escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan eskişehir escort istanbul escort istanbul escort şişli escort izmit escort istanbul escort fatih escort escort kayaşehir escort konya vtunnel
Bugun...


Ayşe İrem SEÇKİN


Facebookta Paylaş









AZİZ GİBİLER
Tarih: 31-05-2018 20:51:00 Güncelleme: 31-05-2018 20:51:00


       Gazeteci, yazar ve film/kitap eleştirmeni… Ben buyum işte. Tüm hayatımı bunlar üzerine kurdum ve yüksek lisansımı da sayarsak 18 yıl boyunca bunun için okudum. Hayatta tecrübe edebileceğim her şeyi yaşamış bulunmaktayım. Yani… Sanırım öyle. Ben öyle olduğunu düşünüyorum. Aslında bakarsanız düşünüyordum. Ta ki bu sıradan hayatımdan sıkılıp kendime farklı hikâyeler ve yazabileceğim farklı yazı konuları bulmak için Karadeniz ‘in hiç bilmediğim küçük bir köyüne gidip, orda Aziz’le tanışana kadar.

       Aziz… Benim küçük dostum. Hayatımın dönüm noktası. Düşüncelerimin kırılma sebebi. 32 yıllık ömrümde tanıdığım en güçlü insan. Daha beş yaşında olmasına rağmen dünyanın yükünü sırtlanan çocuk.

       Onunla, köyü keşfederken bir dere kenarında kâğıttan gemilerini yüzdürürken tanıştım. İlk gördüğümde bile oldukça dikkat çekici gelmişti gözüme. Açık kahve saçları, beyaz teni ve yemyeşil gözleriyle büyüleyiciydi. Yüzünde ciddi bir ifade vardı ve ben bu ifadesinden bile bu küçücük çocuğun oldukça olgun olduğunu anlamıştım. Dakikalarca izledim onu. Gemileri suya koyuşu, arada kendi kendine konuşması, mimikleri… Sanki her şeyi gördüğüm diğer 5 yaşındaki çocuklardan farklı gibiydi. Çünkü benim tanıdığım sıradan 5 yaşında ki çocuklar gemi yüzdürürken mutlu olurlardı. Bu bende oldukça merak uyandırdı. Ne yaşamıştı da böyle olmuştu? Kim üzmüştü onu? Kim yüklemişti bunca şeyi onun küçücük omuzlarına? Kafam da yüzlerce soru oluştu. Bende merakıma daha fazla dayanamayarak gittim yanına.  Ve ona ‘merhaba’ diyerek başladım sözlerime.

       ‘’Birkaç dakikadır seni izliyorum. Oldukça dikkatimi çektin. İsmin ne çocuk?’’

       Yüzünde ne hissettiğini anlayabileceğim herhangi bir tepki oluşmadı. Tepkisiz ve boş gözlerle öylece baktı bana, ardından önünde ki gemilere dönüp, beni umursamadığını belli edercesine konuştu,

       ‘’Bir çocukla böyle konuşulmaz.’’

      Hani yetişkinler bazı çocuklar için ‘büyümüşte küçülmüş’ tabirini kullanırlar ya, işte o tabir bu çocuk için cuk otururdu. Tabii haksızda sayılmazdı. Çocuklarla böyle konuşulmayacağını biliyordum ama 32 yıllık hayatımın 20 yılında hep yalnız olduğum için bunun pekiştirmesini yapmamıştım ve benden maalesef daha fazlası beklenmezdi.

       ‘’İsmini sormuştum?’’

      ‘’Büyüklerim bana yabancılarla konuşmamam gerektiğini öğretti.’’

     İşte bu benim için hayal kırıklığı sayılabilirdi. Oldukça zeki olan bir çocuktan ismini öğrenmek hiçte kolay sayılmazdı çünkü. Ama bende inatçı ve kararlıydım. Ve bu çocuğun ismini öğrenmek istiyorsam öğrenirdim.

       ‘’Çikolata karşılığında söyler misin peki?’’

      ‘’Oysa buradan bakınca zeki görünüyordun.’’

     ‘’Hey! Böyle olmaz ama ben senden büyüğüm. Saygılı olur musun?’’

      Cevap vermedi. Dakikalar boyunca konuştum, saçma sapan şeylerden bahsettim ama hiçbir şekilde cevap vermedi ve önündeki gemilerle ilgilenmeye devam etti. Bende o günlük pes ettim ve kaldığım pansiyona (bir sonraki gün aynı saatte tekrar gelmek şartıyla) geri döndüm.

