Bugun...


Behiye YILMAZ


Facebookta Paylaş









DÜŞLERİN BİTTİĞİ YER
Tarih: 01-07-2019 07:48:00 Güncelleme: 01-07-2019 07:48:00


           Öğretmendi o. Adı Rıza. 30 yılını vermişti çocuklarına. Hala tebeşirinin tozlarını hissediyordu ellerinde. Oturduğu derme çatma küçük evinin, oturma odasın da gözleri daldı gitti uzaklara. Lekelenmiş ellerini birbiri içerisinde ovuşturdu. Dışarıda müthiş bir soğuk vardı. Islık çalan rüzgarın sesi, geçmişin parçalarını taşıyordu sanki küçük odasına. Tipiyle karışık yağan kar tanelerine benzetti kendini. Yönü belirsiz, uçuşan, düştüğü yerde bir güneşlik ömrü olan kar tanelerine. Buğulandı gözleri. Kalktı, elindeki bastonundan güç kuvvet alarak son odun parçasını da sobaya attı. Odunların alevinde büyüdü hayalleri. Neden hep yalnızdı? Neden kimse çalmıyordu kapısını? Ya çocukları büyüttüğü kır çiçekleri, kardelenleri, orkideleri, papatyaları neredeydiler?  Anadolu’nun her karış toprağında bıraktığı dağ çiçekleri neredeydiler? Unutmuşlar mıydı acaba Rıza öğretmenlerini? Kanatlarına Sığınan o küçücük yürekler kim bilir şimdi ne kadar büyümüşlerdi.

           Buğulanan gözlerini elinin tersiyle kuruladı. Pencereye çarpan her kar tanesi ona unutulmuşluğunu daha da çok hatırlatıyordu. Bastonunun yardımıyla söndürdü ışıklarını. Sokak lambasından odasına süzülen ışığın aydınlığında biraz daha huzurlu hissetti kendini. Bu gün bir başka doluydu yüreği. Gözlerinden akan yaşlara hakim olamıyordu. Akan her damla yüzünde yılların oluşturduğu derin çizgilerden süzülerek, çenesini süsleyen ak  sakallarına karışıyordu. Aydınlık  ve karanlık. Biri gençliğini diğeri de şu anını anlatıyordu.  Gençlik bir kuş gibi uçmuş, yaşlılık kapısında bir asker gibi tekmil nöbet tutuyordu. Kapıya dayadığı bastonu “ Hey koca kurt, bak şimdi düştün elime” dercesine ona gülümsüyordu adeta.  Ayağa kalktı sofadan biraz daha odun taşıdı küçük odasına.  Sönmeye yüz tutan sobasına birkaç odun daha attıktan sonra, ağırlaşan göz kapaklarına daha fazla söz geçiremedi. Uzandı yatağına.

         Uyandığında yalnızlığın canavar yüzü yine kendini göstermişti.  Bu günün diğer günlerden tek farkı, akşamki fırtınanın bitmiş olmasıydı.  Yine kapısını çalan kimse olmayacaktı.  Bunu bilmesine rağmen yüreğinin bir köşesine saklanmış ufacık bir umut parçası da yok değildi. Kendi kendine söylenerek “Bir gün elbet beni hatırlayan biri olacak. Çalacak şu kapıyı. Ne kadarda büyümüşlerdir. Tanırmıyım acaba onları. kim olduklarını hatırlayabilirmim? “ Hayatla ilgili tüm umutlarını kaybetmesine rağmen bu beklentisi hiç bitmemişti Rıza öğretmenin.

