escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan eskişehir escort istanbul escort istanbul escort şişli escort izmit escort istanbul escort fatih escort escort kayaşehir escort konya vtunnel
Bugun...


Ali Rıza ATASOY


Facebookta Paylaş









ŞİİR NEDİR, NE DEĞİLDİR?
Tarih: 03-08-2018 08:54:00 Güncelleme: 03-08-2018 08:54:00


                 Bilindiği gibi edebiyat tarihinde şiirin birçok tanımı yapılmıştır. Her şair poetikasında şiirle ilgili görüşlerini açıklayarak şiir sanatının ne olduğunu ve ne olması gerektiğini kendince izah etmeye çalışmıştır. Bu görüşler detayda birbirinden farklı gibi görünse de hepsi aşağı yukarı aynı kapıya çıkmaktadır. Edebiyatımızda şiire dair görüşler içinde benim en beğendiğim Ahmet Haşim’in “Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar” başlığı altında yaptığı şiir sanatına dair tanım ve açıklamalardır.

                  Ahmet Haşim’e göre şiir “Musiki ile söz arasında, sözden çok musikiye yakın bir lisandır”. Ona göre şiirde anlam düz yazıda, yani nesirde olduğu gibi açık bir şekilde yer almaz, dolayısıyla anlam şiirde ikinci planda kalır doğal olarak. Kendi ifadesiyle “Mana araştırmak için şiiri deşmek, terennümü yaz gecelerinin yıldızlarını ra’şe içinde bırakan zavallı bülbülü eti için öldürmek gibidir”.  Ona göre “Şairin dili nesir gibi anlaşılmak için değil, hissedilmek üzere vücut bulmuştur. Şair ne bir hakikat habercisi, ne bir belagat insanı, ne de vazı-ı kanundur” yani şairin fikirlerini savunacağı yerin şiir olmadığını ifade etmektedir.

                 Cahit Sıtkı Tarancı da kendisiyle yapılan bir söyleşide “Şiir bir deyiştir, sözcüklerle güzel biçimler kurma sanatıdır, şair de bu sanatı bilen kişidir” diyerek şiiri ve şairi tanımlıyor. Ayrıca “Şiir toplum için mi, dava için mi diye düşünmeye yer yoktur. Şiir yazan adam kör ya da sağır değil ki çevresinde olup bitenleri görmesin, duymasın, elbette kendisine en çok dokunan şeylerden söz edecektir. Kunduracıdan ayakkabı beklediğimiz gibi şairden –her konuda- şiir beklenmez; şair gönlüne ve koşullarına göre ıstırap şiiri, aşk şiiri, isyan şiiri, ölüm şiiri, kurtuluş şiiri yazar” demek suretiyle şiirin ve şairin misyonuna dair bir bakış açısı ortaya koymaktadır.

               Üstat Necip Fazıl Kısakürek de poetikasında “Arı bal yapar, fakat balı izah edemez. Ağaçtan düşen elma da arz cazibesi kanunundan habersizdir.” diyerek şiirin izahının yapılmasının bir bakıma abesliğini, şiirin ancak nevi şahsına münhasır hissedilebilen bir hâl olduğunu, tanımını ve anlamını tartışmanın pek de gerekli olmadığını söylemek istemektedir. Gerçekten de öyle değil mi? Bir şiir okur ya da bir şiir dinleriz sonra “İşte şiir budur” deriz, ama niçin ve hangi niteliklerinden dolayı şiirdir pek izah edemeyiz, ancak onu içimizde duyar, hissederiz. Başka bir şairin ifadesiyle bir nevi “Şiiri ayak sesinden tanırız.”  Şiir sanatının özelliği budur zaten; yoksa bir dünya görüşünü, bir ideolojiyi, bir felsefeyi anlatmanın başka yazım yöntemleri vardır, biliyorsunuz.

                Uzun yıllar edebiyatla, bilhassa şiir sanatıyla yakından ilgilenen birisi olarak ben de şiirin kişisel dünya görüşünü, bir felsefeyi başkalarına dikte etme,  başkalarına vaaz ve nasihatte bulunma aracı olmadığına inananlardanım. Son yılarda katıldığım birçok şiir etkinliğinde şiir diye okunan veya seçici kurul üyesi olarak bulunduğum şiir yarışmasında şiir olarak gönderilen birçok metnin, ne yazık ki şiirden çok ne olduğu anlaşılmayan sıradan didaktik veya hamasi söylemler olduğunu görüp hayret etmişimdir.

