Bugun...


Ayşe İrem SEÇKİN


Facebookta Paylaş









SARDALYA KOKULU KIZ
Tarih: 01-09-2018 13:46:00 Güncelleme: 01-09-2018 13:46:00


     Gece’nin bir saati İstanbul’un karanlık sokaklarında, yağmurun altında ilerliyor, evime gitmeye çalışıyordum. Yağmur yağması çok iyiydi. Üzerimde ki sardalya kokusunu alabileceğini en azından hafifletebileceğini düşünüyordum. Yaklaşık bir aydır çalışıyordum sardalya fabrikasında. Annem bilmiyordu tabii. Bilmemesi daha iyiydi benim için yoksa hayatta çalıştırmazdı.

     Annem, terzilik yaparak birkaç kuruş kazanmaya çalışan bir kadındı. Yılların yorgunluğu vardı üzerinde. Nasır tutmuş parmakları, beyazlamaya başlamış saçlarıyla ömrümde görüp görebileceğim en güçlü insandı. Hayatımın her anında onu örnek alarak yasamıştım, bir gün onun gibi bir güçlü bir insan olabilmek için. Yıllardır, hem progeria hastası olan erkek kardeşimi bakmak için hem de bizi okutmak için didinip durur. Babamızın olmayışıyla gelen hüzünde buna eklenince o güçlü kadının karşımızda boynu bükülür. Nitekim annemin hayatta en çok istediği şeyin baba sevgisiyle büyümemiz ve daha iyi maddi şartlar içinde eğitim görmemiz olduğunu bilirim.

     Babam, kardeşimin doğumundan iki hafta sonra terk etti bizi. Çok iyi anımsarım, babamın gitmesi üzerine annem, haftalarca pencere kenarında onu beklemişti. O pencere kenarından sadece kardeşim ağladığında kalkardı. Onu emzirir, ihtiyaçlarını giderir ardından tekrar dönerdi pencere kenarına. Bir gün ümidi kesildiğinde o pencere kenarına bir daha dönmemek üzere dünyanın en güçlü kadını olarak kalkmıştı. O zamanlar 9 yaşımdaydım ve yaşım küçük olmasına rağmen ben büyümüştüm. Kardeşime baba olacağıma söz vermiş ve dünyanın yükünü almıştım omuzlarıma.

     Kardeşim hastalığından ötürü ilkokul ikinci sınıftayken okulu bırakmak istemişti. Asla unutmam bir gün ağlayarak eve gelmiş ve insanların ona iğrenerek baktığını, hepsinden nefret ettiğini ve okula gitmek istemediğini söylemişti. Ağlaması dindiğinde bana, ‘’abla ben çirkin miyim?’’ diye sormuştu. Kardeşime, güzelliğin ayna karşısında görülenin değil kalbin olduğunu söylemiştim. ‘’sen çok güzelsin çünkü tertemiz bir kalbin var.’’O gün bana sarılarak dünyanın en güzel ablası olduğumu söylemişti. Benim için o kadar muazzam bir andı ki hayatımda ilk defa gerçekten babamın arkasında yaralı olarak bıraktığı kardeşime abla olduğumu hissetmiştim. Gerçek bir abla.

     Progeria, yaşlılık hastalığı. 8 milyon canlıda bir görülür. Tedavisi yok. Bu hastalığa sahip olan kişiler 15 yaşlarını bile göremeden ölürler. Annem ve ben her saniyeyi kardeşimle birlikte dolu dolu geçirmeye özellikle dikkat ediyoruz. Kardeşim büyüdükçe bizi yiyip bitiren acıda büyüyor. Her dakika beyne yayılan bir tümör gibiydi bu acı, her dakika ruhumuza yayılıyordu. O günün geleceğini inatla kabul etmiyorduk.

     Liseden mezun olduğumda yani birkaç ay önce maddi sıkıntılarda iyice kendini belli ediyordu. Annemin terzicilikten kazandığı para kiraya zam yapılmasıyla iyice yetmemeye başlamıştı. Bunun uzun bir süre farkındaydım bu yüzden okul biter bitmez haziranın sonlarına doğru bir sardalya fabrikasında iş bulmuştum kendime. Üniversiteye bir süre gitmemeyi düşünüyordum en azından birkaç yıl durumumuzu düzeltir elimden geldiği kadar para biriktirir öyle giderdim. Zaten  şimdi gitmek istesem bile bu mümkün değildi elimizde ki üç kuruş para üniversite masraflarına yetmezdi. Annemle birkaç kez bu konuyu konuşmayı denemiştim. Ama onun cevabı hep ‘’sen okuyup büyük insan olacaksın. Ben bir şekilde para bulurum’’ olmuştu. Bu dediğine onunda inanmadığına emindim. Para bir şekilde bulunamazdı. Annemde ikinci bir işte çalışamazdı. Buna kalkışsa bile ben asla izin vermezdim. Bedeni yılların yorgunluğundan iyice çökmüştü. Bu yüzden kazandığım üniversiteyi ondan izinsiz dondurmuş ve bulduğum bu işe girmiştim. Birkaç gün öncede Temmuz ayına girmemizle sardalya mevsimi başlamıştı. İşler iyi gittiğinde maaşlara da zam gelmişti. Eve burs alıyorum diye götürdüğüm 750 lira, bin lira olmuştu. Bu yüzden iş çıkışı annem ile kardeşime hediyeler almıştım.

