Bugun...


Ali Rıza ATASOY


Facebookta Paylaş









EDEBİYATIMIZDA ELEŞTİRİ EKSİKLİĞİ
Tarih: 01-11-2018 17:34:00 Güncelleme: 01-11-2018 17:34:00


                Aslında bu tamamen bir akademik araştırma konusudur, belki de bu mevzuda yapılmış araştırmalar var, bilmiyorum. Edebiyat ve bilhassa şiir sanatıyla ilgili olarak eleştirel bir bakış açısıyla daha önce yazdığım birkaç yazıyla ilgili olumlu tepkiler aldım. Bu beklediğim bir durumdu, be vesileyle bu konuya biraz daha devam etme gereği duydum.

                  İletişim araçlarının gelişmesi, internetin günümüz insanının zamanının büyük bir bölümünü geçirdiği vazgeçilmez sanal ortam haline gelmesiyle iyi kötü, güzel çirkin her şeyin sınırsız paylaşılma imkânının bulunması, diğer alanlarda olduğu gibi edebiyat ve sanatı da doğrudan etkilemektedir.   Bilhassa sosyal medya aracılığıyla ve kültür sanat kuruluşlarınca düzenlenen etkinliklerinde paylaşılan sanat eserleri edebiyat ve şiirimizin bugün içinde bulunduğu durumla ilgili bir fikir veriyor. Ne sosyal medyada ne de bu tür etkinliklerde bir şiirin, bir yazının veya sanat eserinin eleştirildiğine hiç tanık olmadım. Üstelik tam tersine sanat adına paylaşılan eserin seviyesi ne düzeyde olursa olsun, hep olumlu ve sahibini hoşnut kılacak yorumlar ve alkışlar aldığına çok kere tanık oldum.

                 Oysa edebiyat tarihimize baktığımızda nesir olsun şiir olsun “eleştiri” kültürünün yazın hayatının bir şubesi olduğunu görüyoruz. Geçmişte edebiyat ve sanatın merkezi olan İstanbul’da şair, yazar ve bilumum sanat erbabının sık sık buluşup tartıştıkları, sohbet ettikleri sanat merkezi vazifesi gören mekânlar varmış. Küllük, Meserret, Lebon Pastanesi, Direklerarası çayhaneleri gibi farklı meşrepte ve meslekte şair ve yazarları bir araya getiren ve onların asgari müştereklerde buluşmasını temin eden mekânlar bu anlamda önemli bir boşluğu doldurmuşlardır. Ayrıca edebiyat ve sanat dergilerinde, yayın organlarında eleştiri köşeleri vardı ki şair ve yazarlar kişisel ilişkilerinde ne denli dost olurlarsa olsun bu köşelerinde kıyasıya birbirlerini eleştirirlerdi. Öyle anlaşılıyor ki onlardan bizlere ulaşan şaheserler belki de bu titizliğin ve keskin eleştiri kültürünün doğurduğu ürünlerdir.

                 Namık Kemal’in “Barika-i hakikat müsademe-i efkârdan doğar” sözü tam da bu gerçeği açıklıyor. Fikirler tartışılacak ki hakikatin kendisine ulaşabilelim. Yoksa her şeyi alkışlamakla, her yazılana süslü sözlerle övgüler düzmekle gerçeğe ulaşamayız ve hem sanata, hem de kendimize en büyük kötülüğü yapmış oluruz. Sanatçının amacı salt sanat olmalı ve sanat yoluyla iyiye, güzele ve hakikate ulaşmak olmalıdır. Daha önce bu minval üzere yazdığım bazı yazılara “Hocam böyle cesaret gerektiren mevzulara dikkat çekmekle iyi ediyorsunuz, gerçekleri dile getirmişsiniz, duygularımıza tercüman olmuşsunuz” gibi değerlendirmeler aldım ve şaşırdım. Bu ve benzer yorumlardan da anlaşıldığına göre birçok arkadaş da sanat değeri taşımadığı aşikâr olan paylaşımlardan rahatsızlık duymakla birlikte, bunları dile getirmekten çekiniyorlar. Oysa edebiyat zaten “edep” gerektirir, kırmadan dökmeden, nezaket ölçüleri çerçevesinde yapıcı eleştirilere herkesi açık olması, hatta bundan memnuniyet duyması lazım.

