Örnek HTML sayfası Your Page Title escort bursa bursa eskort escort bursa Görükle Escort escort bursa escort bursa escort bursa escort bursa escort bursa alanya escort bayan antalya escort eskişehir escort mersin escort alanya escort bayan bodrum escort bayan havalimanı transfer
altıparmak escort çarşamba escort eve gelen escort gemlik escort görükle escort gürsu escort heykel escort inegöl escort iznik escort karacabey escort kestel escort masöz escort mudanya escort mustafakemalpaşa escort nilüfer escort orhangazi escort osmangazi escort otele gelen escort rus escort sınırsız escort üniversiteli escort whatsapp escort yıldırım escort
Bugun...


Burak SERDENGEÇTİ


Facebookta Paylaş









EFTALİYE TARİKATINA DOĞRU
Tarih: 01-12-2021 18:12:00 Güncelleme: 01-12-2021 18:13:00


       Üzerinde çalıştığım romanın yoğunluğunu daha da artırarak –yarış atı heyecanıyla- bir bölümünü daha bitirmek üzereydim. ‘Şurada köpüklü bir kahve olsa güzel olmaz mı!’ düşüncem tam da hayal mahsulü olmak üzere odanın penceresinden limon bahçelerine doğru uçup gitti. Yanı başımdaki masada rahat yazamıyordum. Oturduğum yerde ve dizlerimin üzerinde yazmak, kalemimi daha verimli kılıyordu. 

       Pencereden gökyüzüne baktım. Yukarılar yer yer koyu bulutluyken daha güzel gözüküyordu. Dış kapının zili çalınınca hayal dünyamın üzerinde birikenler kelebek hafifliğiyle dağıldılar maviliğin derinliğinde. Yazarken yanımda davul çalınsa bile bu zil sesine ürperdiğim gibi etkilenmezdim. Antrenin kapısını açıp dış kapının ziline basınca kapı açıldı. 

       “Ağabey, seni bir emmi soruyor,” sesi giriş katın boşluğunu doldurdu. Sözün sahibi yan komşumuzun hanımının sesiydi. 

              “Buyursun, yukarı çıksın,” derken merdivenlerden aşağı baktım. 

              “Çekiniyormuş,” dedi komşumuz. “Garip bir adama benziyor!” diye de dışarıyı işaret etti. 

       Ziyaretime geleni tanımıyordum. ‘Madem yukarı çıkmıyor, ben ona gelmeliyim.’ iç konuşmasıyla merdivenlerden hızlı adımlarla indim. Komşumuz, bahçe duvarının kenarına pusmuş merakından dolayı güya bizi izliyordu. Mayıs mandalinasının gölgesinde oturan adamı tanıdım. Ancak bu yedinci ayı geçiyordu görüşmeyeli. Bir defa gelmiş, garip tavırlar sergilemişti. ‘Şu koronaya yakalanmadan eve yollanayım.’ diye fazla kalmadan ayrılmıştı. Onun yanına giderken gördüm ki vaziyetinin hoş olmadığı yüzünden okunuyordu. Yanına varınca ayağa yekindi, kesilmiş zeytin ağacının tomruğuna tutunarak. 

       “Hoş geldiniz ağabey, hele oturun,” derken yüzünün sol tarafındaki kurumuş kan lekeleri dikkatimi çekti. Saçları yine uzun, sakalı biraz daha kirli gözüküyordu. Üstü başı dağınık vaziyetteydi. “Bu hâliniz nedir böyle!” sözümden sonra işaret ettiğim yere ağır hareketlerle tekrar oturdu. 

       “Hoş bulduk gazeteci,” dedi ağlamaklı bir ses tonuyla. “Geçen ay da geldim, burada yoktun.” 

       Yanına mesafe bırakarak oturdum. Şapkasının kenarlarında çöpler batık vaziyette sallanıyordu. Omzunda ot kırıntıları, çamur kuruları yer yer yapışıktı. 

       “Seni üzmüşler ağabey, vaziyetini merak ettim,” sözüyle onun bu durumunu çözmek istedim. Memlekete gitmiştim. Bildiğin gibi yazın buranın sıcağı çok fazla oluyor. Nemli havası, insanı boğuyor.” 

