Örnek HTML sayfası
Bugun...


Burak SERDENGEÇTİ


Facebookta Paylaş









GÖNÜL YANGINI
Tarih: 01-05-2020 12:56:00 Güncelleme: 01-05-2020 12:56:00


“Sen sağ ol ki ben bahçende gül olim

Layık mıdır yanim yanim kül olim

Sen efendim, ben kapında gul olim

Koy desinler bu da bunun kuludur.”

 

Dünya uluslarını varsıl-yoksul ayırt etmeden kasıp kavuran ve insanlığı gafil avlayan Korona Virüsünden kaynaklanan karantina günlerindeyiz. Cami hoparlöründen, polis ve jandarma anonslarından sürekli duyuru yapılıyor sokağa çıkılmaması için. Canının değerini hiçe sayan veya bu yasaklamaya aykırı tavır alanlar birbiriyle sohbet, muhabbet sofrasında oturup bilcümle konuların dedikodusunu yapmak için birilerini arıyor keklik avındaki üveseye canlı kekliğini koyup kafesin etrafını muhkemleştiren avcı hassasiyetiyle. Bu belanın sorumlusu 65 yaş üstü ve sürekli rahatsızlığı olan adına kronik denen kişilerin dışında diğerlerinin bu işten sorumluluğu yokmuşçasına ‘diğer vatandaşlar bu işten vareste tutuluyor’ gibi meydanlar insan kaynıyor.

“Bu millete bir şey olmaz. Yani acı patlıcanı kırağı çalmaz” diye kıkırdayıp gülen orta yaşı geçmekte olan vatandaşlarımı ikna edemedim. Türkiye’deki ölümlerin fazla olmaması onları rahatlatıyordu. Duyarlı vatandaşların tedbirli olması doğrusu kendince ve topluma karşı duyarlığının önemli bir göstergesidir. Basın organlarında ve halk arasındaki bu hastalıkla ilgili teoriler, dedikodular, çözüm yolları, fıkralar, karalamalar, bu süreçte beslenme planları, içte ve dışta alınan önlemler, hastalığın tedavisinde bilgiç kesilenlerin peşinden gidenlerin de sayısı azımsanacak gibi değil. Ayrıca yaşlıları ve evde kalanları bu sıkıntıdan uzak koymak, onlara moral vermek adına polis ve görevliler Ankara havalarıyla onları sokak ve caddede sıkıntılarından uzaklaştırmak üzere eğlence türlüsünü takdim ediyorlar. Halk da bu jeste karşılık veriyor.

‘Yakın zamanda bu hastalığın da aşısı, ilacı bulunacak merak etmeyin, paniklemeyin, rahat olun ve kurallara uyun’ söylemi yetkili ve etkili olsun-olmasın herkesin ağzına sakız oldu.

Hâl böyleyken TV’lerde, Koronayla ilgili deyişler, görümsetme, sözler, senaryolar, komplo teorileri yayımlanıyor. Ayrıca sağlıkçılara ve emniyet güçlerine gösterilen zorluklar da ekrana yansıyor. Yaşlıların evlerine girmeleri için kovalanması, Kurban Bayramı seanslarındaki kurbanlık tosunlarla, ineklerin ipini kırıp kaçtıkları ve mal sahiplerinin et derdini gidermeleri için peşlerinden koştuklarının benzeri olaylar yaşanıyor. İlerde bu cılkı çıkan Korona zalimliğinin romanı da yazılacaktır.

Bana göre geç kalınmış bazı önlemlerden doğan sıkıntılardan bunalmış vaziyette kendimi limon bahçelerinin içinde buldum. Yedi veren limon ve portakal ağaçları yeni yıla meyve vermenin telaşıyla çiçeklerini açmaya başlamışlardı geçen haftadan itibaren. Güzel kokuları nefeslenerek Burhan Dede Mezarlığı’na giden yola doğru yürüdüm. Daha önce eve su almaya gitmiş ve oradaki vadiyi, mezarlığı, piknik yerini görmüştüm. Akdeniz’i besleyen vadinin suları başka kanallar vasıtasıyla bahçeleri de suluyordu.

