Örnek HTML sayfası
Bugun...


Burak SERDENGEÇTİ


Facebookta Paylaş









KEREM'İN KÜLLERİ
Tarih: 01-03-2020 15:18:00 Güncelleme: 03-03-2020 16:34:00


‘İnşaat yorgunluğunu üzerimden ne zaman atıp da ‘Babilli Yosma’ romanının devamına başlayacağım!’ tedirginliğini kovmak istiyordum. Havalardaki değişiklikler bizim ipe sapa gelmez yaşantımıza uyduğuna göre, şairin: “Mevsimler bir başka aldattı bizi” savını doğruluyordu günümüz iklimindeki değişikliğe eş olarak.

Bugün güneş yüzünü gösterdi “Gül yüzünde göreli zülf-i semen sây gönül” dendiği gibi. Çoktandır inmediğim sahil boyu deniz özlemini gidermek adına bahanemdi bu çabam. Romanın yazılacağı ajandayı-kurgu notlarını, kalem ve uçlarını evrak çantama doldurup yolun altına indim.

Sağlık ocağını sağlayıp iki yanı limon bahçeleri ve yeni yapılan yüksek seranın yanındaki yoldan yürüdüm. Deniz yolunu kullanan otomobil; ‘arkasından atlı geliyor sanki!’ söyleminin yanında ‘ateş almaya gitmesin!’ savını çağrıştırır hızla aktı, indi dolambaçlı yoldan denize doğru.

Yolumun sağındaki tarihi binayı andıran, Nevşehir-Karayazı mevkisindeki taşlıktan kesilen taşlarla yapılmış zemin üzeri bir kattan müteşekkil evin tavanı ve ahşap pencereleri dostunu bekleye bekleye takati kalmamış aşığın görüntüsünü yansıtıyordu. Hâlâ bir elin dokunmasını bekliyor. ‘Şöyle bahçeli, yola uzak olmayan, taştan mamul, deniz manzaralı bir evde kitaplarımı yazsam’ diye düşlediğim evi aynı yerinde bırakıp yürüdüm. Aklım uçup gitti hayalden öteye. Zaten aklı ayaklarımın altına alıp çiğnediğim zamanlarda daha da rahatlıyordum. ‘Denizi göreceğim’ sevinciyle yürüdüm adımlarımı hızlandırarak yeşilliklerin arasından.

‘Kese (kısa) yoldan gidip zemini kısaltayım’ diye düşünürken greyfurt bahçesinde buldum kendimi. Az ilerimde sırtını ağaca yaslamış, Karacaoğlan’ın: ‘Bayrak çekip padişahlık sürmedim. / Gurbet ilde inim inim inledim. /  Kulak verip dört köşeyi dinledim, / Arkam sıra gıybet eden çoğimiş.’ deyişini ağlamaklı bir ses tonuyla söylerken -bana mı öyle geldi!- hıçkıran bir adamla karşılaştım. Al işte, dertli birisi yine beni buldu.

“Merhaba ağabey” diye ona yaklaştım.

Ayaklarını toplayıp öne doğru kaykıldı. Market poşetine sarıp sarmaladığı içi ve dışı gözüken şişeye uzandı. Poşetin yanında yarısı yenmiş ekmek, sekiz on siyah zeytin, yan tarafı ısırılmış domates, greyfurtun kabuğu üzerindeydi:

“İçiyorsan bir yudum da sen al” sözüyle poşetten sıyırdığı şişeyi bana uzattı. “Eskimiş şaraptır, cana şifa verir.”

Adamın bir haftalık sakallı sevecen yüzlü ve samimi tavrı karşısında ne söyleyeceğimi bilemedim. Adam, umudunu başka güz mevsimine bırakmış bakıyordu orta yaşların garipliğiyle gülümserken. Şişeyi bana uzattığı şekilde eli havadaydı:

“Size şifa olsun, mazeretimi hoş göresin” diye içmediğimi belirtmek istedim.

“Nereye gidiyorsun benim gibi tek başına?” savıyla zoraki gülümsemeye çalıştı.

“Denize ineceğim, efkar dağıtıp yeni bir hayatı ortaya koymak adına sözleşme yapacağım. Ya sen!”

“Kırklar meclisinin sakisiyim.”

“Hani diğer arkadaşların, madem sakisin! Kime yapıyorsun sakiliği?”

“Etrafıma bak, göreceksin arkadaşlarımı.”

“Kimseyi göremiyorum!”

“İyi bak, göreceksin gönül gözün açıksa tabi. Sırlara vakıf olmaya, müşkülleri çözmeye, sırları ifşa etmemeye göz gerek, sonra söz gerek. Kendine, bir de etrafına göz gezdir. Ellerinden, montunun kenarından tutup çekiştiren ayakları yalın, başları kabak, perişan bir sürü yetim ve öksüz çocuk var, onları da mı görmüyorsun?”

Adamın bu sözleriyle baştan ayağa titremeye başladım. Satlıcan olmuşçasına titriyordum. Gözümün önü kararmaya başladı. Etrafımda tarifi edilen çocukları göremedim.

Bakışımı tekrar ondan yana çevirdim. Bana gülmeye yakın tonla tebessüm ediyordu:

“Benim gördüklerimi sen göremezsin” diye bu defa başını iki yana salladı şaşkınlığım karşısında.

İçimden geçen yetim ve öksüz çocukların hamisi, dostu olmayı istediğimi, bu güzel duyguları okuyor muydu sarhoş görüntülü adam!

“Senin sazın yok mu?” diye yola doğru baktı, sonra çantamı işaret etti. “Aşığa benziyorsun da sazın yok” savıyla boş elini iki yana salladı.

