Bugun...


Ali Rıza ATASOY


Facebookta Paylaş









ŞİİRDE DİL VE ÜSLUP MESELESİ
Tarih: 02-12-2018 10:12:00 Güncelleme: 02-12-2018 10:12:00


            Dil, bir topluluğu “millet” yapan en önemli unsurdur şüphesiz.  Her milletin kendine özgü bir dili vardır, bu dil aynı zamanda o milletin kültürünü yansıtır. Dil ile duygu ve düşüncelerimizi iletir, hareketlerimizi destekleriz ve kültür birikimimizi gelecek kuşaklara aktarırız. Dolayısıyla dil, uzun tarihi bir süreç sonunda kazanılan birikimdir. Bu birikim tarihi ve kültürel süreç olması itibariyle o milletin geleceği açısından da hayati öneme haizdir.

                  Üslup ise, edebiyatta sanatçının eserlerinde dili kullanma özelliklerini ifade eden bir kavramdır. Aslında bu kelime günlük hayatta herhangi bir kişinin yazılı veya sözlü anlatımda kullandığı dilin özelliklerini ve biçimlerini de ifade ediyor olsa da, biz bu yazıda bu kelimenin daha çok edebiyata, bilhassa şiir sanatında nasıl bir anlamı karşılaması gerektiği üzerinde durmaya çalışacağız. Dolayısıyla Üslup, bu özel anlamıyla “Edebiyatta sanatçının görüş, duyuş, anlayış ve anlatıştaki özelliği veya bir türün, bir çağın kendine özgü anlatış biçimi, biçem, tarz, stil” olarak anlaşılmalıdır.

                    Geçmişten günümüze intikal eden edebiyat tarihimizin birçok safhasında olduğu kadar, günümüz edebiyatında da “şiirde dil ve üslup meselesi” en çok tartışılan konuların başında gelmektedir. Bu konuyla ilgili olarak akademik düzeyde yapılmış birçok tartışma ve bu tartışmalar sonucu ortaya konulan görüşler, sunulan tebliğler vardır. Şiirde dil ve üslup ilişkisine dair hala güncelliğini koruyan en muteber görüşlerden birisi sanırım, Cumhuriyet dönemi şairlerimizden Ahmet Haşim’in “Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar”  başlığı altında yaptığı izahattır.

                  Ahmet Haşim’e göre “Şair ne bir hakikat habercisi, ne bir belagat insanı, ne de kanun koyucudur. Şiir dili musiki ile söz arasında, sözden çok musikiye yakın bir lisandır”. Haşim’e göre şiirde anlam düz yazıda, yani nesirde olduğu gibi açık bir şekilde yer almaz,  doğal olarak anlam şiirde ikinci planda kalır. Bu görüşünü “Anlam araştırmak için şiiri deşmek, şakıması yaz gecelerinin yıldızlarını ürperten zavallı bülbülü, eti için öldürmekten farklı olmasa gerektir. Et zerresi, susturulan o büyüleyici sesin yerini doldurabilir mi?” diye izah etmektedir. Dolayısıyla ona göre “Şiir dili nesir gibi anlaşılmak için değil, hissedilmek üzere vücut bulmuştur. Şiirde her şeyden evvel önemli olan kelimenin manası değil, cümledeki telaffuz kıymetidir. Hülasa şiir, peygamberlerin sözleri gibi, çeşitli yorumlara elverişli bir anlam genişliği taşımalıdır. Bir şiirin anlamı başka bir anlam olmaya elverişli oldukça, her okuyan ona kendi yaşamında anlamını verebilir ve böylece şiir, şairlerle insanlar arasında ortak bir duygulanma dili olmak aşamasına erişebilir. En zengin, en derin ve en etkileyici şiir herkesin istediği biçimde anlayacağı ve bundan dolayı sonsuz duyarlıkları kapsayabilecek bir genişlikte olandır. Sınırlı ve tek bir anlamın çemberi içinde sıkışıp kalan şiir, sınırı beşeri duygulanmaların mahşerini çeviren o belirsiz ve akıcı şiirin yanında nedir?”

                Cahit Sıtkı Tarancı’nın ifadesiyle de “Şiir bir deyiştir, sözcüklerle güzel biçimler kurmak sanatıdır”  Şiir sanatının anlatım aracı dil, enstürmanları da sözcükler olduğuna göre, şiir yazmak isteyen kişi kullandığı dilin bütün özelliklerini, kurallarını iyi bilmesi gerekir. Sözcüklerle arkadaşlık kurması, onları yakından tanıması, hangi sözcüğün nerede ve nasıl kullanıldığı zaman sanatın asıl amacına ulaşılacağının ayrımında olması lazımdır. Dolayısıyla sanatçının, yani şairin dili her halükârda ortalama sıradan insanınkinden farklı ve üst düzeyde olmak durumundadır.

