin simgesidir. Biz helal süt emmiş, temiz Müslüman Türk milleti olarak Anadolu ve Rumeli’de Hilalin sökülüp yerine Haçın takılmasına izin vermemek için kutsal bir cihat ruhuyla savaştık ve Allah’ın yardımı ile kazandık.

Mehmet Akif, İstiklal Marşı’nda Millî Mücadelemizin bu boyutunu şöyle ifade etti:

 

“Rûhumun senden, ilâhî, şudur ancak emeli,

Değmesin mabedimin göğsüne nâmahrem eli,

Bu ezanlar ki şehâdetleri dinin temeli

Ebedî, yurdumun üstünde benim inlemeli.”

Akif, İslam medeniyetinin bir simgesi olan ezanın susturulup yerine Hristiyan medeniyetinin simgesi olan çanın çalınmasının istenmesi ve bunun için işgalin gerçekleştirilmesi olgusunu, “Bülbül” şiirinde de şöyle ifade eder:

 

“Ne zillettir ki: Nâkûs (çan) inlesin beyninde Osman'ın;

Ezan sussun, fezalardan silinsin yâdı Mevlâ'nın!”

Diğer yandan Anadolu, bir yönüyle İslam dininin merkez vatanlarından biridir ama işgalle birlikte gâvurlar tarafından ele geçirilmiş, Müslümanlar perişan edilmiş, kendi vatanlarında parya durumuna düşürülmüştür. Bu olguyu Akif, “Bülbül” şiirinde şöyle dile getirir:

 

“Ne haybettir(üzüntü verici) ki: Vahdet-gâhı(Allah’ın birlik evi) dinin devrilip, taş taş,

Sürünsün şimdi milyonlarca me'vâsız(sığınaksız) kalan dindaş!”

Akif, bir İslam beldesi olan mübarek Anadolu toprakları üzerinde gâvurların kibirle dolaşmasını bir türlü hazmedemez ve yine aynı şiirinde bunu acıyla dile getirir:

 

“Dolaşsın, sonra, İslâm'ın harem-gâhında nâ-mahrem...”

Akif, “Ordunun Duası” adlı şiirinde de Millî Mücadelenin İslam’ı çiğnetmeme, İslam yurdu olan Anadolu’yu Hristiyanların hâkimiyet alanı yapmama mücadelesi olduğunu, yine Hristiyanlığın simgesi olan çan üzerinden işler:

 

“Türk eriyiz, silsilemiz kahraman…

Müslümanız, Hakk'a tapan Müslüman.

Putları Allah tanıyanlar, aman,

Mescidimin boynuna çan asmasın.“

 

Burada Millî Mücadeleyi yürüten kitlenin adının “Müslüman Türk milleti” olduğu ısrarla vurgulanırken işgalcilerin de iki özelliğine değiniliyor. Birisi onların puta tapıcı oldukları, diğeri de İslam mabedi olan mescide, camiye çan asarak buraları kiliseye çevirme amacında olduklarıdır.

Dolayısıyla Millî Mücadele, Anadolu toprakları üzerinde bozuk, aslından saptırılmış, papazlar eliyle beşerîleştirilmiş muharref Hristiyanlığın hâkim kılınmasıyla puthaneye çevrilmek istenmesine karşı bir tevhid, saf bir Allah inancının hâkim olduğu yurt olarak kalması iradesinin, bir de camilerimizin kiliseye çevrilmesine izin vermeyişimizin bir karşılığıdır.

 

Yahya Kemal Beyatlı, “26 Ağustos 1922” adlı şiirinde Millî Mücadeleyi işgalci Haçlı ordularına karşı Türk ordusunun İslam’ı savunma savaşı olarak algıladı ve şöyle dedi:

“Şu kopan fırtına Türk ordusudur yâ Rabbi.

Senin uğrunda ölen ordu, budur yâ Rabbi.

Tâ ki yükselsin ezanlarla müeyyed nâmın,

Galib et, çünkü bu son ordusudur İslâm'ın.”

 

Faruk Nafiz Çamlıbel de “At” şiirinde istiarî olarak atla simgeleştirdiği Türk milletinin özgürlüğüne düşkün oluşunu vurgular. Burada Müslüman Türk milletini esir ve köle ederek sömürgeleştirmek isteyen Haçlı işgalcilere karşı Türk milleti, verdiği kutlu mücadele ile şaha kalkmış, boyun eğmemiş, organlarına halka takılarak köleleştirilmesine izin vermemiş, ağzına gem takılamamış, zincire vurulamamıştır. Türk milleti Millî Mücadeleyi Anadolu’nun Müslüman kalması için vermiştir, Allah için mücadele etmiştir. Şiir şöyle:

 

“Bin gemle bağlanan yağız at şaha kalkıyor,

Gittikçe yükselen başı Allah'a kalkıyor!