    Ertesi gün yine o dere kenarına gittiğimde çocuk oradaydı ama bu sefer gemilerle oynamak yerine oturmuş suyu izliyordu. Suyu neden izlediğini ilk başta anlayamadım ama daha dikkatli baktığımda suda oluşan yansımasını izlediğini gördüm ve bugün ona sormam ve onunla konuşabileceğim konuları hızlıca aklımda toparladım.

       ‘’Yansıma…değişik geldi sanırım?’’

       ‘’Hayır’’

       ‘’Neden izliyorsun o zaman?’’

       Birkaç saniye cevap vermedi. Ardından verdiği cevap ise ağlamak oldu. Dünden beri zeki, olgun, yaşıtlarından daha iyi bilen diye gözümde büyüttüğüm, şimdi karşımda hüngür hüngür ağlıyordu ama benim unuttuğum, aslında aklıma getirmediğim çok büyük ve önemli bir ayrıntı vardı. O daha küçücük bir çocuktu ve ben çocuk gibi değil de olgun biri gibi davranmasından ötürü bunu umursamamış, belki ona acı verecek şeyler söylemiştim.

       Sırtımda ki bez çantayı yere bırakıp büyük adımlarla ilerledim ve yanına oturarak ona sarıldım. İşte şimdi bu 5 yaşında ki çocuğun omuzlarında çok ağır bir üzüntü olduğuna emin olmuştum.

       Çocuk, saatlerce kollarımda ağladı ardından ise yorgunluktan uyuya kaldı. Akşam oluyordu ve ne yapacağımı bilemiyordum. Ailesi kimdi? Evi neredeydi? Saat kaça kadar eve dönmezse onu merak ederlerdi? Bunları düşünürken aklıma bir ayrıntı daha geldi, 5 yaşındaki bir çocuğu nasıl tek başına dışarı gönderebiliyorlardı? Sonuçta köyde, dağın tepesindeydik ve her an ne olacağı bilinemezdi.

       Bir saat daha belki biri gelir umuduyla bekledim ama hava daha çok kararmaya başladığında başka çarem kalmadığı için onu kucağıma aldım, kaldığım köy pansiyonuna götürdüm ve kendi yatağıma yatırarak sabaha kadar başında bekledim. Sonuçta her an uyanabilirdi, uyandığında bilmediği bir yerde korkmasını istemezdim. Sabah namazından birkaç saat sonra çocuk uyandı ve birkaç dakika sersemliğini üstünden attıktan sonra sıçrayarak kalktı yataktan.

       ‘’Hey hey sakin ol!’’

      ‘’Ne oluyor? Neden getirdin beni buraya?’’

     ‘’Ağlarken uyuya kaldın. Saatlerce bekledim belki ailenden biri gelir diye ama kimse gelmeyince seni kaldığım yere, pansiyona getirdim. Merak etme dere kenarından sadece 15 dakika uzaklıkta’’                                                                                                                                                                                   

       ‘’Beni hemen geri götür’’

       ‘’Pekâlâ’’

      Yol boyunca sessizliğini korudu ve hiç bir dediğime cevap vermedi. Dere kenarının oraya geldiğimizde de duracak zannediyordum ama öylede olmadı. Karşıda ki patikadan gitmeye devam etti hiçbir şey demediği için de onu takip etmeye devam ettim. 10 dakika sonra iki katlı bir köy evine geldik. O zaman durdu ve bana döndü,

       ‘’Teşekkürler’’

       Neye teşekkür ettiğini anlayamamıştım. Oysa teşekkür edilecek bir şey yaptığımı da sanmıyordum. Peşinden evine gidip sormak istedim hem böylece ailesi ile de tanışır ve gece eve benim yüzünden gelmediğini anlatarak özür dilerdim. Ama yapmadım, yapamadım. ‘teşekkürler’ derken o gözünde ki hüznü gördükten sonra cesaret edemedim ve üzerimde ki bu yorgunluğu atmak ve cesaret etmek için kendimi 1 gün süre tanıdım. Yarın gelecektim ve çocuk her neye üzülüyorsa çözecektim. Çözemesem bile onu derdini kendi derdimmiş gibi sırtlanacak, hafifletecektim. Bu benim için artık yeni bir yazı konusu bulma derdi değildi, benim için bir amaç, küçük bir çocuğun yüzüne gülümseme getirme tutkusuydu. Bundan sonra çocuğun mutluluğu benim mutluluğumdu.

