Bugun...


Behiye YILMAZ


Facebookta Paylaş









ÖZ DİLİM ÜŞÜYOR!
Tarih: 01-12-2018 12:10:00 Güncelleme: 01-12-2018 12:10:00


       Geçen hafta sonu hava çok güzeldi. Sarıyer’den emin önüne teknelerin kalktığını bildiğim için kendime bir ödül verdim. Muhteşem bir manzara eşliğinde, martı seslerine karışmış dalgaların sesiyle harika bir deniz yolculuğu olacaktı benim için. Özellikle Sarıyer’in kendine has bir doğallığı, sessizliği, yem yeşil tepeleri ve boğazın enfes esintisi, şiirlere konu olacak bir özelliğe sahip. Kıyısındaki çay bahçeleri günün hangi saatinde giderseniz gidin farklı bir güzelliğe şahitlik edersiniz. Kitap okuyan, ailesiyle bir bardak çayın peşine düşüp gelen, oltasıyla balık avına heveslenen, közde mısır kokusunu, kışın kestane kokusunu her adımda duyabileceğiniz ve görebileceğiniz bir yer burası. Bu güzellikler arasında teknede başlayan yolculuğum masalımsı bir tatta devam ederken gözlerim kapalı dinliyordum İstanbul’u. Boğazın bittiği noktada olduğu için boğaz turlarının bittiği yerde burası oluyor çoğunlukta. Bu yüzden teknede yabancı turistlerin olduğunu konuşmalarından anlıyorum.

       Teknede elinde çay tepsisi koşuşturan çaycıların İngilizce “ çay ister misiniz?” sorusunu gülümseyerek dinliyorum. Acaba çaycımız da yabancı mı? Sonunda Eminönü’ne mükemmel bir yolculuktan sonra ulaştım. İnanılmaz bir insan kalabalığının içinde ilerlemeye çalışırken hedefim, Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Müze Kütüphanesini gezmekti. 12 Kasım 2011 yılında açılan bu Kütüphanede 1000’i aşkın yazar, 9000 kitap bulunduğunu okumuştum. Hemen Gülhane parkının girişinde bulunan bu müzede istediğiniz kitabı ya da dergiyi okuyabildiğiniz için kendime bir kitap ziyafeti çekmek istiyordum.

       Kütüphaneye girdiğimde kapıda bekleyen güvenlik gülümseyerek “welcome” (hoşgeldiniz) dedi cevap vermeyip gülümsedim. Türkiye de çoğunlukla Türk yazarlarının eserlerinin bulunduğu bir müzedeydim üstelik. Bir süre sonra oradan çıkıp, Gülhane Parkı içerisinde Saray Sur Duvarına bitişik Has Ahırlar Binası’nda yer alan (Has Ahır (İstabl-ı amire); Osmanlı Dönemi’nde, padişahın ve yakın hizmetinde bulunan kimselerin atlarının bulunduğu ahırlara deniliyormuş).

       Türk  İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesine girmek istedim. Oraya ulaşana kadar su satanlar “water ” diye bağırıyorlardı. İçim sızladı. Oradan çıktım Sultan Ahmet’e doğru yürürken yolun üzerinde yere batan sarnıcı olduğunu biliyordum. Gelmişken daha önce görmeme rağmen bir kez daha görmek istedim. Bilet kuyruğuna girdiğimde etrafımda Türkçe konuşan hiç kimsenin olmadığını acıyla fark ettim. Su satanlar, bilet satanlar hatta ufak tefek hediyelik eşya satan küçük tezgâhlarının başında duran herkes İngilizce, Arapça, Rusça konuşmak için çırpınıyorlardı. İçim daha çok sıkıldı ve bir şeyler yemek için yer aramaya başladım. Bütün lokantaların, kebapçıların camlarında Arapça, İngilizce isimler yazılıydı. “Allah’ım ben nereye geldim?” diye acıyla sordum kendime. Yol kenarına yakın yer bulup oturdum bir masaya. Masada ki menüyü elime aldım. İçinde Türkçe yazılı tek bir kelime yok. Yemeklerin adı, içindeki yazılar hepsi yabancı dilde yazılıydı. Sinirlerim iyice bozulmaya başlamıştı. Garson masama yaklaştı ve İngilizce “ne yemek istediğimi sordu”. anlamamazlıktan geldim. Sonra Arapça sordu. Yine anlamadığımı işaretle ifade ettim. Sonrada Rusça sordu. Yine anlamıyorum diye işaret ettim. Garson şaşkın şaşkın bakıyordu. Bir başka garsonu yanına çağırdı. “İngilizce, Arapça, Rusça bilmiyor. Senin bildiğin başka dil var mı” diye sordu. Yeni gelen garson Birkaç kelime ezberlediği, Almanca ve Fransızcayı denedi. Yine anlamadığımı ifade ettim. İkisi şaşkın, ne yapacaklarını bilmeden bir başkasına seslendiler. O da geldi. Ne olacak diye merakla bekliyordum. Gelen üçüncü kişiye durumu Türkçe anlattılar. O da daha önce hiç duymadığım birkaç dilde şansını denedi. Masam oldukça şenlenmeye başlamıştı. Beni anlamak bir gurur meselesi haline gelmişti. İçin için gülüyordum ama acım daha büyüktü. Sonunda şef garson geldi. Menüyü açtı. Eliyle yemek resimlerini gösterip beden dilini kullanmaya başladı. Gerçi menüdeki her şey başka dil de yazılıydı. Türkçe bir tek “ayran ve kebap” açık açık okunuyordu.  Önce izledim. Sonra yanımda dikili üç garson bir de şef garsona yönelip “Keşke önce Türkçe sormayı deneseydiniz. Bu kadar yorulmazdınız. Türk topraklarındasınız. Ana diliniz Türkçe. Türk lokantasındasınız. En fazla Türkçe konuşanların yaşadığı bir bölgedesiniz. Neden kendinizi bu kadar zorluyorsunuz. Farklı diller öğrenmek kesinlikle takdir edilecek bir konu. Ama önce öz dilimiz. Şimdi bana bir adana kebap, yanına da açık bir ayran dedim.” Dördü de şaşkınlık içinde öylece duruyorlardı.  Bir tanesi “müşterimiz çoğunlukla yabancı ama” dedi.  “olsun siz yine de önce öz dilinizle konuşun. O gün çemberli taşa kadar yürüdüm. Yabancı bir ülkede, yabancıların çoğunlukta olduğu, özüne yabancılaşmış, öz diline yabancılaşmış insanların arasında yürüdüm. Öz dilim üşüyor şimdi! Güzel Türkçem üşüyor! Türkçem, ses bayrağım diye bangır bangır bağıran FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA iyi ki görmedin bu günleri. Yüreğin üşürdü. Türkçem gibi üşürdün.

Seslenir seni bana "ova"m, "dağ"ım,

Nere gitsem bulur beni arınmış.

Bir çağ ki akar ötelere,

Bir ak… ki yüce atalar, bir al… ki ulu oğullar,

Türkçem, benim ses bayrağım...

 



Bu yazı 339 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
YUKARI