 

Son macerayı dinlememiş varsa anlatın;

Ram etmek isteyenler o mağrur, asil atın.

 

Beyhudedir, her uzvuna bir halka bulsa da;

Boştur köpüklü ağzına gemler vurulsa da...

 

Coştukça böyle sel gibi bağrında hisleri

Bir gün başında kalmayacaktır seyisleri!

 

Son şanlı macerasını tarihe anlatın:

Zincir içinde bağlı duran kahraman atın

 

Gittikçe yükselen başı Allah'a kalkıyor;

Asrın baş eğdi sandığı at şaha kalkıyor!”

Dilaver Cebeci, “Bayrak Olayı” adlı destansı şiirinde Maraş’ta yaşanan Millî Mücadele sürecini değerlendirirken bu mücadelenin bir cihad oluşuna şöyle yer verir:

 

“Onlar ki; üçbin yıldan beri,

Olmuştular Tanrıya çeri.

Dönmediler hiç ona kulluktan.

Yine ona idi yönleri.”

 

*Millî Mücadelede Türk Kadınının İşlevi:

 

Millî Mücadele, sadece erkek askerlerin vediği bir savaş değildi. Millî Mücadele, topyekün Türk milletinin, kadınıyla erkeğiyle, yaşlısıyla genciyle verdiği bir millet mücadelesiydi. Bu bağlamda Türk kadını, olağanüstü bir çaba göstererek büyük bir fedakârlıkla Türk’ün millet mücadelesini yürüttü. Sırtında bebeği yerine mermi taşıdı, askere erzak taşıdı, yarasını sardı, gerektiğinde kurşun sıktı. Yapılması gereken her türlü görevi seve seve yaptı.

 

Fazıl Hüsnü Dağlarca, “Mustafa Kemal'in Kağnısı” adlı şiirinde erkek askerlerimizin “Mehmetçik” ünvanına nazire oarak “Elifçik” unvanıyla simgeleştirdiği Türk kadınının insanüstü fedakârlıklarını anlatır. Şiirin iki bendini alalım:

 

“Yediyordu Elif kağnısını,

Kara geceden geceden.

Sankim elif elif uzuyordu, inceliyordu,

Uzaklarda savaşanların acısıydı gıcırtılar,

İnliyordu dağın ardı, yasla,

Her bir heceden heceden.

 

Mustafa Mustafa Kemal'in kağnısı derdi, kağnısına

Mermi taşırdı öte, dağ taş aşardı.

Çabuk giderdi, çok götürürdü Elifçik,

Ün salmıştı asker içinde.

Bu kez yine herkesten önce almıştı yükünü,

Doğrulmuştu yola önceden önceden.”

 

*Millî Mücadelenin Bağbuğu Mustafa Kemal Atatürk:

 

Millî Mücadele çok büyük ölçüde Başbuğ Mustafa Kemal’in siyasi, stratejik ve taktik dehasının bir ürünüdür. Onun öncü kişiliği, sürükleyiciliği, ümit, kararlılık, azim, iman telkin edişi, büyük teşkilatçılık ve ikna kabiliyeti, yılmayan mücadele azmi, akıllıca oyun kuruşu gibi özellikleriyle Atatürk, Millî Mücadelenin simge ismidir. Türk’ün istiklalci iradesi büyük ölçüde onun kişiliğinde ete kemiğe büründü. Dolayısıyla Millî Mücadele şiirinde Atatürk, büyük bir yer tutmaktadır. Nitekim Cahit Külebi: “Atatürk'e Birlikte Savaşanlara ve Çocuklarına” adlı şiirinde Atatürk’ün Millî Mücadeleyi sürükleyen iradeli Türk Beyi kişiliğine uzunca yer vermiştir. Mesela şöyle der:

 

“Kemal Paşa, yenilmez yiğit, şanlı komutan!

Savaşa girer gibi yetiş bize!

Yetiş bize çöllerde bile olsan!

İnanç doldur, güç doldur içimize!”

