escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan eskişehir escort istanbul escort istanbul escort şişli escort izmit escort istanbul escort fatih escort escort kayaşehir escort konya vtunnel
Bugun...


Ali Rıza ATASOY


Facebookta Paylaş









BAHARI ÖZLEYENLERE DAİR
Tarih: 31-05-2018 20:50:00 Güncelleme: 31-05-2018 20:50:00


                   Baharı özlemişim; bu sene kış uzun sürdü. Eskilerin deyimiyle neredeyse “gündönümü” geldi ama hâlâ havalar ısınmadı. Elbette kışın da kendine özgü güzellikleri var ama her şeyin çoğu insana bıkkınlık veriyor. Gökyüzünde her daim soğuk ve karanlık bulutlar ruhumuzu kasvet ve hüzne gark ediyor. Velhasıl kış uzun sürünce insan baharı dört gözle bekler oluyor.

                Haziranın ilk haftası hâlâ hava yağmurlu, sisli ve insanın içine işleyecek derecede soğuk var. Hani insan “Şimdi hava güzel olsaydı ve şehirden kaçıp kırların rayihası ve yeşilliği içine dalsaydım” diye içinden geçiriyor. Derken öğleden sonra karanlık ve soğuk bulutların arasından güneş azıcık yüzünü gösteriyor. Ve ben bunu fırsat bilip kendimi sevinçle, tatlı bir telaşla dışarı atıyorum. Niyetim şehrin gürültüsünden ve kasvetinden kaçıp kırlara sığınmak.

                Karapürçek’ten çıkıp çevre yolunu geçiyorum ve Meşe Dağı’nın eteğinden rastgele bir köy yoluna sapıyorum. Hayret; tabiat alabildiğine yeşil libasına bürünmüş, ağaçlar mor ve beyaz tomurcuklarla bezenmiş, geçtiğim yol güzergâhı yemyeşil tabii bir tünele dönüşmüş. Arabamın camını açıp mis gibi havayı içime çekiyorum, genzime ıtır kokuları doluyor. Ama bu müstesna an fazla sürmüyor; ani bir şimşek bir gök gürültüsü ve ardından sağanak yağmur başlıyor. Yol kıyısında yaşlıca bir çınar ağacının altında duruyorum, bardaktan boşalırcasına yağmur yağıyor, sel seli götürüyor. Yağmur ve sel suyuyla dereler taşıyor; yağmurun sesi rüzgârın sesine karışıyor, müthiş bir musiki ahengi oluşuyor kendiliğinden. Yaşlı çınarın altında, arabamın içinde ruhumu yağmurun sesine ve tabiatın hiç bitmeyen cümbüşüne teslim edip dalıp gidiyorum. Bu an kaç dakika sürdü bilmiyorum, bir müddet sonra yağmur diniyor ve tekrar güneş açıyor. Dallar arasından kristal bir ahenk içinde süzülen güneş ışınları ruhuma ve etrafa yeniden ve bambaşka bir güzellik katıyor.

                 Yağmur dinice yolculuğuma kaldığım yerden devam ediyorum; Kavaklı, Peçenek, Tatlar ve Gicik köylerinden geçip Altınova’ya doğru uzanıyorum. Bir kısım insanlar bu köylerin; daha doğrusu eski adıyla köylerin, yeni adıyla mahallelerin yakınlarında edindikleri hobi bahçelerinde bağ evlerini onarıyor ya da bahçelerini düzenliyor. Anlaşılan günlük işinde gücünde olan köylülerden başka benim gibi şehirden kaçıp kırlara sığınan pek çok insan var. Yol kenarında yamaçta sürüsünü otlatmakta olan genç bir çobana rastlıyorum. Sürüde elli altmış kadar koyun, yirmi kadar süt kuzusu var.  Koyunlar yemyeşil bayırda hep aynı yöne ilerleyerek otluyor, kuzular annelerinin etrafında hoplayıp zıplıyorlar, kendi hal dilleriyle annelerine seslenip oynaşıyorlar.

                Arabamdan iniyorum ve genç çobana elimi kaldırarak selam veriyorum. Çoban da elini havaya kaldırarak selamıma mukabelede buluyor ve yavaş yavaş yanıma geliyor. “Nasılsın hemşerim, nasıl gidiyor hayat” diyorum. “İyiyim ağabey şükürler olsun, Allah bugünümüzü aratmasın” diyor. Ve konuşmasına devam ederek “Memlekette hayvancılık öldü, köyler boşalıp gitti, insanlar ancak buralara şehrin stresinden uzaklaşmak için gelip gidiyor” diyor. Civar köylerin etrafındaki tarlalarda oluşmuş hobi bahçelerini ve bağ evlerini göstererek “Köyler boşaldı ama köylerin etrafına yeni hobi köyleri kuruldu, bahar gelince özellikle hafta sonları insanlar akın akın buralara geliyor. Bir iki gün hatta birkaç saatliğine de olsa şehrin gürültüsünden kaçıp kafa dinliyorlar, deşarj oluyorlar” diyor.