       “Sorma gazeteci, dün öğleden sonra evde canım sıkıldıydı, kendimi dışarı attım. ‘Şöyle gezip dolaşayım biraz, efkâr dağıtırım,’ düşüncesiyle bu taraflara doğru yola çıktım. Çekok’un üstünden çevre yoluna yürüdüm. Gönlümden dağlara çıkmak geçti. Zamansız ve emniyetsiz olduğundan bu düşüncemden vazgeçtim. Yine aklımdan geçen bu tarafa, sana doğru gelmekti. Çevre yolundan koleje indim. Ana yola paralel batı yönüne yürüdüm. Dinleniyordum biraz gidince, malum ya yaşlılık. Arabaların gittiği yoldan bahçe aralarındaki yola saptım. Yine yorgunluk atmak için su kanalının kenarına oturdum. Eskiden kullanılan kanallar damlama sistemine geçildiği için susuz, içleri mezbeleyle dolu vaziyette öyle duruyor. Bu arada otururken motosikletli iki genç yanıma geldi. Motorlarını hemen yanıma eğlediler. Uzun boylu, iri cüsseli olan yanıma yanaştı. ‘Babalık, burada tek başına, kimi bekliyorsun?’ diye iyice sokuldu, Öbürü de yanıma geldi. 

       “Bir arkadaşın ziyaretine gidiyorum gençler,” diye ikisine de göz altından şüpheyle baktım. Telaşlılardı, senin anlayacağın vaziyetleri kaygı vericiydi. Bunlar, beni takip edenlerden değildi. Sonradan yanıma gelen tıknaz yapılı, iyice yaklaştı. ‘Babalık, Allah seni inandırsın cebimizde beş kuruş yok. Motorların benzini de bitti bitecek. Biz ta Karahıdır’a doğru gideceğiz; oradan da yayla tarafına, yolda kalmayalım, sefil oluruz yoksa! Senin vaziyetin iyiye benziyor. Motorlara benzin koymaya biraz para ver de iyilik yapmış ol, hayır işle canım babacığım,’ dedi. Onların bu sözleri üzerine: ‘Gençler, bende fazla para yok. Cebimdeki de sabah-akşam yemeğine ancak yeter. Bu iş için esnaflara uğrayın, ya da bu çevrede tanıdık birileri vardır, onlardan temin edin,’ deyince ikisi de kollarımdan tutup limon ağaçlarının altına sürüklediler. Ceketimi çıkarıp cüzdanımı aldılar. ‘İmdat!’ derken eliyle ağzımı kapattı tıknaz yapılı. O, pantolonumu karıştırırken uzun boylu olan ağacın altındaki kesilmiş kuru ağaç parçasıyla kafama vurdu. Sonrasını hatırlamıyorum. Tahmini bir saat önceye kadar gece boyu baygın vaziyette yatmışım. Pantolonumu da çıkarıp ceketimleyandaki ağaca atmışlar. İyi ki kimliğime dokunmamışlar. Senin anlayacağın, orada ölü gibi öylece yatmışım. Başım ağrıyor, buraya zor geldim.” 

       “Eftal ağabey, durumunu jandarmaya haber vereyim,” diye ısrar ettim. Bu sözümü kabul etmeyince: “Yolun altındaki sağlık ocağına gidelim, yaraların varsa tedavi ettirelim. Başına aldığın darbeden dolayı da sarsılmışın. Hadi ne yapacaksak yapalım, oturmanın sırası değil.” 

       Sözlerimi önemsemiyor gözüktü: 

       “Öyle badireler atlattım ki bunda ne var! Öldürmeyen öldürmüyor. Ettiklerimi mi çekiyorum yoksa?” 

       “Geçmişinle sonra hesaplaş,” diye omuzlarından tutup onu silktim. “Madem sağlık ocağına gitmiyorsun yukarı çıkalım, kafana aldığın darbenin yerini temizleyip yara merhemi, tentürdiyot var, onlarla sarıp sarmalayım. Tabi karnın da aç, dünün öğlesi ve akşamdan sabaha kadar yemediğin gibi vakit de öğleye yaklaştı. Sayalım ki yirmi dört saattir açsın. Bir şeyler yeriz, dinlenirsin.” 

       “Yara yerini burada sarsan derim. Bir sürü soruşturma, ifade derken eski defterleri açarlar. Gel de ayıkla pirincin taşını!” 

       “Dışarı uygun olmaz.” 

       “Yukarıda horantan var mı?” 

       “Benden başka kimse yok. Rahat edersin, hadi çıkalım.” 

