Örnek HTML sayfası
Bugun...


Burak SERDENGEÇTİ


Facebookta Paylaş









SİLAHIMI VERİN!
Tarih: 01-08-2020 20:27:00 Güncelleme: 01-08-2020 20:33:00


“Düğün dedim, toy dedim;

Yana yana oy dedim.

Umutlarım sönünce

Eyvah dedim, vay dedim.”

 

Evvel zaman içinde, zamanlar arpa saman içindeyken annem benim püsküllü beşiğimi tıngır mıngır sallarken gel gelelim, sür sürelim, yollarda beklemeden menzile varalım derken güzeller güzeli bir genç kız, bilinmeyen bulunmayan bir ülkenin bu ülkenin şehirlerinin birisinin kıyısında, mahallesinin birisinde, insanların fazla gitmediği, yabanıl otların bitmediği bir yerinde yaşarmış.

 

Bu güzel kızın bir de annesi varmış. Ana ve kız yoksulluk içinde kimseye yük olmadan zarzor geçinirken gözlerinin güzelliğiyle ünlenen kızın güzel gözlerine bakmak için gelenler ona her bakış karşılığında bir miktar para verirlermiş, ana ve kızı bu parayla geçimlerini sağlarmış.

 

Gel zaman git zaman sonra o ülkeye çok uzaklardan okumuş, yazmış bilgelerden birinin yolu düşmüş. Bu Genç Bilge, okuma yazma bilmeyen gençlere yardımcı olur, okuyup yazmaları için ne gerekiyorsa elinden geleni esirgemezmiş. Arkadaşlarıyla o beldenin sokaklarında okuma yazma öğrenmek isteyenleri ararken yolları bizim Aslıhan ile annesi Neslihan’ın kapılarına düşmesin mi! Ay parçasına benzer güzel yüzü ve dünyanın en güzel yeşiline bürünmüş gözüyle Bilge Genç’in aklını fikrini altüst etmiş bizim Aslıhan. Bu güzellik karşısında dili lâl olan Bilge Genç, ne söyleyeceğini bilemezken yanındaki arkadaşlarından birisi, onun kolundan tutup yan tarafa çekmiş:

 

“Sana ne oldu böyle? Bu vaziyette hiç görmemiştim seni. Konuşmuyor, hep şaşkın ördek gibi ne yaptığını bilmiyorsun!” diye merakını gidermek istemiş.

 

Bu suskunluğuna sebep olan oluşuma bir şey diyemeyen Bilge Genç, düşünmüş düşünmüş, düşündükçe bir tuhaf olmuş. Arkadaşlarının yanında mahçubiyetini dile getirememiş. Sessizlik içinde perişan bakarken:

 

“Her sır her yerde, herkese uluorta anlatılmaz. Sizin göremediğiniz güzellikleri görür oldum. Başka dünyaların başka iklimlerinde yüzüyorum. Beni kendi hâlime bırakın.” demiş.

 

Arkadaşları bu olaya söyleyecek söz bulamamışlar. Gelen konuklar, Aslıhan’ın evlerinin eşiğine oturmuşlar. Azıklarında ne varsa ortaya koyup ev sahiplerine vermişler.

 

Aslıhan da konuklarına evde bulunan yiyeceklerden sofra hazırlamış. Oturup yemişler sofradakileri. Sohbetleri uzadıkça uzamış. Ülkelerinin geleceği hakkında fikirler ileri sürmüşler. Bilge Genç’in her sözü yerinde ve olumluymuş. Konukların içinde “Dilsiz” lakaplı bir de genç bulunuyormuş. Dilsiz, her gördüğü nesneyi gördüğü gibi hatırlar, duydukları hakkında da kimseye bir söz etmezmiş. Bir bakıma o bir sır küpüymüş.

 

“Diğer ülkelerin karşısında güçlü olmamız için ne önerirsiniz?” diye sormuş Aslıhan.