                Nihayet şair de içinde yaşadığı toplumun bir ferdidir, yaşadığı çağda etrafında olup bitenlerin farkında olacak ve bu hadiselerden etkilenecektir.  Dolayısıyla gördüklerini, duyduklarını, hissettiklerini, birebir yaşadıklarını sanatında tema olarak işleyecek ve kendisine en çok dokunan şeylerden söz edecektir.  Böyle olmakla birlikte şairin görevi bir felsefeyi, bir dünya görüşünü aktarmak, herhangi bir konuda muhataplarına akademik bilgi vermek değildir. Bu noktada “Sanat sanat için mi, sanat toplum için mi?” tartışması akla gelmektedir ki bu mevzuu ayrı bir tartışma konusudur. Benim şahsi görüşüm Haşim’in ifade ettiği gibi şair kendini bir “kanun koyucu” yerine koymamalıdır. Yaşadığı çağın hür sesi olarak sanatını icra ederken tek kaygısı “sanat” ve “estetik” olmalıdır.

                    Şair bir konudaki duygu ve düşüncelerini sıradan insan gibi doğrudan düz ve özensiz şekilde ifade etmez. Şair sözü güzel ve ahenkli olmalı, estetik ve sanat kaygısı taşımalıdır. Çünkü şiir sanatı sıradan bir deyiş, herhangi bir kelâm değildir. Şair seçtiği tema özelliklerinin ayrıntılarını doğrudan açıklamaya yeltenmez, temadaki objelerin tanımlamasını yapmaya girişmez. O, öyle bir söz söyler ki okuyucu onu anlar, her okuyan kendine göre farklı anlamlar yükleyebilir. Ortalama her insanın söyleyebileceği bir deyişi, bir ifadeyi şiir olarak söylemenin hiçbir sanatsal ve estetik kıymeti olamaz. Esasında öyle sıradan bir sözü söylemek için şair olmaya da gerek yoktur.

                     Örneğin edebiyatla sanatla pek ilgisi olmayan sokaktaki bir grup insana “Güzeller hakkında bir cümle ile bir söz söyler misiniz?” diye bir soru yöneltilse, muhtemelen büyük çoğunluğu “Güzellerde vefa yoktur” diyecektir. Bu deyiş her ne kadar “güzel” ve “vefa” gibi şiirsel sözcükleri de içinde barındırıyor olsa bile, tek başına özgün sanat değeri ve edebi nitelik taşımaz. Oysa şair bu ifadeyi aynı anlama gelecek biçimde, başka bir şekilde söyler. Bu noktada Fuzûlî’nin bir beyti aklıma geldi;

 “Ger derse ki Fuzûlî güzellerde vefa var
  Aldanma ki şair sözü elbette yalandır.”

                 Şair bu beyitte bugünkü Türkçe anlamıyla “Eğer Fuzûlî güzellerde vefa var diyorsa, sakın ola ki aldanma, çünkü şair sözü yalan olur (Fuzûlî de şair olduğuna göre!)” demeye getiriyor. Görüldüğü gibi bu ifadeyi tersten okuduğumuzda karşılığı “Güzellerde vefa yoktur” oluyor. O yüzden şair sözü farklı olmak durumundadır, aynı anlama gelen bir ifadeyi sıradan insanlardan farklı şekilde söyler şair. Onu diğer insanlardan ayıran yegâne özellik, bu farklı söyleyiş yani üsluptur.

                  Daha önce başka yazılarımda da birkaç kez değindiğim gibi bazı edebiyat ve sanat dergilerinde yayınlanan ve çeşitli kuruluşların açtıkları şiir yarışmalarında derece alan şiirlerden anlaşılıyor ki ülkemizde halen aruz, hece ve serbest kategorilerinde iyi ve özgün şiirler yazabilen bir kuşak, bir damar var. Öyle inanıyorum ki bu kuşakta yer alan şairler, geçmişten günümüze kadar olduğu gibi, günümüz şiirini de dil ve üslup bakımından hem geliştirecekler, hem de gelecek kuşaklara aktarma bahtiyarlığına erecekler ve kalıcı olacaklardır.

