Bugun...


Behiye YILMAZ


Facebookta Paylaş









HAYATTAN ALACAKLARIM VAR
Tarih: 01-08-2019 11:32:00 Güncelleme: 01-08-2019 13:09:00


     Dünyada en zor şey insanın kendini kaybedişi. Kendine yakıştıramadığı güzellikler yerine içten içe kendisini hırpalaması ya da masumluğunu reddedip cezalandırması. Bir ömür neyin cezasını çektiğini anlamadan, acı bir çırpınışın varlığı. Çünkü kabul hali onurlu bir vazgeçiş. İnanç; hayal kırıklıklarını bir deneyim olarak görürken; umut ise kaybettiklerimize rağmen tekrar tekrar denememizi sağlıyor. Hayat yarıda bırakanların değil sonuna kadar gidenlere gülümsüyor ve ödüllendiriyor. Oysa kişinin başkalarına, çevresinde var olan tüm canlılara davranış şekli aslında kendisine karşı hissettikleriyle eşdeğer. Kendini devamlı hırpalayan, suçlayan bir varlıktan dışarıya güzellikler saçması mümkün değil.  Tüm hırçınlıklarımız, kıskançlıklarımız, kaoslarımız, kendini bilmeyen, kendine yabancı olan bizlerin sadece sevilme çabası. Sahip olduklarımızı değil de, sahip olamadıklarımızın peşinde koşarken kaybettiğimiz zamanın faturası. Çocukluğumuz bazen dört duvar arasına sıkışıp kalıyor. Sokaklarda koşturup oynadığımız oyunlar, teknolojinin dişleri arasında öğütülüp yok edildi. O yüzden paylaşmayı, sahiplenmeyi unuttuk. Bir ekrana bağlanıp kaldık çaresizce. Sokakta ip atlarken, beş taş oynarken, bez bebeklere yüklediğimiz hayallerimiz, tebeşirle çizdiğimiz çizgilerde sek sek oynarken paylaştıklarımızı sarıp sarmalayıp kaldırdılar. Sokakta oynadığımız, renkli bilyeler gibi yuvarlanıp gidiyoruz farklı farklı hedeflere. Sonra; farkına varmadan büyüyoruz. Pencere kenarından seyrettiğimiz, sokakta oynayanlara takılı kalıyor çocukluğumuz. Takvimler ilerlese de gözümüz arkamızda devam ediyoruz yaşama. Gençken çocukluğumuzu, orta yaşta gençliğimizi, yaşlanınca  geride bıraktığımız ama asla geri getiremeyeceğimiz her şeyi özlüyoruz.

     Oysa biz hiç büyüdüğümüzü söylemedik.. Zaman söylüyor büyüdüğümüzü. Takvimlerde destekliyor zamanın söylediğini. Saçlarımız ağarsa da, dizlerimizdeki ağrılar artsa da, uykusuz gecelerimiz canımızı yaksa da hala korkularımız içimizde çöreklenmiş bekliyor. Bir çocuk gibi korkuyoruz hem de. Karanlıktan korkuyoruz. Yalnız kalmaktan korkuyoruz.  Aradığımız sevgiyi hiç bulamamaktan korkuyoruz. Birileri tarafından, tırnaklarımızla kurduğumuz dünyanın yerle bir edilmesinden korkuyoruz. Korkunu bilmek güvenli aslın da. İnsan bilmediğinden daha çok korkuyor.

     Çevremizdeki insanların yargıları sınırsız. Her insan şahit oldukları yaşamları, kendi kültürü, kendi değerleri, ölçüsünde değerlendirir ve suçlar. Bazen de hayallerini sizin ellerinizde görmesi onları en tehlikeli hale sokar. Yargılar, infaz eder. Oysa çevrenin kısıtlı algısına takılırsanız ya kendinizi yok edersiniz ya da akıntının içine kapılır nereye sürüklenirseniz o yöne gidersiniz. En kırılgan yeri keşfedildiğin de en yıkılmaz kalelere dönüşüyor insan. Kendinizle yüzleşme zamanı geldiğinde ise hesaplaşma zamanı başlıyor. Hayattan alacaklarınız, bakkal veresiye defteri gibi açılıyor önünüze. Elinizden alınanlar, kaybettikleriniz, özlem duyduklarınız, un değirmeninde öğütülmüş gibi doluyor heybenize. Anlamsız gelse de her biri hayata tutunmak için bir nedeniniz aslında.

     Hayat bana borçlu. Çocukluğumu, annemin ördüğü bebeğe anlattığım hayallerimi, vermediği için borçlu. Sokakta oynarken, masumca attığımız kahkahaları, su birikintilerinde yüzdürmeye çalıştığım kağıttan gemilere  yüklediğim özlemlerimi borçlu. Soframızda bulgur pilavı, ayran ve soğanın yanına bıraktığım huzuru borçlu. Biz üşümeliyim diye bizden önce kalkarak sobayı yakan annemin ellerinde bıraktığım sevgiyi borçlu. Her akşam elinde birkaç domates, meyveyle kapımızı çalan, her gök gürültüsünde kollarına sığındığım babamın şeker dolu ceplerine bıraktığım güveni borçlu. Köyümüzün toprak damlarında, taş sokaklarında, dere kenarlarında, bahçelerinde koşarken bıraktığım masumluğu borçlu. Kibrit kutularına, duvar oyuklarına en samimi duygularla yazılıp bırakılan sonuna da “acele cevap” yazılan mektuplara bıraktığım sevdayı borçlu. Babaannemim elinden düşürmediği tesbihine, secdede açılan ellerine, duadan kıpır kıpırdayan dudaklarına bıraktığım  o küçük kızın özlemlerini borçlu. Yol kenarlarında koparmadan sevdiğim kır çiçeklerine, daldan dala konan kelebeklerin kanadına bıraktığım gülümsemeyi borçlu. Bıkmadan izlediğim çizgi film “şeker kız candy” nin  içine yerleştirdiğim o küçük kızı borçlu. Kalabalık yemek masasında kahkahalarla bazen de kavga ederek yediğimiz yemek yediğimiz kardeşlerimin küçücük ellerine bıraktığım şeker tadındaki karşılıksız inancı borçlu. Biliyorum; enginlerin tadına varan ,hiçbir sığ su da barınamaz…..

 

 

 



Bu yazı 113 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
YUKARI