 

Güzelliği hakkında dillere destan ev sahibinin fikrini yerinde bulan Bilge Genç, bu sorudan dolayı sevinmiş ki ne sevinmiş. Ortaya konuşur gibi:

 

“Etrafımız bize düşmanlık besleyen devletlerle dolu. İçeride de bu milletin iyiliğine çalışmayan farklı fikirlere mensup insanlar ve örğütler var. Ordularımız güçlü olmalı. Savunma silahlarımızı kendimiz yapmalıyız.” demiş.

 

“Bu işin çözüm yolu nelerdir?” sorusu gelmiş sonra Aslıhan’dan.

 

“Bunu eğitim ve öğretimle yaparız. Ayrıca, birlik ve beraberliğimizi bozacak her türlü eyleme karşı uyanık olmamız gerekir.” demiş Bilge Genç.

 

“Nereden başlanmalı, hangi yol izlenmeli?” sorusu üzerine neler yapılacağını bir bir anlatmış Bilge Genç.

 

Aslıhan’ın okuma yazma öğrenmesi için vakit geçirmeden işe koyulmuşlar. Ayrıca o mahallede okuma yazma bilmeyen gençleri de bu seferberliğe ortak etmişler. Mahallede kullanılmayan atıl bir bina varmış, çok eskilerden kalmaymış bu bina. Orayı onarıp kullanılır vaziyete getirmişler. Tez zamanda okumayı sökmüş Aslıhan. Bütün fikirleri anında kavrıyor, her isteneni yazıyla ifade ediyormuş. Böylece söz ve yazı ustası olmuş kısa sürede.

 

Bilge Genç, ayrılık vakti gelince Aslıhan’ı bir kenara çekmiş, ona ülkenin geleceği hakkında ne yapacaklarını ve ülkenin son durumu hakkında bilgi vermiş. Neler söylediği hususunda da kimse bir şey bilmiyormuş. Kapılarından ayrılırken ona altın uçlu bir de kalem hediye etmiş.

 

Aradan fazla zaman geçmeden Aslıhan, ülkenin gidişatında beğenmediği konularda çözüm yollarını gösterir yazılar yazıp yayın organlarına göndermeye başlamış. Yazdığı her yazı okuyucular tarafından çok beğeniliyormuş. Böyle güzel yazıların bir kız tarafından yazıldığına inanmayanlar meraklarını yenememiş. Onun gözlerini görmeye gelenler bu defa yazdıklarından dolayı Aslıhan’ı gözlerinde büyüttükçe büyütmüşler.

 

Gel zaman git zaman, Aslıhan’ın ünü beldeden aşarak ülkenin bütününü kuşatır olmuş. Zalim hükümdar ve diğer yöneticileri bu ilgi ve halkın bilinçlenmesi karşısında Aslıhan’ın yazdıklarından dolayı onu sorguya çekmişler. Sorgulaması uzun sürmüş. Zalimin zulmü karşısında doğruları söyleyip halkın huzuru için susmayacağını tekrar belirtmesi üzerine onu iki metreyi geçmeyen küçük tek kişinin rahat hareket edemeyeceği, iki göz büyüklüğündeki delikten ışığın sızdığı hücreye atmışlar.

 

Hücrenin bir köşesinden duvar ve zeminin birleştiği yerden ince bir yarık uzanıyormuş. Bu yarıktan içeriye lağım kokuları ve akan su sesi geliyormuş. Sesin geldiği taraftan iki aç lağım faresi ‘hoş geldin’ dercesine cıyaklayarak ona yaklaşmış. Ayak bileklerinden prangaya vurulan Aslıhan’ın ayakları arasında dolaşmaya ve parmaklarından ısırmaya başlamışlar.

 

Kendini nasıl koruması gerekiyorsa bunu düşünürken cana kıymak istemediği için Bilge Genç’in verdiği şifreler üzerine aklını yormuş ve kedi gibi miyavlamaya, köpek gibi havlamaya başlamış.