                       Birkaç gün önce sosyal medyada paylaşılmış bir şiir dikkatimi çekti. Şiir, yıllar önce birlikte olduğumuz etkinlikler vesilesiyle tanıştığım, ancak uzun zamandır görüşmediğim başka bir şehirde yaşayan bir şairimize aitti. Altı kıtadan oluşan şiirde “ölüm” teması işlenmiş, 11’li hece vezniyle yazılmış, gerek içerik gerekse şekil itibariyle sanat değeri olan bir eserdi. Birinci kıtada kişinin ölümü ve bu hazin sonun duyulması, ikinci kıtada kabristana götürülmesi ve kabre tevdi edilmesi, üçüncü kıtada “saf saf olup el bağlarlar” demek suretiyle cenaze namazı faslı ve diğer kıtalarda da yine sırasıyla defin işleminden sonra yapılanlar tasvir edilmiş. Şiiri beğendiğimi ve kıymete haiz bulduğumu belirten yorumumu yazıp şairi tebrik ettikten sonra, yorumumun sonuna bir ayrıntı notu düştüm. Sanatçının, yani şairin birinci amacı sanat olduğuna göre, sanat eseri içeriği kadar şekil itibariyle de en ince ayrıntısı dahi dikkate alınarak kurgulanmalıdır. O yüzden yorumuma ilave bir not düşerek “saf saf el bağlama yani cenaze namazı faslı, ölünün kabre konulması işinden önce olacağından bence ikinci ile üçüncü kıtanın karşılıklı yer değiştirmesi daha uygun olur” dedim. Şair arkadaşım bu basit ayrıntıya dikkat çekmemden dolayı çok memnun olmuş, cevabi olarak bana teşekkür etti ve şiirinde o iki kıtayı karşılıklı olarak yer değiştirdi. İster küçük bir ayrıntı ister belirgin bir hata olsun,  insanın dikkatinden kaçabiliyor.  Bir de başkalarının gözüyle bakmakta her zaman yarar vardır, bu durum hepimiz için geçerlidir.

                   Edebiyatla, sanatla uğraşan kişiler uğraş sahasında olduğu kadar toplumsal ve bireysel ilişkilerinde de “edebe” riayet etmek durumundadırlar. Sanatın inceliği sanatçının tüm davranışlarına aksetmelidir, başka bir ifadeyle sanatçı sanat yoluyla dile getirdikleriyle amel etmelidir. Öyle ki bir sanat kuruluşunun kurumsal iklimi içindeki davranış normları ile diğer herhangi bir kurumdaki ilişkiler bile gözle görülür ölçüde ayrıt edilebilir olmalıdır.

                   Bir gün bir öğretmen meslektaşımla Milli Eğitim Bakanlığına gitmiştik, orada çeşitli birimlere uğradık, işimiz bittikten sonra da dışarı çıkarak bir mekânda oturup sohbet ettik. Bulunduğumuz mekân İlesam’ın hemen yakınında bir yerdeydi. Buradan kalkınca arkadaşıma “Buraya kadar gelmişken bir de İlesam’a uğrasak iyi olur” dedim. Arkadaşım edebiyatla veya sanatla ilgilenen birisi değildi, birlikte İlesam’a çıktık. Orada bulunan arkadaşlarla görüşüp biraz da onlarla sohbet ettikten sonra dışarı çıkmak üzere kalktık. İlesam’da görevli hizmetli personel bize asansöre kadar refakat etti, asansörün gelmesini bizimle birlikte bekledi ve bizi asansöre bindirip uğurladı. Ben buraya sık sık uğradığım için, benim için alışık olduğum bir durumdu. Yanımdaki arkadaşımın hizmetli personelin bu davranışı dikkatini çekmiş, bana dönerek “Hocam görüyorsunuz, sanat insanı farklı olduğu kadar sanat kuruluşunda çalışanlar bile bir farklı oluyor. Bundan önce uğradığımız kendi kurumumuzda dahi böyle bir incelikle karşılanmadık, lakin sanat kuruluşunda hizmetli personel bile edebiyatın gerektirdiği edebe ve nezakete nasıl da riayet ediyor, dikkatimi çekti doğrusu” dedi. Evet, ben alışık olduğum için farkında değildim, hizmetli personelin dahi sanat erbabının içinde bulunduğu kurumsal iklimi nasıl özümsediğini ve davranışlarına yansıttığını gösteriyordu bu durum gerçekten, tabi ki de öyle olmalıdır.