     Eve geldiğimde, elimden geldiğince sessiz bir şekilde kapıyı açtım ve içeri girdim. Şansıma ikiside duymamıştı beni. Hızlı adımlarla odama gittim ve üstümdekileri çıkartıp yeni kıyafetler giydim. Biraz parfüm sıktım ve saçlarımın bozulmaya yüz tutmuş örgüsünü çıkararak tepeden bir topuz yaptım. Aldığım hediyeleri de elime alarak salona ailemin yanına gittim. Saatlerce vakit geçirdim onlarla. Bol sohbetli bir akşamın ardındansa uyumak için odama çekildim.

     Çalar saatin sesiyle günün ilk ışıklarıyla birlikte bende açtım gözlerimi. Hiç vakit kaybetmeden üzerimi giyindim ve saçlarımı örerek evden çıktım. Hava bügünde, dün ki gibi yağmurluydu. Üşütmeyen bir yağmurdu aksine ılık bir sıcaklıkta hakimdi. Yaz yağmurlarının en güzel yanıydı bu, insana huzur veriyordu. Üstüne etrafta ki kuş sesleride eklenince benim keyfime diyecek yoktu. Tam burada yolun ortasında durup bu huzurlu dakikaların keyfini çıkarmayı çok isterdim ama 6.50 vapuruna yetişmeliydim bu yüzden adımlarımı hızlandırdım ve yirmi dakikalık bir yürüyüşün ardından iskeleye vardım. Yarım saatlik bir vapur yolculuğunun ve birkaç dakikalık bir yürüyüşün ardından fabrikaya varmıştım.

     Burası küçük ve eski tip bir fabrikaydı. Yaklaşık yirmi tane kadın tuzlanmış sardalyaları ayıklıyor ve konserveliyordu. Fabrikaya girdiğimde buranın en genç çalışanı olmuştum. Benden sonra en genç kişi otuz yaşındaydı. Durumları aşağı yukarı benim gibi ablalardı. Sağolsunlar hepsi bana işe girdiğim zaman çok yardımcı olmuşlardı. Çabuk alışmıştım buraya.

     Buranın sahibi, İskender amca çok iyi bir insandı. İlk başta işe almak istememişti beni yaşımdan dolayı ama ona özetle durumumu anlattığımdan ve bu işe çok ihtiyacım olduğunu söylediğimde kabul etmişti. İngilizce bilmemin de büyük etkisi vardı tabii. Yakında yurt dışından misafirler olacağını ve bir süredir yabancı dil bilen birini aradıklarını söylemişti. Üniversitede kazandığım bölümü duyduğunda hemen kabul etmişti. İngiliz dili ve edebiyatı kazanmıştım. Allah’ın izniyle de sağ salim bitirmek istiyordum.

     ‘’Günaydın’’ diyerek girdim fabrikanın kapısından ve böylece son bir ayki günlük rutinlerime başlamış oldum. Gün boyu sardunya ayıklayıp konserveledim. Birkaç saatte bir verilen molalardan başka hiç dışarı çıkmadım ve üstüme sinmiş sardalya kokusu ile akşam 8’ de çıktım fabrikadan. İskeleye kadar fabrikada tanıştığım Ayşe abla ile beraber yürüdük. ellili yaşlarına merdiven dayamış biriydi Ayşe abla. Kocası birkaç yıl önce vefat etmiş, 3 tane oğlu varmış 2’ si evlenmiş. 3. Oğlu da üniversiteye gidecekmiş bu yıl. Evlenen oğullarını kocası öldükten sonra hiç görmemiş. Kocasından kalan miras paylaşılınca hepsi bir yerlere savrulmuş ve unutmuşlar annelerini. Torunlarını çok özlediğinden bahsetti bana. Bu özlemi gözlerinden dahi okunuyordu. Açıkcası pek bir kızdım onlara. Böyle tatlı bir insan üzülürmüydü hiç? Üzülmüştüm Ayşe ablaya, üniversiteye geçen en küçük oğlundan başka umudu kalmamıştı. Duam onunda annesini bırakmaması yönündeydi.