 

Bu sesler üzerine ciyaklayan cardonlar, lağım tarafındaki köşeye gizlenmişler. Miyavlama sesleri kesilince tekrar düşünen Aslıhan’a doğru ağır aksak yaklaşmışlar. Tekrar miyavlama sesini duyanlar eski yerlerine gizlenmişler.

 

Bu uğraşlar sürüp giderken zindanın kapısı gıcırdayarak açılmış. Dev yapılı gardiyan içeriye kurumuş bir somun ekmek atmış:

 

“Birkaç günlük yiyeceğin bu ekmek, daha bir yiyecek ve içecek bekleme! Susadığın zaman şırıldayan sudan içebilirsin.” diye kapıyı ‘çat sesiyle’ kapatmış ve üzerinden kalın paslı kilidi sürgülemiş.

 

Uzanıp kuru ekmeği almış. Ekmeğin ortasından yarıya böldüğü kısmın öbür parçasını cardonların önüne atmış:

 

“Üçümüz de bu ekmeği paylaşacağız. Başka yiyecek gelirse ondan size de veririm. Yeterki düşünceme tuzak kurmayın. Bu zindanı birlikte şenelteceğiz anlaşılan. Buradaki ortama ayak uyduramazsanız başka yerleri tercih edebilirsiniz. Buraya isteyerek gelmedim, siz de öyleyseniz bu zindandan kurtulmanın yollarını aramaya çalışalım. Yok, yapılan zulme razıysanız susun ve beni rahatsız etmeyin!” demiş zindan arkadaşlarına.

 

 Tıs tıs ses çıkaran cardonlar birbirlerine vıyaklayarak ekmeği yemişler. Köşeye çekilmişler sonra.

 

Akşam mı, sabah mı olduğu belli olmayan günler uzadıkça uzamış. Aslıhan’ın en çok merak ettiği, tek başına kalan annesiymiş. Kendinden kaynaklanan bu olaylardan dolayı ona bir zulüm yapmalarından korkuyormuş. Dışarıyla irtibatı kesik olduğu için kendi durumu hakkında da annesine bilgi ulaştıramıyormuş.

 

“Yarın duruşman var, hazır olasın!” demiş insan azmantısı gardiyan göz büyüklüğündeki delikten içeriye bağırarak.

 

Bu bağırtı üzerine toparlanmış Aslıhan:

 

“Her türlü zulme, eziyete hazırım, yeter ki halkım mutlu olsun. Hak edilmeden hiçbir şey paylaşılmasın, adalet tecelli etsin ülkemde. Mazlumların gözyaşı dinmeden bana rahat yok, bunu bilesin!” diye o da gardiyanın duyacağı bir ses tonuyla dışarıya seslenmiş.

 

Köşede dertop oturumu üzerinde uyurken ayak parmakları yanmaya başlamış. Sıçrayıp duvara yaslanmış. Yine ona saldıran hücredeki cardonlar parmak uçlarını yemek için ısırmış.

 

Tekrar kediler gibi miyavlamaya başlamış. Daha ileriye gidemeyen ayaklarıyla zindan arkadaşlarını uzaklaştırmak için uğraşmış. Ciyaklayan cardonlar duydukları ses üzerine:

 

“Bizi kandıracağını sandın aklın sıra! Bu hücrede sayısız mahkumun ölümüne şahit olduk dolaylı ya da dolaysız. Kaçının ayak parmaklarını ve kulaklarını afiyet üzerine yedik. Biz, kralımızın özel yetiştirdiği yardımcılarıyız. Aldığımız talimat üzerine ne gerekiyorsa onu yapacağız. Böylece seni de canlı olarak buradan göndermeyiz.” derken bir yandan da cıyaklıyorlarmış.

 

“Zalimlere yardım edenler, o zalim kadar suç işlemiştir. Zulmünüze boyun eğeceğimi sanıyorsanız yanılıyorsunuzdur. Buyurun, gelin ne yiyecekseniz yiyebilirsiniz.” diye onlara meydan okumuş.