       Ertesi gün sabah erkenden kalkıp evinin önüne gittim. 2 saat boyunca dolandım durdum evin çevresinde ve en sonunda cesaretimi toplayabildiğimde çaldım evin kapısını. 60 küsur yaşlarında, orta boylu, yılların yorgunluğunu yaşadığı belli olan bir kadın açtı kapıyı,

       ‘’Buyrun?’’

       ‘Sabahın bu saatinde rahatsız ettiğim için kusura bakmayın. Ben evinizde yaşayan bir çocuk hakkında konuşmaya gelmiştim.’’

      Beni deli sanabilirdi. Bu çok olasıydı çünkü bir gün biri kapımı çalıp böyle deseydi ben ‘deli midir nedir ya’ der ve kapıyı onun yüzüne kapatırdım ama tahminimin aksine kadın kapıyı tamamen açıp beni eve buyur etti,

       ‘’Buyur geç kızım. Aziz geleceğinden bahsetmişti’’

        Kaşlarımı çatıp büyük bir şaşkınlıkla girdim içeri ve kadının yönlendirmesiyle genişçe bir odaya geçtim. Dikdörtgen şeklinde çok büyük bir odaydı. En ucunda kare şeklinde mavi çerçeveleri olan bir cam vardı ve hemen çaprazında da ateşi çıtırdayan bir soba. Camın diğer çaprazında eski tip, tüplü bir televizyon, televizyonun yanında büyük bir çekyat ve karşısında da bir mutfak tezgahı. Klasik köy evi diye düşündüm.

       ‘’Geç otur kızım’’

       Kadın eliyle çekyatı gösterdi ve o da yanıma oturdu.

      ‘’Ben Behiye. Aziz’in babaannesiyim.’’

     ‘’Aziz?’’

     ‘’hakkında konuşmak istediğin çocuk’’

      Onaylarcasına kafamı salladım. Aziz… ne güzel isimdi. Sevgide üstün tutulan, ermiş, muazzez anlamına gelirdi. Arapça kökenli bir isimdi ve hakkında birçok şiir yazılmıştı.

       ‘’Aziz’le iki gün önce nehir kenarında tanıştık. Onunla defalarca konuşmaya, konuşturmaya çalıştım. Dünde nehirde kendi yansımasını izlerken sorular sordum ve o birden ağlamaya başladı. Aslında bakarsanız Behiye Teyze, Aziz’le konuşmaya başladığım günler boyunca bana gösterdiği ilk tepkiydi. Bunun için ne kadar umutlansam bile endişelendim de. Ona sarıldım ve belki ailesi meraklanıp gelir diye saatlerce bekledim ama kimse gelmeyince bende götürdüm onu. Üç beş sokak aşağıda bir pansiyonda kalıyorum. Oraya götürdüm. Merak ettiğim için geldim buraya da. Belli ki Aziz’i üzen bir şeyler var belki ben ona yardımcı olabilirim’’

       Behiye Teyze’nin dediklerimden sonra gözleri doldu ve daldı gitti bir yerlere ama o konuşana kadar hiç konuşmadım. O da dakikalar sonra konuştu zaten.

