Bugun...


Behiye YILMAZ


Facebookta Paylaş









NEREDESİN ALİ?
Tarih: 01-10-2018 08:04:00 Güncelleme: 01-10-2018 08:04:00


          Elim titriyor bu yazıyı yazarken.  Unutamadığım, yıllardır merakla beklediğim birinin hikâyesi bu. Bir gün bir yerlerde karşılaşacağız umudumu hiç kaybetmediğim birinin hikâyesi.

          Her sabah işe giderken aynı yolu kullanmak zorundaydım. Yaşadığım yer küçük ve şirin bir kasabaydı. Burada yaşayan insanların hemen hemen hepsi birbirlerini tanırdı. Onlara çok eşlik edemesem de dinlemekten büyük bir zevk alırdım.

          İşe giderken izlediğim yolda bulunan hemen herkesi tanırdım. Çaycı Mustafa abi, anahtarcı Ahmet amca, çiçekçi Selim amca ve daha niceleri. Özellikle çiçekçi Selim amca her gün bir kır çiçeği uzatırdı bana. Özelliklede papatya. Bilirdi o çiçeğe olan sevdamı.

          Yine güzel bir sabaha uyanmıştım. Yüreğim yine ışıl ışıldı. Bildiğim yollardan işime giderken belediyenin önünden geçiyordum ki yanında boya sandığı, küçücük bir erkek çocuk gözüme ilişti. Boya sandığının yanında duran öykü kitabı dikkatimi çektiği için önünde durdum. Birkaç kez daha rastlamıştım ona. Ayakkabılarımı boyatma bahanesiyle yaklaştım ona. Esmer, boncuk gibi siyah gözleri olan, zayıf çelimsiz bir çocuktu. Ayakkabılarımı hem boyuyor hem de sohbet ediyorduk.  Anlattığı şeyler beni o kadar etkilemişti ki, yanına oturdum. İlköğretim 4. sınıf öğrencisiymiş. Öğleye kadar okula gidiyor, öğleden sonrada boya sandığını kaptığı gibi belediyenin önünü mesken tutuyormuş. Müşteri yoksa derslerini yapıyor ve sürekli kitap okuyormuş. “Çok seviyorum okumayı abla. Okudukça okuyasım geliyor” diye anlatıyordu okumaya olan tutkusunu. Boya sandığının yanında duran kitabı bana uzattı ve “şimdi de bunu okuyorum” dedi. Bana uzattığı kitap Ömer Seyfettin’in “Kaşağı” isimli kitabıydı. Sevgiyle okşadım saçlarını “Aferin sana” dedim. “Bundan sonra ben de sana kitap Getireceğim, hatta derslerini de beraber yaparız. Olmaz mı?” diye sordum. “Sahi mi abla “dedi. “Evet, sahi “ dedim. Her akşam aynı saatte belediyenin önünde buluşmaya karar verdik.

          İsmi Ali’ydi küçük boyacının.  Her akşam aynı saate belediyenin önünde buluşuyor, çaycı Mustafa abinin çayhanesinde boş bir masaya oturuyor ödevlerini beraber yapıyorduk. Ona götürdüğüm kitapları su gibi içiyordu adeta. Her şeyi soruyordu. O istediği zaman ondan, hayatından konuşuyorduk. İstediği zaman azar azar hayat hikâyesini anlatıyordu. Kemalettin Tuğcu’nun kitaplarından fırlamış gibiydi adeta. Annesini ve babasını trafik kazasında kaybetmişti küçük Ali. Kız kardeşine ve kendisine anneannesi ve dedesi bakıyordu. O anlatıyor anlattıkça biraz daha büyüyordu gözümde. O kadar sevimli bir çocuktu ki, insanın yüreğini ısıtıyordu.

          Uzunca bir süre devam etti beraberliğimiz. Bir gün bana çocukça bir masumiyetle “Abla bu saatten sonra müşteri olmaz. Evimiz şuracıkta. Ninem ıspanak böreği yapacaktı. Gel hadi gidelim de gör bak. Ne güzel yapar. “ dedi. Kıramadım onu. Elinden tutup konuşa konuşa evine kadar gittik. Kırık dökük bir bahçe kapısından içeriye girdik. Bahçede birkaç ağaç, yağ tenekelerine dikilmiş bir kaç saksı çiçekten başka bir şey yoktu. Tahta merdivenlerin gıcırtısıyla beraber yine eski bir kapıyı açıp içeriye girdik. Yüzünde biraz mahcubiyet, birazda davetini kabul etmemim sevincini görebiliyordum.