Montumun döş cebindeki dolma kalemi çıkarıp ona uzattım:

“Sazım bu” diye gülümsedim.

“O sazın çaldığını bu zamane insanı anlamaz!” diye gülümsemesini sürdürdü. “Şimdi millet çalgı, çengi işinde, uçkur peşinde. Gönül telini titretecek mızrabın yoksa sen de bul bir ağaç, yaslan. Sonra içmene bak delikanlı, içmene! Dünyanın gamı kasaveti başka türlü def edilmiyor.”

Söylenene söz ararken bir çift kumru adamın oturduğu ağaçtan havalandı. Söylenenleri dinlemişlerdi. Yoksa adamın yalnızlığını mı paylaşmaya gelmişlerdi? Kumrular, yol tarafına sağaldılar.

“Sen, in denize, sözleşmeni yap. Bekleyenlerin yol gözler, bekletme. Ha bir de benim hayata özenme; yaşın genç, yapacağın bir haylı işin var” derken boş eliyle deniz tarafını işaret etti. “Ben, Kerem’in küllerini toplamaya gideceğim. Dönüşte beni bulamazsın, merak etme. Hadi yolun açık olsun” diye de sözünü mimledi şişenin dibinde kalanları yudumladıktan sonra.

Yalnızlığın hangi terazide tartılacağını düşünerek adamı ağacın dibinde bırakıp ‘hilkat garibesi’ diye adlandırdığım plansız, programsız yapılan ve göğü delen yazlık sitelerinin arasından maviliğe indim.

Deniz hırçın, deniz yalnızdı bencileyin. Kumsalı bile parsellenmiş sular birilerini mi koynuna almak istiyordu! Kıyıya sularını uzatıyor, tekrar geri çekiliyordu köpüklerini ince taşların arasında eritirken.

Çantadan evrakları çıkardım. Kumların üzerine bıraktım onları. 2010–2011 yılına tarihlenmiş Türkuaz mavisine bürünük Öğretmen Ajandası deniz mavisine fark atma, çalım satma havasındaydı. Evraklar kumların üzerinde bana bakarken ilk yaptığım iş; kalemlerimi tuzlu, köpüklü, mavi sulara batırmak oldu. Sonra öptüm kalemlerimi. İki elimi de sulara gömdüm; yüzüme sürdüm ıslaklığı. Sıra ajandaya gelince ‘Babilli Yosma’ romanında çektiğim sıkıntılar yakın tarihin acılarını gözlerimin önüne sıraladı.

Zalimlerin zulmünün bir an önce mazlumların üzerinden uzaklaşmasını hayal ederken iyi temennilerim yerini bulsun çabasıyla ajandayı tuzlu suya bandırıp kırkını çıkardım. Sayfaları çevirdim, ıslaklık yoktu. Tuzlu sudan olsa gerek, zarar görmedi.

Sağ elimde ajanda, sol elimde kalemlerle başımı göğe doğru kaldırdım. ‘Benden, denizden çok yukarılarda koyulaşmaya başlayan bulutlar kime gölge olacak, nereye dökülecek?’ derken uzun kanatları beyaza çok yakın bir kuş bana doğru sağaldı. ‘Martı mı, balıkçıl mı?’ diye düşünürken yaklaştı yaklaştı, üzerimde dönmeye başladı. Balıkçıldı bu kuş. Ona ikram edecek balık yoktu yanımda. Kalem, kağıt yenmezdi.

Yeteri kadar zaman geçince benden aradığını alamayan balıkçıl, Mersin sahiline doğru uzaklaştı.

Ellerim havada niyazda dururcasına öyle bakarken:

“Ulu Tengri’m, senden isteğim: Bu kalemlerle, bu ajandaya yeni başlayacağım kitabımın sağlık, huzur ve mutluluk içinde sevdiklerimin, dostlarımın sıkıntılarını görmeden yazmayı salık ver. Bu kalemi, zalimlerin zulmünü bertaraf etmek adına kılıçlardan keskin eyle. Hikmetinden sual olmaz, senin her şeye gücün yeter.” yakarışıyla hüzünlendim, garipleştim.

Kalem ve ajandayla yüzümü, kalbimi sıvazladım ellerimi üst üste bastırarak. Tekrar öptüm bu ikisini de. Sahilde ilk cümleyi yazmak için deniz yanı sıykallaşmış kuzey yönü yosunlaşarak kararmaya başlamış ve deniz içine doğru yığılmış taşların üzerine oturdum. Atina sahillerinde başı boş dolaşan kahramanın kayıpları üzerine sorgulamasına dair ilk paragrafı yazdım.

Efkar dağıtan, hüzün alan, fazla kalmak istediğim denizden kopamazken ‘Kerem’in Küllerini’ toplamak adına evdiren gizemli adamı merak ediyordum. Elinde şişeyle benim göremediğimi gördüğünü söyleyen adama soracağım sorular sıralanırken denizle vedalaştım el sallayıp. Birkaç adımdan sonra dönüp baktım sonsuzluğa doğru açılmak istediğim denize. Ardım sıra köpüklü sular geliyordu.



Bu yazı 557 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
229 Okunma
211 Okunma
203 Okunma
182 Okunma
166 Okunma
157 Okunma
132 Okunma
119 Okunma
119 Okunma
118 Okunma
91 Okunma
86 Okunma
685 Okunma
502 Okunma
435 Okunma
431 Okunma
403 Okunma
397 Okunma
395 Okunma
381 Okunma
373 Okunma
366 Okunma
362 Okunma
359 Okunma
YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
YUKARI