     İskeleye varmadan bir sokak önce ayrıldık Ayşe abla ile. O bu sokakta oturuyordu, her gün buraya kadar yürüyorduk. Ayrılmadan önce ise son birkaç haftadır olduğu gibi evine en azından bir çay içmeye çağırıyordu. Bende reddediyor ve başka bir gün diyerek erteliyordum. Ailemin yanına ne kadar erken dönersem iyiydi. Hem kardeşim beklerdi beni, onunla oynamamız gereken daha bir sürü oyun vardı. Bu yüzden 9 vapuruna yetişmeliydim.

     Vapura bindiğimde birkaç kişiden başka kimse yoktu. Boş olmasından kaynaklı denizi izleyebileceğim en güzel yere oturmuştum. Oturur oturmaz da içime bir huzursuzluk dolması bir olmuştu. Elimi kalbimin üzerine koydum ve besmele çekerek vapurun hareket etmesini bekledim. Küçüklüğümden beri hep 6. hissim kuvvetli olmuştu. Her huzursuz hissettiğimde iyi yada kötü bir şey oluyordu. Çok nadir anlarda hissederdim böyle belki birkaç yılda bir. Ama hissetmemeyi yeğlerdim böyle olunca tüm gün ‘’acaba kötü bir şey mi olacak?’’ dürtüsüyle gezerdim etrafta böylece de günüm kötü geçerdi.

     Kötü düşüncelerle geçen bir vapur yolculuğunun ardından temkinli adımlarla eve doğru ilerlemeye başladım. Her gün yaptığım gibi mahallenin girişinde ki bakkala girdim kardeşime bir gofret aldım ve evimize doğru yürümeye devam ettim. O an telefonum çaldı ve kalbimde ki o huzursuzluk hissi hat safhaya yükseldi. Gözlerimin dolmasını engelleyemeyerek açtım telefonu. Bir şey olmuştu. Çok çok kötü bir şey olmuştu.

     ‘’Kızım…’’ annemin ağlayan sesi kulaklarıma dolduğunda benimde gözlerimden yaş akmıştı. Sesinden dahi anlamıştım. Devamını getirmesine gerek yoktu. O gün gelmişti işte. Gerisini duymak istemiyordum. Ama annem sanki kendini inandırmak istiyormuş gibi devam etti,

     ‘’kardeşin…’’ dinleyemedim. O kelimeleri duymak istemedim. İçimde ki tüm acıyı çıkarmak istermiş gibi çığlık attım. Orda sokak ortasında yanıbaşıma düşen ve kardeşime aldığım gofret ile beraber saatlerce çığlık attım. Beyne yayılan tümör gibi, ruhuma yayılan o acı patlak vermişti işte. Sonunda öldürmüştü beni.

5 YIL SONRA

     Önümde yükselen beş katlı büyük yapıya baktım. Çevresi papatyalar ile çevriliydi. Kardeşimin en sevdiği çiçek…

     Temmuz ayıydı ve bugün buranın açılışı vardı. Üniversiteyi bitirdikten hemen sonra yıllardır planını yaptığım bu projeyi hayata geçirmiştim. İki yıl önce kapanan sardalya fabrikasının yerine yaptırmıştık, İskender amca ile beraber. Üvey babamla beraber…

     İskender amca ile annem, kardeşimin cenazesinde tanışmışlardı. Ondan sonra ki haftalar İskender amca arada bize uğrar bir ihtiyacımız var mı diye sorardı. Yaklaşık bir yıl sonra ise iyice kötüleşen maddi sıkıntılar ve ödeyemediğimiz kiralarla beraber İskender amca ve annem evlenmişti. Allah razı olsun çok yardımı dokunmuştu bize. Kardeşimin ölümü annemi de beni de yıkmıştı. İkimizde iş yapamaz olmuştuk. İşte o an yetişmişti İskender Amca yardımımıza. Ama ne kadar maddi durumlar düzelse bile her şey daha da kötüleşmişti. Annem kanser olmuştu… Her gece üzüntüden ağlayan annemin acısına birde kan kanserinden gelen acı eklenmişti. İki yıl öncede annemi kaybetmiş ve 3. kez enkaz altından kalmıştım.

     Babam gitmişti…

     Kardeşim gitmişti…

     Annem gitmişti…

      Hani ‘’ölmüş olmak için illa bedenin gömülmesi gerekmez’’ diye bir söz vardırya. Öyleydim işte, ölmüştüm ben. Ruhum ölmüştü. İçi boş bir beden olarak yaşıyordum.

     Annem öldükten birkaç ay sonra fabrikayı kapatmış ve yıktırmıştık. Yerineyse bu büyük yapıyı yaptırmıştık,

     Sardalya Özel Eğitim Merkezi,

     Bu bina progeria’ dan ölen Yusuf ve kanserden ölen annesi Asiye hanım anısına yapılmıştır.

 



Bu yazı 1086 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
YUKARI