Bugun...


Ayşe İrem SEÇKİN


Facebookta Paylaş









SREBRENİCA AĞLIYOR!
Tarih: 01-02-2019 06:48:00 Güncelleme: 01-02-2019 06:48:00


‘’Beni çok dikkatli dinlemenizi istiyorum.’’

Annem, benim ve kardeşlerimin önünde durmuş yüzünde ki dehşet ifadesi ile bize bakıyor ve hızlı hızlı konuşuyordu,

‘’Dediklerimi çok iyi anlamanız gerek! Şimdi hep birlikte, ailecek bir yolculuğa çıkacağız-‘’

6 yaşındaki en küçük kardeşim Mahir, yolculuk kelimesini duyar duymaz annemin sözünü kesmiş, heyecanlı heyecanlı konuşmaya başlamıştı,

‘’Tatile mi gidiyoruz Anne? Yaşasııın!’’

‘’Hayır Mahir, Tatile falan gitmiyoruz! Bir daha konuşmamı kesmeyin, lütfen sadece beni dinleyin’’

Annem tam ağzını açıp diğer cümlesine başlayacakken dışarıdan gelen bir bomba sesi sözünü kesip, kulaklarımızı doldurmuş ve tüm evin sarsılmasına neden olmuştu. 15 saniye kadar etkisini sürdürdükten sonra annem yüzünde daha da artan dehşet ifadesiyle konuşmaya devam etti,

‘’Biraz sonra babanız bizi almaya gelecek ve çok zorlu bir yolculuğa çıkacağız. Bir daha evimize dönmeyeceğiz, çok üşüyeceğiz ve çok korkacağız. Ama ne olursa olsun Srebrenica’dan gitmemiz gerekiyor. Anladınız mı beni? Yolda ne olursa olsun, geceleri dinlenmek için dışında, asla durmamamız gerek. Eğer birimize bir şey olursa diğerleri sadece yola devam edecek. Babanız veya bana bir şey olursa sakın bize yardım etmek için durup, yanımıza gelmeyin. Koşun ve kendinizi kurtarın.’’

Hepimiz onaylayan mırıltılar çıkarınca annem, ‘’Söz verin!’’ diye sesini yükseltti ve hepimizden teker teker söz aldı.

Elbette ki neler olduğunu anlıyordum. Neler olduğunu anlayacak kadar büyümüştüm. En başından beri Srebrenica ‘nın çöktüğünün farkındaydım. Birkaç ay önce başlamıştı ölümler. Sadece birkaç günden tüm Bosna yerle bir olmuş, yüzlerce insan katledilmeye başlamıştı. Her geçen saniye bu sayı artıyordu. Benim ve benim gibi binlerce çocuğun okul hayatı bitmişti. Aylardır evden çıkmıyor, gün yüzü görmüyorduk. Biraz daha burada durursak öleceğimizin farkındaydım. Çok korkuyordum, korkuyorduk ama gitmek zorundaydık. Tek şansımız buydu.

Annem, birkaç parça kıyafeti ve yiyeceği elinde ki torbaya doldururken bir yandanda dua ediyordu. Dua mırıltıları dışında çıt çıkmazken dakikalar sonra bu sessizliği çalan kapı bozdu. Annem elindeki işi bir kenara bırakıp kapıya gitti ve delikten kim olduğuna bakıp kapıyı açtı. İçeri babam girdi. Gözü tek tek üstümüzde dolandıktan sonra anneme dönüp sakin sesiyle ‘’Tamam mısınız?’’ diye sordu. Annem kafasıyla onaylayınca babam, Mahir’i kucağına aldı ve ortanca kardeşim Haris’in elini tuttu.

Annem de bana doğru yaklaşıp elindeki torbayı boynuma astı ve sıkıca bağladı.

‘’Bana söz ver Almina, ne olursa olsun kardeşlerini koruyacağına söz ver. Onlar önce Allah’a sonra sana emanetler.’’

‘’Söz veriyorum Anne’’

Annem alnımdan öpüp, elimi tuttu ve babamın yanına ilerledik. Son birkez birbirlerine güven verircesine baktıklarından sonra kapıyı açtık ve Srebrenica’nın kan kokan sokaklarına adım attık.

 

Her on dakikada bir arkamıza bakarak yürüyorduk. Böylece saatlerimiz geçti ve nihayetinde akşam oldu. Karanlığın çökmesiyle, aralık ayının getirdiği kış soğuğu iyice kendini belli etmeye başladı. Ayaklarımız ağrımaya başlamıştı. Bu halimiz artık dayanılmayacak boyuta ulaştığında, babam hiç durmak istemese bile bizi terk edilmiş binalardan birinin içine soktu. Kendisi bizi giriş katta bekletip binayı gezerek güvenilir olduğuna emin oldu ve bodrum kata indirdi. Hepimiz birbirimize sokularak duvarın dibine oturduk. Babam biraz uyumamızı söyledi ve nöbet tutmaya başladı. Bende dualarımı ederek başımı annemin omzuna koydum ve gözlerimi yumdum.

Aradan geçen dört küsur saat sonra bir bomba sesiyle sarsılarak gözlerimi açtım. Tam olarak uyuyamasam bile en azından gözlerimi ve bedenimi dinlendirmiştim. Etrafıma baktığımda aileminde benimle aynı durumda olduğunu gördüm.

‘’Madem kalktınız bir şeyler yiyip yola devam edelim’’ dedi babam.

