escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan istanbul escort istanbul escort istanbul escort vtunnel
Bugun...


Behiye YILMAZ


Facebookta Paylaş









BİR DAMLA BİN ÖYKÜ
Tarih: 01-07-2018 10:32:00 Güncelleme: 01-07-2018 10:32:00


         Geleneksel Türk sanatlarının hepsi kendi içinde yüzlerce öykü barındırır. Her desen bir yaşamı, her ilmik bir hayatı anlatır uzun uzun. Köklü bir geçmişin aynası gibidir her biri. Yüzyıllardır yürüdükleri o gizemli ve asil yolda eteklerine yapışan hayatları da taşırlar ulaştıkları zaman dilimine. Her biri kirden, nefretten, kibirden uzak derin bir tevazu içinde ortaya çıkarlar. Sanatçısı tevazudan ismini bile yazmaya utanır. Renk cümbüşü içine benliğini, duygularını, emeğini, hayatını katarak ortaya çıkartır sanatçı. Her fırça, her kalem, her damla öyküleri de sığdırır sinesine. Hazırlanışı ayrı bir hikâye, tasarlanışı ayrı bir hikâye ortaya çıkışı ise bambaşka hikâyeler anlatır seyreden gönüllere. Tezhip, Ebru, Minyatür, Hat, Çini ve daha niceleri. Bazen tek tek ortaya çıkartır usta eserlerini. Bazen de hepsini bir araya toplar tek eser oluşturur. Hiç birisinde yapaylığa yer yoktur. Hepsinin de malzemesi doğanın bağrından kopar, kâğıt üzerine usta eller ve yüce gönüller tarafından ince ince yerleştirilir. Mesela tezhip altınlama demektir ve Türklerin imzası olarak bilinir. Dünyada tarihe mal olmuş uygarlıklar arasında, süsleme sanatları ile zirveye ulaşmış milletlerden biri de hiç şüphesiz Türklerdir. Türkler Orta Asya’dan başlayarak, Yakın Doğu’yu da içine alan Milli Sanat Kültürünü, yüzyıllardan bu yana Anadolu ve Rumeli’de başarılı bir şekilde yaşatmışlardır.

          En etkileyici Türk sanatı ise Ebru sanatıdır. Ebru sanatının ne zaman, nasıl ve nerede ortaya çıktığını kesin olarak söyleyebilmek mümkün değildir. Çok eski tarihli kitaplarda yan kâğıdı olarak, yani cilt kapağı ile kitabı birbirine bağlayan kâğıtlarda ebruya rastlıyoruz. Üzerinde tarih taşıyan en eski ebrulu kâğıt 1554 yılına ait bir Malik-i Deylemi yazısıdır. Sonuç olarak ebrunun Buhara’da ortaya çıktığı, Büyük İpek Yolu ile İran üzerinden ebri ismini alarak Anadolu’ya geldiğinden bahsedebiliriz. Tarihte izlediği yol kadar yapılışıyla da diğer sanat dallarından ayrılır. Kullanılan her malzemenin hazırlanışı insanın doğumu ve ölümüyle öykülendirilir. İlk aşamasından son aşamasına kadar öykü tadında bir yolculuk yapar ebru sanatçısı.

         Önce gelinlik kızların yazmalarının ucundan fırlamış iğne oyası gibi doğayı süsleyen geven dikeninin sütü bir yerlerde toplanır. Havayla buluşunca taşlaşır, sertleşir.  Anadolu’nun dağların da öbek öbek bekler geven dikeni usta elleri. Taşlaşan süte kitre denir. Sonra kitre saf suyla buluşur açılır denizanası gibi pelte pelte. Sonra da tekneye yerleşir damla damla. İçine bir toz zerresini bile kabul etmez. Usta, ellerini yıkar, gönlünü temizler, diline de bir dua yerleştirir. Sonra topraktan yapılmış boyaların içine, gül dalına sıkı sıkıya sarılmış, at kuyruğundan elde edilen kıllardan oluşan fırçasını daldırır. Gül dalı topraktan çıkar, toprakla yine buluşur geniş cam kavanozların için de.  Usta mermer in üzerinde destiseng ile ezerken toprağı derki ” Orda ezilen toprak değil, insanın kendi kibridir. Eğer boyayı yaparken özündeki saflığı, temizliği ortaya çıkaramazsan boya olmaz. Ezilmez. Olgunlaşmaz.” Sonra fırça kavanozdan çıkar kitrenin üzerine damla damla dökülür. Her damlada bin öykü saklıdır aslında. Önce daire daire dağılır suyun yüzünde. İnsanın ana rahmine ilk düşüş halidir o hali. Sonra yavaş yavaş büyür her damla. Dünyaya ilk gelindiği an gibi. Sonra şekil alır. Adı konur. Battal ebru derler o ahenkli oluşuma. Sonra şekillenir ustanın elinde. Farklı farklı karakterler yerleşir “Dünya” denen teknenin içinde. Dalgalanır adı “Gel-Git” ebru olur. Sonra ebru kâğıdı teknenin içinde şekillenen desenlerle buluşur. İncitmeden yavaşça çekilir. Desenler kâğıt üzerinde yerini alırken bir daha tekrarı olmayacak bir sanat eseri ortaya çıkmıştır artık.