 

Uzun bacaklı, büyük başlı cardon üzerine atlamış bu pervasızlık karşısında. Yüzüne tırnaklarını geçiren cardonı iki eliyle tutup başını koparmış ve ölü vaziyettekini arkadaşının önüne fırlatmış. Ayaklar arasında: ‘Nereden ne koparabilirim!’ diye dolaşan cardon yerde cansız yatan arkadaşını görünce hemen ona saldırmış ve iştahla yemeye başlamış.

 

“Siz zalimler, dost bildiklerinizi yiyecek kadar vahşisiniz. Dünyayı yeseniz doymazsınız. Ne zaman mazlumlar birlik ve dirlik olup üzerinize saldırırsa yeryüzü barışa ve dostluğa kavuşur.” diye söylenmiş.

 

Karnı doyan cardon karşı köşeye çekilmiş:

 

“Seni buradan canlı olarak göndermeyeceğim. Uykum geldi. Hele uyanayım, senin hesabını görürüm!” sözüyle güya uykuya dalmış. Bu sözden sonra derin derin esnemeye başlamış.

 

Bizim Aslıhan, bu esnemenin aldatmaca olduğunu düşünerek o da uykuya varmış gibi horuldamaya başlamış.

 

Aradan fazla zaman geçmeden köşede uyku numarası yapan cardon, ağır adımlarla etrafı koklayarak Aslıhan’ın yanına gelmiş. Isırdığı yerden akacak kan kaybından dolayı onun ölümüne sebep olacağını düşünüyormuş. Çıplak ayak parmakları nişanlayarak üzerine atlamış. Bu durumu bekleyen Aslıhan, çevik bir hareketle cardonı yakalamış ve boğazını vücudundan ayırmış:

 

“Seni olman gereken yere gönderiyorum.” sözüyle onu lağım tarafındaki deliğe fırlatmış. “Yeryüzünü yaşanmaz kıldınız. Pisliklerinizle mazlumları boğuyorsunuz. Sen de orada boğul.” demiş o pis kokuların geldiği yerde kaybolurken.

 

“Artık uyuyabilirim.” demiş sonra görünen tehlikelerin şimdilik geçtiğini düşünerek.

 

Derin uykular içinde yüzerken annesini görmüş rüyasında. Kapı eşiğinde otururken Aslıhan’a kucağını açan annesi: ‘Kızım akibetinden endişeliyim. Şimdi nerelerdesin? Başına ne işler geldi?’ diye feryad ederken -tanımadığı farklı kıyafetlere bürünmüş insanlardan- beş kişi onu yaka paça tutup sürüyerek götürmüşler.

 

Bu rüyanın gerçek olmadığını düşünürken zindanının kapısı gıcırdayarak açılmış. İnsan azmantısı gardiyan:

 

“Sen daha ölmedin mi?” diye sormuş.

 

“Gördüğün gibi canlıyım.” diye yanıtlamış soruyu.

 

İnsan azmantısı gardiyan, bu sav üzerine içeri girerek Aslıhan’ın ellerini belinde birleştirmek suretiyle bağlamış ve ayaklarındaki prangayı yürüyebilecek uzunlukta gevşetmiş.

 

Prangaya bağladığı zinciri çekerek onu zindanın dışına çıkarmış. Dışarıdaki görevlilere bu mahkumu teslim ettikten sonra geri dönmüş.

 

Büyük zindanın dışında toplanan kralın yalaka halkı, her gün kimler buraya giriyor, kimler çıkıyor ve akibetleri ne oluyor, merak ediyorlarmış. Merakları böyle kalsa ya, ne gezer! Ölüme gidenleri sevinçle alkışlıyor, üstelik yuhluyorlarmış. Yuhlamakla da kalmıyor, onu taşlıyorlarmış.