                 Çobanla vedalaşıp tekrar yola revan oluyorum. Bir müddet sonra etrafında dalları budanmış sıra sıra yaşlı söğüt ağaçları olan cılız bir derenin aktığı küçük bir çayırın yanından geçiyorum. Çayırda al bir kısrak zincire bağlı şekilde otluyor, yanında alnında beyaz benek olan annesinin renginde minik bir tay var. Bir müddet yol kıyısında durup etrafı seyre dalıyorum. Minik tay annesinin etrafında hoplayıp zıplıyor, annesine kendince oyunlar yapıyor. Bir ara annesinden izin istercesine ona hafif sokulduktan sonra ani bir zıplayışla hemen yanı başlarında akmakta olan çörtene koşup su içiyor. Karşı yamaçlardaki tarlalarda birkaç insan silueti görülüyor, köyleri birbirine bağlayan ara yollardan tek tük arabalar ve traktörler geçiyor.

                 Bu güzelim bahar günü kırlarda yolculuğum sürerken, güzergâhımda bir daire çizerek akşam saatlerinde eve dönmeyi düşünüyorum. Tasarladığım gibi ara yollardan gayet yavaş bir şekilde etrafı seyrede ede gidiyorum. Birkaç mezra tipi küçük yerleşim yerlerinin içinden ve bu bölgede oldukça yaygınlaşmış olan hobi bahçeleriyle besi çiftliklerinin yanından geçiyorum. Derken Meşe Dağı’nın eteğine, yani gezi güzergâhımın başlangıç noktasına dönmüş olduğumu fark ediyorum. Saatime bakıyorum, akşama yaklaşık iki saat var. Buraya kadar gelip de Meşe Dağı’na çıkmasam olmaz, diyorum ve aheste bir şekilde dağa doğru tırmanıyorum.

                 Şimdi dağın zirvesindeyim; arabamdan inip yaşlıca bir meşe ağacının altına oturuyorum. Karşımda kadim şehir uçsuz bucaksız ışıktan ve kristalden bir hayal gibi uzanıyor. Göz ufkumda, çok uzaklarda Kocatepe Camiinin minarelerini ve Atakule’yi seçebiliyorum, biraz daha berilerde Ankara Kalesi’ni görebiliyorum. Daha yakınlarda Hüseyin Gazi Dağı’nı ve Altınköy’ü net bir şekilde görüyorum. Hava dingin, güneşin ısısını burada daha yakından hissettiğimi sırtıma vuran sıcaklıktan anlıyorum. Bir müddet kendi halimce tefekküre dalıyorum. Uzaklardan şehrin uğultusunu duyar gibiyim; bedestenlerde, alışveriş merkezlerindeki ve tabi her saat keşmekeşlik içindeki araç ve insan trafiğini görür gibiyim. Şimdi; insanlar alışveriş merkezlerine, marketlere akın etmişlerdir, ekmek fırınlarında iftarlık pide kuyrukları uzamıştır diyorum. Böylece bir müddet gözlerim uzaklarda kendi halimce dünyanın gidişatına dalıp gidiyorum.

                Tekrar saatime bakıyorum; iftar vakti yaklaşmış yavaş yavaş eve dönmeliyim, diyorum.  Geldiğim yoldan tekrar dağın eteğine doğru süzülüp şehir merkezi levhasından sağa dönüş yaparak asfalt yola giriyorum. Biraz sonra mahallemizin girişindeyim; ana caddede geliş ve gidiş her iki yöne biteviye akmakta ola müthiş bir trafik var. İnsanlar bir taraftan alış veriş, diğer taraftan iftar vaktine eve yetişme telaşındalar. Alışveriş merkezlerinin ve marketlerin önleri ve ana yol kenarları araba dolu, park edecek yer yok adeta. Alış veriş arabalarını tıka basa doldurmuş insanların, aldıklarını kendi arabalarının bagajlarına acele acele doldurmakta olduklarını görüyorum. Vakit iftara yakın saatler; insanların kıtlıktan çıkmış ya da zindan kaçmış gibi yiyecek istifi telaşlarını ibretle seyrediyorum.

                Ve evime yakın bir yerde bir ara sokağa sapıyorum; burnuma mis gibi taze pide kokusu geliyor. Ekmek fırınına giriyorum ve harlı ateşte kıvamını almış ve fırından yeni çıkmış sımsıcak iki pideyi alıyorum. Kucağımdaki sıcak pidelerin mis gibi kokusunu içime çeke çeke eve dönüyorum. Baharı özlemişim evet,  ama bu saat; sıcak çorbayı, birkaç kaşık sebzeli etli yemeği ve ardından tavşankanı çayı daha çok özlemiş olduğumu anlıyorum.

 



Bu yazı 1209 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
YUKARI