       Kolundan tuttum, merdivenleri ağır adımlarla çıktık. İlk işim sıcak su hazırlamak oldu. Bu arada evlere yemek servisi yapan tantuniciyi aradım ve yemek siparişi verdim. Ceketini çıkarıp boyun ve baş kısmına baktım. Boynunda darp izi beliydi. Endişe veren konu da kafasındaki yaranın ne durumda olduğuydu. Uzun saçlarını parmaklarımla ayırıp sol yüzünde iz yapan kan lekelerinin çıkış yerini bulmaktı. Birden çok kızarıklık ve siyah kan oturmuş deri altı lekelerin olması korkumu artırdı. Ilık suyla yara yerlerini temizleyip buz tuttum kan oturan yerlere. Pamuğa batırdığım tentürdiyotla temizleyince yara yerlerin üzerine merhemi sürüp gazlı bezle kapattım. Ben bunları yaparken onun titremesi de hafifliyordu. Çok korktuğu belliydi. Sanki arkasından birilerinin bunu takip ettiklerinin endişesini yenememiş ki gözü kapı tarafına çevriliyordu ikide birde. Bu hareketleri bir vehimden mi kaynaklanıyordu!  

       Ağrı kesici ilaç verdim yemeğini yedikten sonra. Mutfaktaki kanepeye uzanıp rahat etmesini istesem bunu kabul eder miydi? 

       Onu detaylı olarak tanımak istediğimi o da sezmiş olacak ki oturduğu yerden öne doğru kaykıldı: 

       “Bak gazeteci,” dedi zoraki gülümsemeye çalışırken. “Daha önce de geldiğimde bana güven vermiştin. Seni inan ki çok sevdim. Tanıdığım insanların içinde senin gibisine rastlamadığım için garibime gittin. İçin dışın bir. İnsanları az çok tanırım. Sana anlatacaklarım var. Ayrıca başka yardımlarına da ihtiyaç hasıl olabilir. Bugünlük fazla kalmayım. Yani anlatacaklarım hayli zaman alır. Burada yatıp uyursam sana yük olurum, ayıp olur. Eve gideyim. Kapıda iki kedi var, onları doyurmam gerekiyor. Sal beni gideyim. Ha şu kâğıtta evin adresi yazılı. Bunu al, canın sıkılınca gelirsin, oturup konuşuruz. Paramı alan haramiler, iyi ki oğlanın fotoğrafıyla diğer kağıtlara dokunmamışlar.” 

       Eli titrerken ev adresinin yazılı olduğu küçük kâğıdı bana uzattı: 

       “Bu iyiliğini unutmayacağım gazeteci,” diye yine zoraki gülümsedi. “Aynı yerden gitmesem de yolun karşısına geçerim, oradan yürürüm.” 

       Titreyen elinden ev adresini alınca bu hareketten daha da rahatlamış göründü. Mutfağın üst dolabındaki Korana savar maske paketini aşağı indirdim. Paketin birini poşete koydum. Ayrıca kâğıt paralardan onun bir aylık ihtiyacını karşılayacak kadar ayırdım: 

       “Bunları alasın ki ihtiyacına harcayasın. Maskeyi evden çıkınca, kalabalık yerlere vardığında takarsın. Şu paraları da yiyecek, içecek alımında harca. Darda kalman beni üzer.” 

       “Tece nerede ki, aha şurada öylesine yürüyerek giderim. Şimdilik kontroller de pek sıkı değil. Para sana gerekir. Aylığı alamaya yedi sekiz gün var. İhtiyaç hasıl olursa komşulardan temin ederim.” 

       “Yürüme, seni dolmuşa bindirip gönderirim.” 

       Israrımla ceketinin iç cebine paraları bıraktım. Maskeleri de maske saklama kabına koyup poşete yerleştirdim. 

       Onu, Mersin yönüne giden Meskop dolmuşlarına bindirip gönderecektim. 

       Merdivenlerin korkuluğuna tutunarak indi. Mahallede uzun saçlı iki kişiydik şimdilik. Pervasız ve salınarak sokağın başından yürüdük. 

       “Pates, soğan, gızarmalıh patees geldi, pateees, soğan,” duyurusunu yapan satıcı sokağın ortasında Skoda'yı eğlemiş, alavere yapan kadınların isteklerini tartıp verirken yanlarından geçtik. Öbür sokağın başından geçen üstü açık küçük kamyonetten de:  

       “Urdacu geldi, urdacu. Eskiler alıyorum, buzdolabu, çamaşur makinesi, fırın eskileri alıyom. Urdacu geldi urdacu.” çığırtkanlığı bizim konuşmamızı bastırıyordu. 

        Mersin tarafına giden vasıtaların geçtiği ikili yolun karşısında durduk. 

       Ziraat bankasının yanından geçen ve bize yaklaşan dolmuşun ön lambaları yanıp sönüyordu. Durması için elimi kaldırıp işaret ettim.  

       Konuğum, dolmuşa oturunca dönüp dışarı baktı. El salladı yine gizemini dışarıda kalana bırakırken.



Bu yazı 715 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
YUKARI