Mezarlık yolu kenarında bahçe içlerinde sakin evlerin yanından geçtim. Ayaklarım beni türbeye doğru yönlendirdi. Vadinin serin havası ve çiçeklerin rayihası tedirginliğimi, usancımı hafifletiyordu.

Mezarlığın yakınında kayalıkların kırılmış taşlarında oturan yaşlı adam dikkatimi çekti. Adam, iki elinin arasına aldığı başını yukarı kaldırdı ayak sesimden irkilince. Birilerinden kaçıyor, gizleniyor izlenimi veriyordu dizlerini toplarken. Kim bilir, göremediğim birileri onu takip edebilirdi. Onu rahatlatmak için yanına yaklaştım:

“Merhaba emmi” dedim sevecen, tanış bir ifadeyle.

Adamın üzerinden ağır bir yük kalkmışçasına rahatladı:

“Merhaba delikanlı” sözüyle karşılık verdi.

“Rahat olasın emmi.”

“Rahatım rahatım, yeğen.”

“Burada ne ararsın? Uzun yol yorgununa benziyorsun.”

“Hayat yorar insanı delikanlı yeğenim. Bizim yaşlara gelince bu günlerinizi ararsınız. Yaşadığın zamanı iyi değerlendir. Yani işe yarayacak işler kotar. Gel şöyle otur gurban.”

Teklif üzerine birkaç metre yakındaki ala taşların üzerine oturdum. Adamın pervasız duruşuna bir anlam vermedim.

“Bugünlerde ortalıkta Korona Virüs denen bir hastalık dolaşıyor. İnsanların evinden çıkması yasaklandı” dedim dikkatini çekmek için.

Bu sözlerim üzerine omuzlarını dikleştirdi, pervasız bir tavır takındı:

“Huda'nın takdirini bozacak başka güç yoktur” diye kaşlarını çattı çokbilmiş bir tavırla. “O, ne demişse o olacaktır.”

“Eyvallah.”

“Tedbiri elden bırakmak olmaz tabiki de. Millet olarak farklı zamanlarda çok çileler, sıkıntılar çektik. Millet nice acılar yaşadı. Yaşadıklarımız hem maddi, hem manevi acılardı. Her şey biz insanlar için düzenlenmiştir. Hiç unutmam, tavuklar şimdiki insanların nefessiz kaldığı gibi karakırlar, böğüre böğüre ölürlerdi. Biz bu hastalığa ‘Kıran Ağrısı’ derdik. Kurtulan çok az olurdu. Bu salgını atlatan tavuklar da uzun süre yaşardı.”

Bu adamı daha önce gördüğümü hatırladım komşularla bizim evin önündeki mayıs mandalinasının altında otururken. Bize selam verip Toroslar yoluna doğru ağır aksak gitmişti. O zaman biz sohbetin koyu yerindeyken bununla ilgilenememiştim.

Vadinin serin havası Akdeniz'e doğru dağılıyordu. Ağaçlar, Toroslardan aşağılara esen rüzgarla adeta can nefesi üflüyordu.

“Ne iş yaparsın delikanlı?” sorusuyla beni tanımak istiyordu.

“Çobanım emmi” diye karşılık verdim.

Bu sözden sonra daha dikkatli baktı yüzüme:

“Bilirim çobanlığı delikanlı. Dağlar, ovalar çobanların meskenidir. Hayatın en dingin günleri yazı yabanda yaşanır. Ah ah, sorma delikanlı!”

Ah çekip içlenen birinin geçmişten alacaklı olduğu saklıydı çektiği ahlarda.

“Ah çektiğinize göre hasretinize kavuşamadınız mı?” diye sordum tekrar.

Ceketinin sağ dış cebinden siyah renkli otuz üçlük teşbihini çıkardı. Ortasından imamesine doğru avuçları içinde sıvazladı. İmamesinden tutup yere doğru uzattı:

“Bizim köyün taşlarından özenilerek imal edilen bu teşbih tam yetmiş üç yaşında” diye başını benden yana çevirdi. “Rahmetli babam, ben sekizime basınca bahtıma adamıştı bunu. Oltu’yu bilir misin, ha oranın taşından bu. Rahmetli babam: ‘Bu teşbih benden sana yadigar olsun balam. Eline her aldığında, beş vaktin sonunda beni hatırlayasın’ demişti. Onu, hep rahmetle anarım.”