 

Ceyhun Atuf Kansu, “Sakarya Meydan Savaşı” şiirinde Başbuğ Atatürk’ün Millî Mücadeledeki öncü kişiliğini, iradeli komutan şahsiyetini etkili mısralarla dile getirir:

“Gözlerini kapadı Papulas, karabasan gitmiyordu,

“Ya bağımsızlık, ya ölüm” diyordu,

Halk yiğidi Sivrihisar önlerinde

Bakıyordu derin mavi bozkır gözleriyle

Allah adına, yoksul Anadolu adına,

Bir beyaz at üzerinde Mustafa Kemal.

Boğulayazdı Papulas “Dur” dedi, şoföre

“-Susamışım,

Susamışım oğlum Mavro!”

 

Coşkun Ertepınar, “Destan Yaratan Günler” adlı şiirinde Atatürk’ün Millî Mücadeledeki merkezî konumunu, onun iradeli önderliği olmasaydı ne gibi zor ve kötü durumlarla karşı karşıya kalabileceğimizi, o olmasaydı vatan, devlet ve millet olarak var olamayacağımızı, Anadolu’nun bir Türk yurdu olmaktan çıkıp gâvur memleketi haline dönüşeceğini ifade eder:

 

“Ayak, baş komadı

Düşmanda...

Unutulur mu?.. Unutulur mu?..

Mustafa Kemal'in adı...

 

Olmasaydı o kartal bakışlı,

Şahin dalışlı,

Ne sen vardın, ne ben,

Ne de baştan başa güzel ülken...

 

Ayasofya, kilise,

İstanbul, Bizans'tı!

Karslar, Erzurumlar, Sivaslar

Kalır mıydı bize?...”

 

Vasfi Mahir Kocatürk,”Mavi Kurt” adlı şiirinde yurdu düşmandan kurtaran Atatürk’ü eski Türk destanlarından gelen bir çağrışımla mavi kurt ya da bozkurt olarak görür:

 

“Türk’ün kara dağlar delen kolları

Bu derdi de baştan savar mı ola?

Bir Bozkurt gönderip bize Göktanrı

Sırtlanları yurttan kovar mı ola?

 

Bir yiğit bu yurdu kurtarır m'ola?

Tanrı bilir ama, bu yiğit kimdir!

Yanan ocakları onarır m'ola?

Bu ne el, bu ne güç, bu ne biçimdir?

 

Güneşin çizdiği izden

Kutsal bir vücut geliyor.

Ufku dumanlı denizden

Kutlu Mavi Kurt geliyor.”

 

Mithat Cemal Kuntay, ”Atatürk'ün Heykeli Önünde” adlı şiirinde Atatürk’ün heykeline bakarak o heykelde Türk’ün istiklalinin, şahsiyetinin, hürriyet aşkının, vatan sevdasının, Millî Mücadelede maddi ve manevi bütün kutsalları adına ortaya koyduğu fedakârlığı görür. Yani ona göre Atatürk, salt bir kişi, sıradan bir şahsiyet değil, Türk’ün istiklalci ve hürriyetçi iradesinin bir simgesidir. Şöyle der:

“Seneler var, hani beklerdik, o heykel bu mudur?

Söndü sandıkları bir fecri yakan el bu mudur?

 

Bu mudur haykıran ağyârıma Türk olduğumu?

Hani düşmüştüm, o bir hamlede kaldırdı, bu mu?

 

O mu sığmış, ebediyyen, bu taşın gövdesine?

Bu mudur kalbine bir milleti basmış sîne?”

Yine Mithat Cemal Kuntay, ”Gazi” adlı şiirinde Atatürk’ün Millî Mücadele ile bize neler kazandırdığını, neleri kaybetmekten kurtardığını, onun sadece o dönem için değil, bugün için de taşıdığı büyük değeri, onun adeta Allah tarafından Türk’e bir kurtarıcı olarak gönderildiğini dile getirir:

“Geç kalmış olanlar da bu gün bilmelidir ki,

Gazi'nin ufuklardan uzanmış elidir ki,

 

Toprakları tarihime, coğrafyama soktu.

Bir gün ki vatandır diyecek bir köşe yoktu.”

 

*Millî Mücadelenin Simge Kenti: İzmir:

 

Millî Mücadele demek büyük ölçüde İzmir’in geri alınması mücadelesi demektir. 15 Mayıs 1919’da İngilizlerin jandarması olan Yunanlıların İzmir’i işgal etmesi, Millî Mücadeleyi tetikleyen ve bardağı taşıran en önemli olaydır. Millî Mücadele büyük ölçüde İzmir’den başlayıp Anadolu içlerine yayılan Yunan işgalcilerini geldikleri yere; geri İzmir’e, denize dökme eyleminin adıdır. Dolayısıyla İzmir merkezli pek çok Millî Mücadele şiirimiz de vardır.