Annem boynumda asılı duran torbadan biraz atıştırmalık çıkardı. Onları yerken babam tekrar konuşmaya başladı,

‘’Sırplar, Tuzla’yı ele geçirememişler. Bu gidişlede geçiremeyeceğe benziyorlar. Şuan gidebileceğimiz en güvenli yer orası. Eminim Tuzla’da ki kardeşlerimiz bizi seve seve kabul ederler. Yalnızca uzun bir yol var önümüzde. Tuzla’ya ulaşmak için üç gün iki gece daha yürümemiz gerekiyor’’

Babamı dikkatlice dinleyerek, başımla söylediklerini onayladım ve ‘’Sorun değil yürürüz, bizim için macera olacak. Hem Tuzla’da arkadaşlar edinebilir ve okula gidebiliriz’’ dedim kardeşlerime gülümseyerek. Annem bu söylediklerim üzerine bana buruk bir tebessümle baktı.

İşte tam o anda, annemin bana tebessüm ettiği anda yukarıdan konuşma ve ayak sesleri gelmeye başladı. Ben daha ne olduğunu anlayamadan babam beni ve kardeşlerimi tuttuğu gibi arkada duran kırık masaların arkasına sakladı ve üstümüzü pis çuvallar ile kapattı. En kötüsü de burası anne ve babamın sığamayacağı kadar küçüktü. Babam adım sesleri merdivenlere ulaşmadan önce yanıma eğildi ve nereden aldığını bilmediğim bir silahı tişörtünün altından çıkararak elime tutuşturdu.

‘’Hatırlıyor musun birkaç yıl önce sana köyde silah kullanmasını öğretmiştim Almina. Tehlikede olduğunuz bir anda sakın kullanmaktan çekinme’’ dedi ve ayağa kalkarak annemin yanına ilerledi. Silahı pantolonumun kenarına sıkıştırdım ve kardeşlerimin ellerini sıkı sıkı tuttum.

Mahir bile ne olduğunun farkındaydı. Tutmadığım elini ağzına götürmüş ısırıyor ve ağladığı için ses çıkmamasını önlüyordu. Haris ise gözlerini boşluğa dikmiş öylece duruyordu.

Dudaklarımı ısırmış, gözlerim dolmuş bir halde küçücük bir aralıktan annem ve babamı izlemeye başladım.

Baktığım yerden gelen kişilerin yüzlerini göremiyordum ama ayaklarını saydığım kadarıyla dört kişilerdi. Ayakkabıları asker botlarıydı ve daha önce birkaç kez duyduğum ama bilmediğim bir dil olan Sırpça konuşuyorlardı. Sırp askerleri oldukları net bir şekilde ortadaydı.

 

Anlamadığım cümleleri annem ve babamın suratlarına savururlarken, babam çok az bildiği Sırpçasıyla araya girmeye çalışıyor ama askerler izin vermiyorlardı. Birkaç dakika süren anlaşamamazlıktan sonra askerlerden biri tabancasının arkasıyla babamın göğsüne vurdu. Babamın bedeni yere yığılırken, çığlık atmamak için yumruğumu ağzıma bastırmaya başladım, diğer elimlede Mahir’in gözlerini kapattım.

Babam yere düştüğünde kafasını bize doğru çevirdi ve ben hayatımda ilk defa ağladığını gördüm. Gözlerinden yaşlar birer birer düşerken, ağzını oynatarak ‘sizi seviyorum’ dedi. Tam o anda askerler ateş açmaya başladılar. Defalarca, hiç acımadan babamı vurdular.

Kardeşlerimin ellerini sıkıyor, ses çıkarmamaları için uyarı veriyor ama ağlıyordum. Babamın cesedi sadece birkaç adım ötemdeyken yapabildiğim tek şey çaresizce saklanmaktı. Eğer müdahale edersem, kardeşlerimi de kaybederdim.

Hiçbir şey yapamamaktan nefret ediyordum.

Sırp askerleri, babam ölünce kahkahalarla gülüp, annemin kolunu tuttular. Aklıma onlarca senaryo dolmaya başladı. Hepsi birbirinden korkunçtu. Ama annem askerlere karşı hiçbir şey yapmadı.

Ağlamadı, direnmedi, bağırmadı… Annem bizi korumak için başı dik, göğsü kabarık mezarına doğru yürümeye başladı.

Dakikalar sonra annem gitmiş, babam ölmüş biz ise yapayalnız kalmıştık. Ne gidecek bir yerimiz nede kimsemiz vardı. Tuzla’ya gitmek istesek yol bilmiyorduk.

Yaptığımız tek şey orada, olduğumuz yerde hiç çıkmadan saatlerce ağlamak oldu.

Kendimize ağladık…

Annem ve babama ağladık…

Bosna'ya ağladık…

Tüm Srebrenica’yı ağladık…

Srebrenica’da yetim ve öksüz kalmış binlerce çocuğa, annelere, babalara ağladı…

 

Şimdi kor olmuş o yangın yerine,

bir adımlık mesafedeyiz…

Şimdi kollarımızı açsak,

o susmuş ormanla kucak kucağa…

Betona dönmüş bir kan,

Kana dönmüş bir kurşun,

Kurşuna dönmüş bir toprak,

Toprağa dönmüş bir yas,

Yasa dönmüş bembeyaz bir dantel Srebrenica?

(Şiir: Dr. Emel Kayın)

 



Bu yazı 2274 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
YUKARI