                  Geçtiğimiz günlerde katıldığım bir şiir etkinliğinde birisi kürsüye gelerek kendi kitabından Atatürk konulu yaklaşık üç kitap sayfası tutarında bir metni şiir diye okudu. Okuduğu metin “Askeri mekteplerde okudu/Samsun’a ayakbastı/Büyük bir devlet adamıydı/Düşmanı denize döktü” gibi ilkokul üçüncü dördüncü sınıf düzeyinde bile olmayan birtakım akademik bilgilerden ibaretti. Adam şiir diye bu minval üzere uzayıp giden elindeki metni okuyup bitirince bir de alkışlandı, hayret ettim, ağzım açık kaldı. Onun ardından bayan bir okuyucu kürsüye geldi ve Sezai Karakoç’un o ünlü naatı’nı okumaya başladı. Ben pür dikkat şiiri dinliyordum ki az önce kürsüden inip yerine oturan şahsın yanındakine “Allah Allah bu nasıl şiir, ne kadar da uzun!” diyerek kendi kendine söylendiğini duydum. Yanında oturan bir başkası da ona “Olur mu, o şiir Sezai Karakoç’un ünlü naatı” diyordu. Adam Sezai Karakoç ve “naat” sözcüklerini hiç duymamıştı sanki şaşkın şaşkın bunları söyleyen adama bakıyordu!

                  Yine bir başka gün aynı salonda başka bir şiir etkinliği vesilesiyle bulunuyordum. İsmi anons edilen orta yaşlarda düzgün kıyafetli birisi gayet vakur bir şekilde kürsüye geldi. Mikrofonu eline alıp kendinden emin bir şekilde malum 15 Temmuz ihanet gecesinden bu yana ilk kez şiir yazdığını ve bu hadise ile ilgili kaleme aldığı şiirini okuyacağını belirterek elindeki kâğıttan birşeyler okumaya başladı. Ben de kendimce “Bunca uzun aradan sonra iyi bir eser ortaya çıkmıştır” düşüncesiyle adamı dikkatlice dinlemeye başlamıştım. Heyhat ki ne heyhat! Adamın baştan sona okuduğu bir önceki örnektekinden daha beter, bir takım hınç ve kin duygularını dile getiren sıradan, basit bir söylevden ibaretti. Adam bu minval üzere uzayıp giden söylevini okuyup bitirince o da alkışlandı, büyük bir şaşkınlık yaşadım!

                   Bu sene sekizincisi yapılan ve yedisinde jüri üyesi olarak bulunduğum Ulusal Amasyalı Mihri Hatun Şiir Yarışmasına şiir adıyla gönderilen birçok metni de görünce benzer duyguları yaşadığımı belirtmeliyim. Bilhassa din, vatan, millet, bayrak, şehitler ve kadim değerler temalı şiir adıyla gönderilen metinlerde uzayıp giden didaktik ve abartılı sıradan hamasi söylemleri görünce okumadan bıraktığım çok oldu. İnsanlar şiir diye bunları niçin yazarlar anlamakta zorlanıyorum gerçekten!

                   Oysa yukarıda da ifade etmeye çalıştığım ve üstatların şiir hakkındaki görüşlerinde belirttikleri gibi şiir bir dünya görüşünü, bir felsefeyi ya da birtakım sıradan akademik bilgileri başkalarına anlatma, tebliğ etme sanatı olamaz asla. O tür metinleri şiir diye yazanlar okuyucuya illaki bir şey anlatmak istiyorlarsa edebiyatta başka anlatım yöntemleri vardır. Neden bu görüşlerini bir nesir türüyle değil de şiirle anlatmak isterler bir türlü anlayabilmiş değilim. İllaki bir şiirle bir şey anlatmak isteniyorsa ya da şiirden bir şey anlaşılması gerekiyorsa zaten dikkatli bir okuyucu ondan alacağı mesajı alır, anlayacağını anlar.  Bunu bir önekle açıklayacak olursak,  Orhan Veli’nin “Cımbızlı Şiir” diye birkaç dizelik bir şiiri var, şöyle;