Güzel İzmir’imizin işgali sahnesini en güzel tasvir eden şairlerimizden biri Orhan Şaik Gökyay’dır. O, “İstiklâl Savaşı Destanı’ndan (19 Mayıs 1919)” şiirinde İzmir’in işgalini şöyle anlatıyor:

 

“Bir kara duman çöker

İzmir üstüne;

Bir gâvur duman...

Kor gibi parlar bu karanlıkta

Rıhtımda dökülen er Türk'ün kanı;

Bir kıvılcım gibi tutuşur bu kandan

Yurdun her yanı.

Bir "kara savaş" başlar ortada,

Düşman kahpece, Türkler yiğitçe.”

Diğer yandan Halide Nusret Zorlutuna, İzmir’in işgalden kurtuluş sevincini terennüm eden “Bayramınla Çok Yaşa” şiirinde şöyle der:

“Anılmasın hiç, fakat, arada geçen kâbus,

Yürekten vurmak için İzmir'i seçen kâbus;

Aklınca Türk iline bir kefen biçen kâbus..

Biz kanla temizledik o kara pası, İzmir!..”

 

*Millî Mücadele Şehitleri:

 

Millî Mücadele zaferimizin mimarı çok büyük ölçüde bu uğurda yapılabilecek en büyük fedakârlığı yapan, vatanı, milleti, devleti, dini ve kültürü adına canını seve seve vermekten çekinmeyen şehitlerimizdir. Millî Mücadele konulu şiirlerimizde şehitlerimize de çok büyük oranda yer verildiğini görüyoruz. Mesela Halide Nusret Zorlutuna, “İstiklal Şehitleri” şiirini tamamen Millî Mücadele şehitlerimize ayrımıştır. Bu şiirinde şöyle der:

 

“Ey kanıyle toprağı vatanlaştıran erler,

Ey gözlerin ışığı, gönüllerin baharı,

Tende can, tarihte şan; ezelden er oğlu er.

Ölümsüz milletin ölümsüz çocukları...

 

Ey İstiklâl şehidi.... Sırrından bize de ver

Ver ki, hep bizim olsun bize verdiğin bu yer.”

 

Millî Mücadelemizin kazanılmasında çok büyük emekleri olan şehitlerimiz için yazılmış güzel şiirlerden biri de Kemalettin Kami Kamu’nun “İstiklâl Ordusu Şehitlerine” adlı şiiridir. O, bu şiirinde Türk şehirlerinin malını mülkünü, köyünü kasabasını, eşini anasını, çoluğunu çocuğunu düşünmeden, gözünü kırpmadan cennet bahçelerine gider gibi savaş meydanlarına dalışını, milleti adına yaptıkları fedakârlıktan dolayı toprağa değil de Türk milletinin kalbine gömüldüklerini anlatır. Şehitlerimizin kanları zemzem gibi kutsaldır. Vatan ve hürriyet adına yaptıkları iş tarihin en büyük övüncü olacaktır:

 

“Düne kadar en akur ölümlere güldünüz

Bugün bütün milletin gönlüne gömüldünüz,

Rahat, rahat uyuyun son âşiyânınızda!

 

Artık ne gözlerinizde köye dönmek emeli,

Ne yaranızı saran ince bir kadın eli,

Belki arkanızda yok bir ağlayanınız da!”

 

*Millî Mücadele Büyük Ölçüde Millet Merkezli Bir Mücadeledir:

 

Osmanlı dönemi daha çok padişah yani kişi merkezli bir yapılanma idi. Devlet yönetimi, savaş, zafer her şey Sultanın merkezde yer aldığı ve her türlü resmî olayın ona izafe edildiği bir devlet sistemi idi. Ancak Millî Mücadelede devreye Türk milleti girdi. Atatürk Türk milletine, millî iradeye önderlik etti, komuta etti, Türk milletinin ve iradesinin temsilcisi oldu. Yani irade-i seniyye yerine irade-i milliye ön plana çıktı. Dolayısıyla Millî Mücadeleyi yürüten asıl güç Türk milletinin kendisidir.

 

Osmanlı döneminde şairler, tahta çıkan padişahlar için culusiye türünde kasideler yazarlardı.