 

Aslıhan’ın büyük kapıdan çıkışıyla onu taşlamaya başlamış dışarıda biriken halk. Hem yuhluyor, hem de taşlıyorlarmış.

 

Başı dik, omuzları kalkık Aslıhan, gururla kalabalığın içinde yürürken üzerlerinde bir karartı peyda olmuş. Kartala benzeyen yaratık, kalabalığın üzerine sağalmış. Uzun kanatlarıyla toplananların yüzünü tokatlamış. Halk, bu beklenmeyen olay karşısında meydandan koşarak dağılmış. Yaratık da yakaladıklarını yere seriyor, onlardan hesap sorarcasına ellerini, yüzlerini yaralıyormuş.

 

Bu defa ortalıkta kimse kalmayınca uzun kanatlarını açarak Aslıhan’ı götürenlere saldırmış. Görevliler, ilk defa şahit oldukları bu olaya bir anlam veremedikleri gibi silahlarıyla ateş etmelerine rağmen ona isabet ettirememişler. Ne kadar mermi atmışlarsa hepsi boşunaymış.

 

Görevliler çaresizlik içindeyken yaratık, Aslıhan’ın önüne konmuş:

 

“Üzerime binesin. Seni dostlarının yanına götüreceğim. Yum gözünü, tut nefesini.” demiş.

 

Oradan havalanan yaratık, üzerinde Aslıhan ile az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Gece-gündüz, altı ay bir güz gitmiş. Gide gide ormanlık bir araziye inmişler.

 

Kanatlarını toplayan yaratık:

 

“Benim görevim burada bitti Aslıhan Hanım.” demiş.

 

Bu olaylara şaşıran Aslıhan:

 

“Sen kimsin ve bana niçin yardım ettin?” diye sormuş.

 

“Ben, Dilsiz’im. Seni dostlarının yanına getirdim. Sen, artık halk kahramanısın. İzninizle ben başka görevlere gidiyorum.” diyerek oradan havalanmış.

 

Dilsiz’e teşekkür etmeye fırsat kalmadan o da uçarak uzaklaşmış.

 

Ayaklarının toprağa değdiği yerde Aslıhan bir de ne görsün: Karşısında annesi, Bilge Genç ve onun arkadaşlarını bulmasın mı! Artık sevincine diyecek yokmuş.

 

Hepsi de onu hoşlamış ve geçmiş olsun dileklerini iletmişler.

 

Bilge Genç:

 

“Buradan Aslıhan ve annesinin yaşayacakları yerdeki eve gidelim. Orada mutluluk içinde yaşasınlar.” diye ormanın daha yukarılarını işaret etmiş.

 

Yürümüşler o tarafa doğru. Vardıkları yerde hiç görmedikleri güzellikte bir köşk onları karşılamış.

 

“Bu köşk sizin Aslıhan Hanım.” demiş Bilge Genç. “Sen burada annenle mutluluğu yudum yudum tadarak yaşayacaksınız. Hizmetinizi görecek görevliler vereceğiz size. Halk düşmanları sizi böylece bulamazlar. Biz de başka yerlerdeki işler için izninizi istiyoruz.”

 

Köşkü yukarıdan aşağıya inceleyen Aslıhan, başını iki yana sallamış:

 

“Ben burada yaşayamam. Çünkü burayı hak etmedim. Halkım sefillik içinde aç ve suzsuz yaşarken burası bana yakışmaz, bunu kabul edemem. Biz daha önce yaşadığımız yere gitmeliyiz.” sözüyle itiraz etmiş.

 

“Eski evinizde tekrar sizi bulur ve akla gelmedik eziyet ederler. Hatta ikinizi de öldürürler. Hâl böyleyken halkın iyiliği için yaşamanız gerekir.” diye onu bu düşüncesinden vazgeçirmek istemiş.