Ne atom bombası

Ne Londra Konferansı

Bir elinde cımbız

Bir elinde ayna

Umurunda mı dünya

                     Bu şiiri ilk kez duymuş olsak bile, şairini ve hangi çağa ait olduğunu bilmeksek bile, beş dizelik bu küçük şiiri okuyunca ilk bakışta bunun ikinci dünya harbi yıllarında yazılmış olduğunu anlıyoruz. Hiroşima’ya atom bombası atıldığı ve ilk anda 70 bin masum insanın hayatını kaybettiği, birçoğunun sakat kalmasına neden olan o felaketi protesto ettiğini anlıyoruz. Ayrıca her çağda benzer durumlar yaşandığı gibi, o yıllarda da dünyanın gidişatına yön veren süper güçlerin bu felâkete karşı nasıl da duyarsız kalmış olduklarını anlıyoruz. Londra konferansının toplanmadığını ya da toplansa da dünya efkâr-ı umumiyesinin beklenen tepkiyi göstermediğini, sorumlulara gerekli yaptırımların uygulanmadığı gibi pek çok hususu anlıyoruz. Ayrıca o yıllar ülkemizde de yokluk ve sefalet yıllarıdır; ekmek bile karneye bağlanmış, yokluk ve sefalet diz boyu, buna mukabil işi ve keyfi yerinde olan bir grup azınlığın hiçbir şeyin umurunda olmadığını da anlıyoruz.  Daha bu listeyi uzatabiliriz, ben bu beş küçük dize üzerine sayfalarca analiz yapabilirim. İşte şiir böyle bir şey olması lazım gelir, illaki şiirden bir şey anlamak gerekiyorsa biz bu şiirden o yılların sosyal, iktisadi ve siyasal yapısına ilişkin her şeyi çıkarıyoruz. Oysa şair bunların hiç birisinden bahsetmiyor, değil mi?

                  Yukarıdaki örneklerde olduğu gibi bazı şair namzedi arkadaşların şiir adıyla okudukları metinlerle illaki bir şeyler anlatma derdini ve telaşını bir türlü anlayabilmiş değilim.  Bu tür şiir heveslilerinin okuduklarının şiir olduğuna kendileri de inanıyorlar mı çok merak etmişimdir. Eğer inanıyorlarsa, bunlar hayatlarında hiç şiir görmemiş ve okumamışlar demektir. Şiir yazma hevesinde ve iddiasında olan herkesin öncelikle çok okuması lazım. İyi şiir yazabilmek için sadece akademik bilgi, Allah vergisi yetenek ve bu işe gönül vermek yeterli değildir. Şiir yazma iddiasında olanların bırakınız eskileri ve yabancı şairleri, hiç değilse son bir asırlık Cumhuriyet döneminde temayüz etmiş, isimleri bilinen yerli üstatları  –ki bunlar kırk elliyi geçmez sanırım-  sindire sindire okumuş ve incelemiş olmaları lazım gelir. Başkalarını okumadan iyi şiir yazılamayacağına inanıyorum.

                    Şiir yazma derdinde ve iddiasında olan herkesin ve her şair namzedinin; aruz, hece ve serbest tarzla ilgili hiç değilse ortalama bir teknik bilgiye ve donanıma sahip olması gerekir.  Hiçbir şairin “Ben aruz şiiri yazmıyorum, öyleyse aruz vezniyle ilgili bilgim olmasa da olur” deme lüksü olamaz. Ya da “Nasıl olsa hece şiiri yazmıyorum, hece vezni tekniklerini bilmeme ne gerek var” demesi düşünülemez tabi. Şiirde her türlü ölçüyü ve edebi sanatları redderek yeni bir şiir anlayışı geliştiren “Garip” akımının, diğer adıyla “Birinci Yeni” akımının öncüsü Orhan Veli’nin bilinen serbest tarz şiirlerinin yanı sıra çok güzel aruz ve hece şiirleri de vardır. Yine “Beş Hececiler” ekolünün öncülerinden Faruk Nafiz Çamlıbel’in hece şiirlerinin yanı sıra edebiyat tarihimizde ses getirmiş aruz ve serbest tarz çok güzel şiirleri de vardır.