Faruk Nafiz Çamlıbel, ise “Taç Giyen Millet” şiirinde bu mesleleyi belirgin biçimde ortaya koyuyor. Padişahın taç giyme töreni için değil, Türk milletinin millî iradesinin tahta çıkışı ve Türk milletinin taç giyme töreni için şiir yazdı. Millî Mücadele zaferinde taç giyen bir kişi, bir padişah değil, Türk milletidir. Şair şöyle der:

 

“Bin bir geçit aştın ki, Sırat'tan daha ince;

Bir kerre fakat menzil-i maksuda erince

Devrildi vurulmuş gibi hakanlar, önünde;

Çıktın kanının hakkı olan tahta o günde...

 

Hakkın bu senin; yoksa bugün yâdel olurdu,

Şahlanmasa, kurtarmasa azmin Anayurdu...

Mademki bugün düşmanı sen sürdün atınla,

Hakkın yaşamak haşre kadar saltanatınla!..”

 

Faruk Nafiz Çamlıbel, “Mehmetçik'e Kaside” adlı şiirinde de yine Mehmetçiğin temsilciliğinde Türk milletini öven bir şiir yazdı. Yine Millî Mücadeleyi kişi merkezli değil, millet merkezli telakki edişinin bir yansıması olarak kahraman sultana ya da beylere, paşalara değil de Türk askerine, Türk ordusuna kaside yazdı. Osmanlı döneminde kaside, din ve devlet büyüklerini övmek için yazılan şiirlerdi. Faruk Nafiz ise bu şiirinde Türk milletini, Türk ordusunu övmek için şiir yazdı. Şiir şöyle:

 

“Ey milletimin lahzada halkettiği ordu!

Baktın ki bütün bir vatan elden gidiyordu,

 

Boğdun coşarak düşmanının gayzını kanda...

Derler ki, esaret denilen halka cihanda

 

Bir geçti mi hür boyna, asırlar kıramazmış;

Bir secde eden, bir daha baş kaldıramazmış!

 

Ancak sen o zinciri söküp kırmayı bildin;

Gökten geniş alnınla ne taptın, ne eğildin”

Millî Mücadele, aslında Başbuğ Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları olan iradeli subayların öncülüğünde verilen bir millet mücadelesidir. Yani komutanlarla askerler ve Türk halkı bir bütün olarak mücadele vermişlerdir. Adeta yöneticisi ve yönetileni, komutanı, eri, çoluğu çocuğu, işçisi memuru herkes tek bir bilek, tek bir yürek olmuş, ordu millet karakteriyle bir Millî Mücadele vermiştir. Ancak Nazım Hikmet Kuva-yı Milliye Destanı adlı eserinde Millî Mücadeleyi aslından ve gerçeğinden farklı olarak tamamen kendi Komünist ideolojisine uydurmaya çalışmış ve gerçek dışı bir yaklaşımla yorumlamıştır. Mesela şöyle der:

 

“Onlar ki toprakta karınca,

suda balık,

havada kuş kadar

çokturlar;

korkak,

cesur,

câhil,

hakîm

ve çocukturlar

ve kahreden

yaratan ki onlardır,

destanımızda yalnız onların maceraları vardır.”

Bu mısralarda görüldüğü gibi Millî Mücadeleyi halkın, köylülerin, işçi ve işsizlerin verdiği bir proleterya mücadelesi gibi sunmuştur. Bunları tek belirleyici unsur olarak almış, komuta kademesini neredeyse yok saymıştır. Öyleki halk, köylü ve işçileri Tanrılaştırmıştır. Zira onlara Allah’ın özelliklerini yüklemiştir. Kahreden yani Allah’ın Kahhar ismini alarak, düşmanı yok eden sadece işçi ve köylülerdir demiştir. Nazım’a göre Yaratan da onlardır. Yani Allah’ın Muhyi ismini onlara yüklemiş, yeni Türkiye Devletini adeta onlar yaratmış gibi göstermiştir. Şair destanında sadece onların maceralarına yer verdiğini belirtiyor. Tabii onun amacı Komünist ihtilal yapacak köylü ve işçi topluluklarını yüceltmek, öne çıkarmaktır.




Kaynak: Nurullah Çetin

Editör: Kürşat Kafkaslıoğlu

Bu haber 277 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER EDEBİYAT Haberleri

ÇOK OKUNAN HABERLER
SON YORUMLANANLAR
YUKARI