                      Günümüzde de has şiire ulaşılabileceğini ispat eden bu bir grup şairin yazdıklarını istisna tutarsak; çeşitli kültür sanat etkinliklerinde şiir diye okunan veya sosyal medya aracılığıyla paylaşılan sıradan metinlerin “dil ve üslup” itibariyle şiir olarak kabul görmesi mümkün değildir. Öyle ki şiir yazma hevesinde olan birçok kişinin, edebiyatı ve şiiri çok sevseler de bu dil seviyesi ve bu üslupla yazdıklarının veya okuduklarının sanat ve estetik açısından hiçbir kıymeti olmayacağı açıktır. Zaman zaman katıldığım kültür sanat etkinlilerde bazı şiir heveslilerinin, şiir diye okuduklarıyla bir konunun detaylarını açıklama, o konu hakkında akademik bilgi verme telaşında ve derdinde olduklarına birçok kez tanık oldum, onları hep şaşkınlıkla izledim. Oysa edebiyatta anlatımın roman, hikâye, makale, deneme, drama gibi başka yolları vardır. Öğrenci ders kitapları için yazılan, çeşitli konularda toplumsal bilinç oluşturma amacı taşıyan didaktik şiirlerde bile şiir teması olarak seçilen konunun düz anlatımı yapılmaz. O tür şiirlerde dahi şiir sanatının dil ve üslup özelliklerine azami ölçüde riayet edilir.

                     “Şu elimdeki bardak boştur, dolu değildir” diye bir cümle kursam, bu bir şiir cümlesi olur mu? “Bardak boştur” dedikten sonra ayrıca “dolu değildir” demenin, bırakınız şiir sanatı açısından, günlük konuşmada ya da alelade bir yazışmada bile nasıl abes kaçacağı aşikârdır. Ne yazık ki katıldığım birçok programda şiir adıyla okunanların, sosyal medyada şiir diye paylaşılanların bu minval sözler olduğuna kaç kez tanık oldum! Şiirin salt amacı sanat ve estetik olduğuna göre; bir şiiri oluşturan öğeler gerek dil, gerekse üslup olarak ne eksik, ne fazla olmalıdır. İçerik ve şekil itibariyle biçimi oluşturan dil öğeleri arasında esrarengiz bir ahenk sağlanmalıdır.

 

YAZ GECELERİ

 

Ben samanyollarını seyrettim

Harman yerinde yaz geceleri

Taşranın küçük kasabalarında

Sebze arabalarıyla yolculuk ettim

 

Bir gece bütün koğuş uykuda

Ben nöbetteydim

Bir gece bir tren penceresinde

Saatlerce konuştum bir kızla

 

Yeni biçilmiş buğday tarlalarında

Adım atışıma sevindim

Hayatın böyle güzel

Yıldızların bol olduğu geceler

Kimseye düşman değilim!

Necati Cumalı

 

                  Bu şiirdeki insanın ruhuna işleyen lirizm bir tarafa, şiire gerek içerik gerek şekil olarak eklenebilecek başka bir şey var mı? Bu şiire hangi sözcüğü eklesek fazla, hangi sözcüğü çıkarsak eksik olur. İşte şiir öyle bir sanat ürünüdür ki, illaki şiirle bir şey anlatılmak ya da şiirden bir şey anlamak gerekiyorsa, bu şiiri okuyucu olarak kendi dünyamıza istediğimiz şekilde anlamlandırabiliriz. Hatta coğrafi bölge ve iklim şartlarına göre ülkenin farklı yörelerine göre ayrı ayrı uyarlayabiliriz.

                   Şiir sanat etkinliklerinde en çok dikkatimi çeken ve abes bulduğum bir başka husus da şairin okuyacağı şiir hakkında ön açıklama yapmasıdır. Öyle ki adam okuyacağı şiiri niçin yazdığını, kime yazdığını, şiirde geçen objelerin özelliklerini, bu objelerin kendisini etkileyen yanlarını vs. bir bir anlattıktan sonra şiirini okumaya geçiyor. Oysa artık şiirin okunmasına gerek kalmamıştır, böylesi durumlarda ben şahsen ayrıca şiiri dinlemeye gerek duymuyorum. Zaten şair, şiiriyle ilgili detaylı bir ön açıklama yapma ihtiyacı duyuyorsa, orada bir sorun var demektir! Merhum Abdurrahim Karakoç üstada “Mihriban kim?” diye yıllardır sordular. O hep “Herkesin bir Mihriban’ı vardır” diye cevap verdi, detaylarını açıklasaydı şiir cazibesini, hatta belki de estetik değerini kaybedecekti.

                        Sonuç olarak ifade edecek olursak, bizim milletimizin ortalama insanı bile tam tarif edemediği bir güzelliği “şiir gibi” diyerek tanımlar. Dolayısıyla şiir güzel sanatların en soylusu, güzel söz söyleme sanatıdır. Güzel söz de “dil” ve “üslup” ahengiyle kurgulanır, biçimlendirilir. Aslında çay demlemek, yemek pişirmek, ayakkabı boyamak, araba kullanmak ne ise şiir de odur. Bu eylemleri yapabilmek için nasıl ki bir ustalık gerekiyorsa, şiir için de gereklidir!



Bu yazı 307 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
YUKARI