“Allah, rahmetiyle muamele eylesin geçmişinize.”

“Amin delikanlı, amin.”

“Demek memleket Erzurum. Burada ne iş yaparsın? Desem ki: ‘Erzurum nire, Mersin nire be emmi?”

“Uzun hekaye bizimki. Başını ağrıtmayım delikanlı.”

“Olsun, böylece seni tanımış olurum emmi.”

“Ben niye buradayım biliyor musun?”

“Öğrenmek isterim.”

“Çobanlık dedin ya! Şurada, hemen şu ilerde Burhan Dede mezarlığında yatan bir huma kuşuna gönül koymuştum. Anlayacağın ben de çobandım. Eh çoban kim, ağa kim? Ben bir gedayım. Merhametsiz ağa, kızını bana verir mi? Biz, birbirimize Kerem gibi, Aslı gibi yangılıyız. Hasılı kelam, başını fazla ağrıtmayım; tutup istettim. Ağa: ‘Nuh’ dedi peygamber demedi. Üstelik beni çobanlıktan kovduğu gibi, o diyarlardan da sürgün eyledi. Bir yolunu bulup sevdiğim kızı kaçırdım. Geri dönsek ikimizi de öldürecekti. Mersin’de fırını olan bizim o taraflardan İspirli bir hemşehrimiz vardı, onun yanında çalıştım. Aradan yıllar geçti, elimiz ağzımıza uydu. Bir kızımız oldu. Başka da çocuk olmadı. Yaşlanınca elden ayaktan düştük. Kız bizi yanına aldı. Kızın evi yolun altındaki sağlık ocağına yakın. Can yoldaşımı kaybedince ağzımın tadı hepten acılaştı. Evde fazla kalamıyorum. Her perşembe, -diğer günlerde de olmak kaydıyla- gelip can yoldaşımı ziyaret ediyorum. Mezarındaki güllerinin yabani otlarını temizleyip suluyorum. Okuyup üflüyorum. Anlayacağın onsuz günler geçmiyor.”

‘Bir huma kuşunun peşine düştüm. Ömrümüz gurbette dost ve sıla hasretiyle yandı kavruldu.’ diyen Erzurumlu emminin hayatı, Babilli Yosma romanının kahramanlarından daha sonra ‘Kardaklı’ romanında yaşayan Alatalı Ahmet’in -sevdiği kadının toprakta çürümesine gönlü razı olmayınca onu mezarından çıkarıp buzdolabında saklamasına benzer hayatıyla örtüşüyordu.

Birbirine paralel hayat yaşayanların bu meçhul hayatları gönlümün en derin yerine bir mıh gibi çakıldı. Arı duru aşkın közünde yanmış bu adama söyleyecek söz bulamadım, içlendim, hüzünlendim; için için yandım yarım kalan sevdaların insanı ne hâle koyduğuna.

Daha ilerilere gidip vadinin serinliğinde piknik yerindeki Burhan Dede'nin ziyareti de yapılmalıydı.

“Ben eve doğru gideceğim delikanlı” sözüyle oturduğu taşın üzerinden kalktı.

Yangın yerinin külleri biraz ilerimizde oylumlanıp gönüllere doğru tozuyordu vadinin serin havasına karışıp. Adam yürüdü ardına bakarak. Yorgunluğunu tebessümüyle üzerinden atmak istiyordu.

 

 



Bu yazı 2544 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
751 Okunma
717 Okunma
645 Okunma
559 Okunma
481 Okunma
474 Okunma
425 Okunma
398 Okunma
391 Okunma
390 Okunma
377 Okunma
337 Okunma
2770 Okunma
2330 Okunma
2251 Okunma
2120 Okunma
2104 Okunma
2049 Okunma
1976 Okunma
1936 Okunma
1912 Okunma
1868 Okunma
1853 Okunma
1545 Okunma
YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
YUKARI