                   Sanatçının edebi incelikten ve nezaketten uzaklaşması, ürettiği sanat ürününün kalite düzeyini de olumsuz yönde etkileyecektir şüphesiz. Bugünkü şair yazar erbabının, bilhassa genç kuşağın bana göre en büyük sıkıntısı edebi ve estetik geleneğinden giderek uzaklaşır hale gelmesidir. Ayrıca muhteva bakımından da geleneksel zengin Türkçe hazinesiyle yeterli irtibatı kuramaması, sözcük dağarcığının sınırlılığı, işin kolayına kaçma ve sanatından çok kendi kişiliğini öne çıkarması gibi nedenler bu bağlamda önemli etkenlerdir. Bütün bunlarla birlikte bugünkü edebiyatımızda bilimsel yöntemlere dayalı sahih, sağlam, hakkaniyetli bir eleştiri kültürünün eksikliği sanat adına üretilen eserleri sıradanlaştırmaktadır. Oysa “eleştiri” bir terazidir, eleştirinin olmadığı bir yerde sanat esri doğru ve düzgün tartılamaz, iyi eser kötü eser birbirinden ayrılamaz. Böyle ortamlarda reklâmın ve kişisel ilişkilerin gücü estetik kaygının ve ölçünün önüne geçer ki,  günümüzde durum tam da böyle bir hal almıştır dersek abartı yapmış olmayız.

                  İşte ben, kimilerini kızdırmak pahasına da olsa yeri geldikçe bu sahada gözüme ilişen olumsuzlukları yapıcı bir üslupla eleştirmeye devam edeceğim. Giderek kısırlaşan dil ve üsluba, salt tekniğin ve şekilciliğin hâkim olduğu, hayattın gerçeklerinden, vicdani duyarlılıktan, gönülden ve insani hasletlerden giderek kopan, çok konuşan ama pek de dişe dokunur bir şey üretmeyen, irfan bakımından cılız eserlere, seviyeye bakmadan sadece karşılıklı olarak birbirlerini alkışlayanlara, kendimce eleştiriler yönelterek sanat ve edebiyat camiasını niteliğe, ruha, estetiğe, hayata, insana, hakikate dönmeye davet edeceğim.

                Diğer taraftan Anadolu’da sınırlı imkânlarla yayın hayatını sürdürme mücadelesi veren edebiyat ve sanat dergilerinde ve bazı yerel yönetimler tarafından düzenlenen yarışmalarda roman, hikâye, deneme ve şiir dallarında gayet özgün eserler üreten, edebiyat ve sanatın hakkını verebilme derdinde olan bir damar, bir kuşak var. Yeri geldikçe de bunlarla ve sanat değeri taşıyan eserleriyle ilgili olarak da görüşlerimi dile getirmeyi sürdüreceğim.

                   Türk kültürü, binlerce yıldan beri gürül gürül akan ve akmaya devam eden, derin ve güçlü kaynakları olan bir ırmaktır. Bu ırmağın bereketli topraklardan gürül gürül akıp geçerken etrafını da yeşillendirip güzelleştirmesine katkı sunmalıyız. Netice olarak sanatın insanı güzelde, iyide, doğruda ve hakikatte birleştirmesi en büyük arzumuzdur.

 

 



Bu yazı 292 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
YUKARI