        Pencerenin önüne, her zamanki yerine oturdu. Bu gün dağlar ağaran günle birlikte daha bir heybetli görünüyordu gözüne. Kar dinmiş ve yüreğinin bir yerinde ilkbahara özlemi,  sonbahara sitemi büyümüştü. Her sabah olduğu gibi, eski çaydanlığına suyu doldurdu. Titreyen elleriyle  çıkardığı  kibriti   yakarak  tutuşturdu ocağını. Baharı göremeyeceği korkusunu bir kez daha hissetti yaşlı yüreğinde. Ya bir daha Ayşelerini, Fatmalarını, Mehmetlerini göremezse. Gözlerinin önüne geldiler tek tek. Yanına oturdular.” Öğretmenim” dedi Ayşe. “Sizi çok özledik. Öyle özledik ki bakın biz geldik. Yanınızdayız. Sınıfımıza yeni arkadaşlarımız geldi. Onları size getirdik. Hadi öğretmenim. Geçen ders Necip Fazıl dan bahsediyordunuz. Bu gün bize şiirlerinden okuyacaktınız.” Sesler kulaklarında uğuldamaya başlamıştı. Uzun zamandır ilk defa gülümsedi yaşlı kuruyan dudakları. Kaynayan suyun buharıyla aldı başını gitti düşlerin bittiği yere. Uzandı. Dudaklarından tek tek dökülmeye başladı. ” Hadi çocuklar açın defterlerinizi. Yazın. Mustafa kemal yurdumuzu nasıl kurtardı. Sonrada istiklal marşımızın 10 kıtasını yazacaksınız.” Yavaşça uzandı yatağına. Gücünün tükendiğini hissediyordu.

          Bir ara kapının vurulduğunu duyar gibi oldu. Hayalle gerçek arasında gidip geliyordu. Kim gelirdi ki sabah sabah. Her zamanki gibi zihninin ona bir oyunu zannedip aldırmadı duyduğu sese. Bu sefer daha sert vuruluyordu kapısı. “Hayırdır” diyerek yanına uzanan hayat yoldaşı bastonuna dayanarak kapıya doğru ağır ağır yürüdü. Zihninin yeni bir oyunu olabilirdi bu ses. Yine de bir umutla açtı kapıyı. Kapıda iyi giyimli bir delikanlı duruyordu. “Afedersiniz. Emekli edebiyat öğretmeni Rıza beymi?” diye sordu. “Evet evladım. O benim. Hayırdır. Bir şeymi vardı”. Genç delikanlı saygıyla iliklediği çeketini iki eliyle kontrol ederek” Hocam sizi almaya geldim. “ dedi. Şaşırmıştı Rıza Öğretmen. “İyide evladım nereye gideceğiz?” dedi. “Sürprizmiş hocam. size bilgi veremem. Hazırlanın isterseniz. Çünkü sizi almadan gitmeyeceğim bir yere.” “Peki evladım. Bekleyin biraz. Hazırlanayım.”  Diyerek içeriye girdi. Bacaklarına güç gelmişti sanki. Çok uzun zamandır dolabından hiç çıkarmadığı takım elbisesini giydi. Gözlüklerini taktı. Pamuk gibi bembeyaz saçlarını taradı. Yakasına rozetini taktı. Ayakkabısının tozunu silip giydi. Bastonunu eline alıp bükülen belini olabildiğince doğrultup dışarıya çıktı. Gelen delikanlı kapıda aynı saygıyla onu bekliyordu. Koluna girmek istedi.”Yardım edeyim hocam” dedi. Rıza öğretmen” Sağ ol evladım, kendim yürürüm” diyerek kapıda bekleyen arabaya bindi.