       İlginç olan ise aynı sanatçı yüzlerce eser ortaya çıkarsa hiçbiri diğerine benzemeyecektir. Üstelik ruh haline göre şekil aldığı söylenir bu sanat için. Böyle bir sanatçı tanımıştım yıllar önce. Ağaran saçları, çizgilerle bezeli yüzü, acı yüklü mavi gözleri o kadar etkileyici o kadar derindi ki içinde kaybolduğunuzu zannederdiniz. Teknenin başına geçtiğinde susardı dili. Tek kelam etmezdi. Ne zaman kâğıt tekneden ayrılır, yüzün de tanımı imkânsız bir huzur oluşurdu. Bazen de Öyküsünü anlatırdı yaptığı eserinin. Derdi ki” Bir damla da bin öykü gizli. Bazen bir damla kocaman bir aşk hikâyesini anlatır. Damla suya, aşkın yüreğe düştüğü gibi düşer. Orda büyür gelişir. Eğer şekil vermezsen kitrenin içinde kaybolur gider. Canın bedenden ayrılışı gibi yavaşça süzülür teknenin dibine. Başka bir damla hayatın ta kendisidir. Önce doğarsın. Sonra büyürsün. Olgunlaşana kadar ezilirsin tıpkı boyanın mermerde ezildiği gibi. Terkedilirsin ya da terk edersin. Sonra şekil alır benliğin kendin olursun. Ta ki can bedenden ayrılana kadar.” Sözün bittiği yerde susardı. O zaman yolculuğun da tek başına yürüyüşünün ayak sesleriydi aslında anlattıkları. Her eser bir öykü, her öykü bir eserdi aslında. Bunu anlamak için 14 yıl çıraklık yapmak gerekiyordu. Ta ki icazet alıp usta olana kadar. İlginç olan da hiçbir usta “Ben ustayım “demiyordu. Nasıl bir tevazu, nasıl bir alçakgönüllülüktü bu? Hatta bu sanatı icra eden ustalardan biri, “Tevazudan eğilmeyeceksin. Gerekirse sürüneceksin” demişti.

   Son olarak, Türk sanatlarına sadece sanat olarak değil, insanı insan yapan tüm meziyetlerin bir araya gelmesi gibi de tanımlayabiliriz. Güzel olan da bu sanatları uygulayan ustaların sadece görsel şölen ya da estetiği hedef almamış olmaları. Her sanatta insan sağlığına, insan ruhuna ve yaşamına dokunan bir şeylerin olması da oldukça dikkat çekicidir. En güzel örnek ise tezhip sanatında sabrı ve teslimiyeti, ebru sanatı kâinatın insanla bütünleşmesini, hat sanatı ise, akıp giden bir zarâfet ve letâfet içinde insanı bambaşka haz âlemlerine götürür. Bâzen ondaki bir harf bile gönlü rûhâniyet ile doldurmaya kâfî gelir. Gözü ve gönlü dinlendirmenin en zarif yoludur hat sanatı. Geleneksel Türk sanatlarının hangisi olursa olsun hepsinin de bir damlasında bin öykü gizlidir. Açılıp okunacağı günleri ve okuyacak gönülleri bekler durur.

 



Bu yazı 1087 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
YUKARI