           Evleri bir oda bir mutfaktan oluşuyordu. Eski teneke bir soba köşeyi süslüyordu. Duvarda yaşlı iki insanın siyah beyaz fotoğrafı asılıydı. Sanırım anneannesinin ve dedesinin resimleriydi. Yerde eski ama temiz bir kilim seriliydi. Bir köşede el yapımı küçük bir kütüphane vardı. Elimden tuttu en büyük hazinesini gösterircesine “Bak abla,” dedi bunların hepsini okudum ben.” “Aferin sana,” dedim. “Bak abla bu da kız kardeşim Hacer.” Odanın tek eşyası olan kanepenin üzerinde bir yaprak gibi titreyen küçük kıza doğru yaklaştım. Oda oldukça soğuktu. Soba yanmıyordu. Sanırım yakacakları odunda yoktu. Odanın tabanı ahşaptı. Bakımı yapılmadığı için yer yer aralıklar oluşmuştu. Yürürken çıkardığı ses ağıt yakar gibiydi. Sanki içinde yaşayanların acısını notalara döküyordu. Duvarlarında o kadar çok cam vardı ki, camların önünde ayva ağaçları bazen usulca bazen de öfkeli camları tırmalıyordu.  Küçük kız sığındığı battaniyeye biraz daha sokuluyordu. Kanadı kırık, yağmurda ıslanmış, saçak altına sığınmış bir serçe gibiydi. Evde kimse yoktu. Soğuktan mı yoksa açlıktan mı ağlıyor belli değildi. Küçük kız, Sorularıma cevap vermiyordu. Yaklaşmama da izin vermiyordu. Söz geçirmek mümkün değildi, ıslık çalarak odaya dolan esintiye. Küçük Ali mutfağa gidip bakır tabağın içine koyduğu ıspanak böreğini önüme koyarken” Anneannem kâğıt toplamaya gitti sanırım. Birazdan döner,” dedi. Elimdeki böreğin her parçası içimi acıtıyordu. Belki de mutfaktaki tek ve en son yemekleriydi. “Sen yemeyecek misin Ali” dedim.” Yok, abla acıkmadım ben,“ dedi.  Azıcık kopardığım ıspanak böreğinin büyük kısmını ona uzatıp “Olmaz,” dedim “Beraber yiyelim.”

         Böreğin bir parçasını alıp yavaşça sokuldum küçük kızın yanına. “Adın ne^?” dedim. Ürkek bir şekilde “ Hacer, “ dedi. “Ne güzel ismin varmış,” dedim. Saçlarına dokundum. Ellerimin altında pamuk yığını vardı sanki. Ali sabırsızlanıyordu. Ne gelen vardı ne giden. Biraz daha bekledim. Hava kararmak üzereydi. Çıkmam gerekiyordu. İçimde sebebini çok iyi bildiğim kocaman bir acıyla çıktım oradan. Küçücük yürekleri isyanı bilseler isyan edeceklerdi. Öfkeyi tanımıyor, olanlara anlam veremiyorlardı.

          Birkaç gün sonra bir şeyler alıp tekrar ziyaretlerine gittim. Evde kimse yoktu. Yer aynı yer, ev aynı ev, tahtalar aynı şarkıyı çalıyor ama ne küçük Hacer, ne de küçük Ali vardı. Ev bile terk edilmişliğin sessiz çığlıklarını atıyordu adeta. Kapı önünde birine sordum “Neredeler?” diye. “Gittiler!” dedi. Taşınmışlar adres bırakmadan…

           Kim bilir güzel yurdumun hangi köşesine hayalleriyle beraber uçup gitmişlerdi. Bir avuç düşten başka bir şeyi yoktu elinde. Tertemiz küçük omuzlarına yüklenen ağır yükü nereye kadar taşıyabilecekti bilmiyorum. Ama en azından gidebildiği yere kadar içinde filizlenen okuma sevdası vardı.

           Küçük Ali şu an yurdumun neresindesin bilmiyorum ama umarım bir gün. Senin de damı akmayan bir evin , soğuğu tanımadan yaşayacağın bir yuvan olur. Sen küçücük olsan da, biliyorum ki sahip olduğun bir lokmayı paylaşacak kadar kocaman bir yüreğin var. NEREDESİN DEV ÇOCUK?

 



Bu yazı 1123 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
YUKARI