          Araba yolda ilerlerken genç delikanlı tek kelime konuşmuyordu. Ne kadar zaman geçti bilmiyordu. Kapısında, Tamer levent kültür ve sanat merkezi yazılan büyükçe bir binanın önünde durana kadar binlerce ihtimal geçmişti kafasından. Ama hepsi  bir süre sonra yerini başka bir ihtimale bırakarak yok oluyordu. Genç delikanlı kapısını açıp” Geldik hocam. Buyrun “ dedi. Sessizce itaat etti. Delikanlıyı takip ederek mermer merdivenleri tek tek çıktı. Kapıdan sağ tarafa döndüklerinde kocaman çift kanatlı kapı aralandı. İçeriden dışarıya iyi giyimli genç bir kadın çıktı ve “ Buyrun hocam sefa getirdiniz. Hoş geldiniz” dedi. Tanıdık gelmemişti bu yüz ona. Sadece komutlara uyuyor ve nereye ne için gittiğini bilmeden ilerliyordu. Büyükçe bir salona girmişti açılan kapıdan. Burası bir tiyatro sahnesiydi. Sahnede takım elbiseli bir genç bir şeyler anlatıyordu. Bütün koltuklar doluydu. Sahnedeki genç kapının açılmasıyla kafasını kaldırmış ona bakarak ”Evet sevgili misafirlerimiz. Beklediğimiz şeref konuğumuz Rıza Öğretmenimiz teşrif buyurdular. Hoş geldiniz hocam.” Sözünün bitmesiyle salondaki her kes ayağa kalkmış alkışlamaya başlamıştı. Şaşkınlık içinde sahneye doğru ilerlemeye başladı. Merdivenleri içinde kocaman bir merakla karışık heyecan yumağıyla çıktı. Sahnedeki genç yanına geldi elini öptü.” Hocam” dedi. “Ben Kavlaklı köyünden 42 selim. Sizin aldığınız ayakkabıyla ve paltoyla okulu bitirmiştim. Her ay hesabıma yatan ve kimin gönderdiği belli olmayan bursla okulumu bitirip Milli Eğitim Müdürü olarak 3 ay önce burada göreve başladım. Bakın bakalım salondakileri tanıyacakmısınız?” Sözü biter bitmez ilk sıradaki beyefendi ayağa kalktı ”Ben 308 Ahmet,18 Yasemin, 678 Nuri, 654 Zeynep………” Tüm salon tek tek ayağa kalkıyor ve numaralarını ve isimlerini söyleyip yerlerine oturuyorlardı. Rıza öğretmen susuyordu. Sadece gözlerinden akan damlalar konuşuyordu şimdi. Sessiz damlalar bir süre sonra hıçkırıklara dönmüş, sanki gök yarılmıştı da sağnak sağnak yağıyordu,  şimdi yeryüzüne. Son kişide numarasını ve adını söyledikten sonra bütün salon ayağa kalkmış alkışlıyordu. Ağır ağır yürüdü mikrofona doğru. Sesi titriyordu. Yüreği başka, gözleri başka, sesi bir başka ağlıyordu. Bütün salonu bir bir süzdü bir süre. Ağzından” Benim çocuklarım, çiçeklerim, dağ çiçeklerim. Çok bekledim sizi. Çok özledim. Geldiniz işte. Demet demet geldiniz. Mis kokarak geldiniz. Zeynebim,  Ahmetim, Selimim hepiniz burdasınız. Artık gam yemem.” Hıçkırığa dönen göz  yaşlarına artık hükmetmiyordu. Dizlerindeki dermanı kalmamıştı. Tek dileği son kez onları görmekti.  Dileği gerçekleşmiş hepsini beraber aynı anda görmüştü işte. Gözlerinin karardığını hissetti. Daha fazla dayanamadı yaşlı yüreği. Yavaşça dizlerinin üzerine diz çöktü. Gözlerinin önünde  siyah önlüklü, beyaz yakalı, saçları çift örgülü ellerini ona uzatmış öğrencileri geldi.  Sonrada kocaman bir aydınlığın içinde kanatlanıp uçtuğunu görüyordu. Son dileğiydi. Kendi ektiği çiçek bahçesinde, onlarla başladığı hayatı yine onlarla sona ermişti. Ruhun şad olsun RIZA ÖĞRETMEN. Rahat uyu yattığın yerde.

 



Bu yazı 1491 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
YUKARI