 

“Ölümün de bir anlamı olmalı. Boş yere yaşayıp ölmenin hiç önemi yok bence. Aldığım her nefes halkımın hayrınaysa bu yolda öleyim bundan iyidir.” diye eski evlerine doğru yola çıkmış.

 

Onu bu düşüncesinden geri çeviremeyenler istemeyerek de olsa eşlik etmişler. Geceli-gündüzlü sayısız zaman diliminde yol yürümüşler. Nihayetinde Aslıhan’ların evlerinin bulunduğu yere gelmişler. Bir de ne görsünler… Baba yadigarı evleri haramiler tarafından yağmalanmış ve büyük bölümü yıkılmış. Çocukluğunun ve gençliğinin geçtiği el emeğiyle yaptıkları evlerinin harabeye döndüğünü görünce çok üzülmüşler.

 

Kollarını çemreleyen Aslıhan, yıkılan yerlerin yapım ve tamiri için işe koyulmuş. Diğerleri de ona yardım etmişler. Kısa sürede evlerini eski durumuna getirmişler.

 

Bilge Genç ve arkadaşları başka yerlere gitmek üzere izin isteyip oradan ayrılmışlar.

 

Evlerinin önünde oturmuş düşünen Aslıhan, zindandaki çektiği acıları hatırlayınca mutfakta yemek hazırlayan annesine:

 

“Anneciğim!” diye seslenmiş. “Sana emanet ettiğim kalemim nerede?” diye sormuş sonra.

 

“Ne yapacaksın kalemini güzel kızım?” sorusu onu kuşkulandırmış.

 

“Yazmam gerekiyor.”

 

“Ne yazacaksın, destan mı düzeceksin?”

 

“Haramilerin yaptıklarını halka duyuracağım ve onları bu durumdan haberdar edeceğim.”

 

“Yazdıklarından ötürü başımıza gelmedik kalmadı. Kızım, şuradaki evimizde az da olsa -gözlerine bakmaya gelenlerin verdikleriyle- kıt kanaat geçinip gidiyorduk. Tekrar başımıza bin bir türlü gaileler açacaksın. Gel, eteğindeki taşı dök kızım, bu işten vazgeç.”

 

“O kalem, benim silahımdı. Onu bana vermelisin anne.”

 

“Yaza çize gözlerine edeceksin kızım. Gözlerin sayesinde geçim dirlik ederken ondan da olmayalım.”

 

“Anne, anacığım ben yazmazsam yaşayamam. Alır başımı giderim dağlara dağlara. Ne olur silahımı ver…”

 

“Kalemin çok uzaklarda kaldı kızım. Orayı bulamayız, bilemeyiz bu saatten sonra.”

 

“Sana emanet edilene sahip çıkmalıydın! Lütfen kalemin yerini söyle anneciğim!”

 

“Kalemin yedi yıllık bir mesafede, yedi düvelin yedi yol ağzındaki yedi çınar ağacının yedinci kolunda, yedi yerinden yedi asmaya bağlanmış vaziyette saklı.” demiş.

 

Zaman geçirmeden kalemini bulmak için yollara düşmüş Aslıhan. Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Kâh koşmuş, kâh ağır aksak yürümüş. Silahını ararken derin vadinin birinde karşısına tanımadığı başka ülkelerin haramileri çıkmasın mı!

 

Onlarla yine zorlu bir kavganın içine düşmüş ki ne acılar çekmiş, ne acılar; onu bu olayı anlatandan başkası bilmiyormuş.



Bu yazı 1514 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
1427 Okunma
1367 Okunma
1300 Okunma
1223 Okunma
1195 Okunma
1186 Okunma
1180 Okunma
1169 Okunma
563 Okunma
516 Okunma
479 Okunma
384 Okunma
5411 Okunma
5358 Okunma
5125 Okunma
5067 Okunma
5041 Okunma
4372 Okunma
3926 Okunma
3916 Okunma
3859 Okunma
3810 Okunma
3765 Okunma
3566 Okunma
YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
YUKARI