      ‘’Aziz’in anne ve babası çok genç yaşta kaçarak evlendiler kızım. Aslında isteseler vermeyeceğimizden değil ama annesi daha 17 yaşındaydı, bir çocuğu gelin diye evimize alabilir miydik hiç? Ama bizim buralarda kaçmak kötüdür, bir daha dönemezsin evine bu yüzden el mecbur onaylamak zorunda kaldık. Bir yıl sonrada annesi Aziz’e hamile kaldı. Masum, tertemiz bir bebek getirmişti dünyaya getirmesine ama doğumundan itibaran yıkmışlardı çocuğun omuzlarına bütün üzüntüleri. Hep kavga ediyorlardı. Babasının belli bir işi yoktu, burada yaşıyorlardı. Kendi evleri, düzgün bir düğünleri bile olmadı. Birbirlerini sevdiklerini sanarken aslında bir hevesin peşine takılmışlardı. Ne annesi analık yapıyordu ona ne babası babalık yapıyordu. Derken babası İstanbul’da bir iş buldu ve gittiler. Orda küçük bir eve taşındılar. Aziz’in amcası büyük oğlum yardım etti onlara, evlerine yerleştirdi. Çok yardım etti ama Aziz’in babası, çok dik başlı, söz dinlemeyen biriydi. Bir işten kovulup diğer işe giriyordu. Evlerinde huzur denen şeyden eser kalmadı. En sonunda Aziz’ in annesi terk etti onları. Çok anımsayamıyorum ama Aziz o zamanlar 3-4 yaşlarında olması gerek. Aylarca görmedi Aziz annesini ama çocuk o ya pek bir sakin, sessizdi. Anlamaz yaşananları dedik dedikte demez olaydık. Meğersem her şeyi anlıyor içinde biriktiriyormuş. Günler geçtikçe kimseyle konuşmaz oldu. Babası ona elinden geldiğince sahip çıkmaya çalıştı ama kader bu ya babası da hastalandı. Doğuştan bir hastalığı var oğlumun, böbreklerinde. Hayatını mahvetti bu hastalık ama uzun yıllar önce o daha genç bir çocukken gittiğimiz doktor yaptığı tedavi onun 20 küsur yıl idare edebileceğini söyledi. Pek bir sevindik ama dediğim gibi bizim oğlan dik başlı, söz dinlemez, istediğini yapmak isteyen biriydi. Sigaraya başladı, yıllarca içti o illeti ve bu daha çok zarar verdi böbreklerine. Doktorun dediği olmadı ve yetmedi ona böbrekleri. Boşanma davası devam ederken hastaneye yatırıldı ve günlerce diyaliz’e girdi. Yetmedi oğlumun ömrü ve kaybettik onu. Hem öksüz hem yetim Aziz’im bana ve dedesine verildi. Bizi ana baba olarak bildi. Velhasıl-ı Kelam kızım bundandır işte Aziz’in hüznü, olgunluğu. Tabii bu aralar başka bir derdi de var, okul. Seneye 6 yaşında olacak ve en yakın okul saatlerce uzaklıkta. Bizde yaşlı insanlarız, mümkün değil götüremeyiz. Götürsek bile çok masrafı var. Tarladan gelen üç kuruş para ancak karnımıza yetiyor. Aziz’imde pek bir hevesli okumaya çok üzülüyor bu yüzden.’’

       Daha fazla devam edemedi ve hıçkırıklara boğuldu Behiye teyze. Bende ağlamamak için avuçlarımı sıkar duruma gelmiştim ama şuan benim de ağlamam Behiye teyze’yi daha çok üzerdi.

       ‘’Aziz benim geleceğimi nasıl söyledi size. Ben ona hiçbir şey söylememiştim.’’

       ‘’Anlamış kızım. Hareket ve tavırlarından anlamış. ‘biliyorum babaanne gelecek beni sormaya’ dedi’’

       ‘’Aziz nerede şimdi?’’

       ‘’Yan odada’’

       Ayağa kalktım ve Behiye teyzeye hiçbir şey demeden koşarak gittim yan odaya. Kapıyı açıp Aziz’le göz göze geldiğimde ise sözcüklerin ağzımdan çıkmasına bir an bile düşünmeden izin verdim,

‘’Benimle İstanbul’a gelmek ister misin Aziz?’’

 

       Sevgili Aziz,

      Bu mektubu okuyorsan eğer ben artık bu dünyadan göçmüşüm demektir. Arkamdan üzülmene, ağlamana gerek yok, gelmişim 65 yaşıma burası artık benden geçti. Bu mektubu da sana hayatta söyleyemediğim, söylediysem bile tekrar etmek istediğim bazı şeyler için yazıyor, bırakıyorum.

     Daha 5 yaşındayken dostum oldun, bana hayatın gerçeklerini öğrettin, dünyanın yükünü sırtlanan çocuklar olduğunu gösterdin. Birlikte geçirdiğimiz 33 yılı senin gibi kötü şartlar altında doğan çocuklara yardım etmek için geçirdin. Aziz gibiler dedin onlara. Şimdi hepsi Aziz’in yolunda oldu. Dünyanın dört bir yanına dağıldı Aziz gibiler, başka Aziz gibilerin yanında olmak için.

     Aziz… belki şimdi hayatta senin yanında değilim ama bilmeni istiyorum, gözüm arkada gitmiyorum. Senin hayatına dokunduğun kimse gözü arkada gidemez zaten.

     33 yıl önce teklifimi kabul edip benimle geldiğin için ve muhteşem biri olup, dünyanın kötülüğünden kendini çekip kurtardığın için teşekkür ederim.

     Seninle gurur duyuyorum.

 

 



Bu yazı 968 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
YUKARI