                Dolayısıyla hiçbir şairin “Ben sadece serbest tarz yazıyorum, aruz ve hece tekniklerini bilmeme gerek yok” deme gibi bir keyfiyeti olamaz. Bir de serbest tarz şiirden kim, ne anlıyor onu da merak ediyorum gerçekten. Serbest şiir demek amiyane tabirle “tamamen serbest atış” olamaz her halde! Serbest tarz diye şiir adıyla öyle şeyler yazıp okuyanlar var ki hayret etmemek mümkün değil. Serbest tarzın da kendi içinde bir tutarlılığı, bir ölçüsü ve örgüsü, onu şiir yapan bir kurgusu ve ahengi olması gerekmez mi? Hangi tarz olursa olsun bir şiirde şu dört unsur hakkıyla yer almalı ve hissedilmelidir:

  1. Özgünlük : Edebiyata ve şiir sanatına yeni sözcükler ve söyleyişler kazandırmak elbette en ideal olanıdır. Ancak her şair az çok uçsuz bucaksız edebiyat deryasından günümüze kadar süzülüp gelmiş gelenekten belenir, beslenmelidir de. Anacak bu bir nevi aynı şeylerin tekrarı şeklinde değil, bilakis yepyeni bir söyleyiş şeklinde olmalıdır.
  2. Türkçe’nin kullanım zenginliği : Türkçe’nin güzel kullanımından kastımız, sadece yazım teknikleri değil yaşayan Türkçe’nin en güzel kıvamında ve en güzel edayla kullanılmasıdır. İster şiir ister diğer yazım türlerinde olsun, yazarın zaten yazım tekniklerini iyi bilmesi gerekir.
  3. Türk örf ve adetlerine uygunluk : İktisat biliminde “Müslüman mahallesinde salyangoz satılmaz” diye bir kural vardır. Bu kural birçok alanda olduğu gibi, şiir ve sanat alanında daha da önem kazanmaktadır. Üretilen sanat eseri şairin içinde yaşadığı toplumun öz değerleriyle barışık olmalıdır. Neticede her şey bir arz ve talep meselesidir.
  4. Sanatsal değer : Şairin dili sıradan ortalama insan lisanı olamaz, öyle olursa bir kıymeti olmaz. Yukarıda verdiğimiz olumsuz örneklerde olduğu gibi, onları söylemek için şair olmaya gerek yoktur yani. Ortalama her insanın söyleyebileceği sözler şair sözü olamaz, şair sözü izah edemesek de “İşte şiir budur” denilebilecek farklılıkta ve düzeyde olmalıdır. Her şiirde mutlaka birkaç tane edebi sanat bulunmalıdır, yoksa sıradan düz söyleyişler şiir olamaz.

              Seçici kurul üyesi olarak bulunduğum Ulusal Amasyalı Mihri Hatun Şiir Yarışmaları vesilesiyle, yukarıda verdiğim olumsuz örneklerin aksine çok iyi şiirler de yazıldığına defalarca tanık oldum. Bu sene sekizincisi yapılan yarışmalarda, sekiz yıl boyunca jüri değerlendirmesi sonucu derece alan ve prestij albümüne giren şaheser niteliğinde pek çok eser edebiyatımıza kazandırılmış ve kayda geçmiştir. Anılan yarışmaya çorbada tuz misali de olsa katkıda bulunmuş bir sanatsever olarak bundan büyük bir onur duyduğumu ve “Günümüzde şiir öldü mü acaba?” şeklindeki görüşlere nazaran şiirimizin bugününden ve geleceğinden ümitvar olduğumu belirtmek isterim.

                 Netice olarak ben de Cahit Sıtkı Tarancı üstat gibi şiirin “Sözcüklerle güzel biçimler kurma sanatı” olduğuna inanıyorum,  şairler ise bu sanatı icra eden hakiki söz ustalarıdır ve toplumların içinde bulundukları çağdaki hür sesleridir. Yukarıda verdiğim olumsuz örneklere karşın, günümüzde de çok iyi şiirler yazıldığına ve yazılmaya devam edeceğine dair inancımı muhafaza ediyorum.

 

 

 

 



Bu yazı 715 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
YUKARI