Örnek HTML sayfası Your Page Title escort bursa bursa eskort escort bursa Görükle Escort escort bursa escort bursa escort bursa escort bursa escort bursa alanya escort bayan antalya escort eskişehir escort mersin escort alanya escort bayan bodrum escort bayan havalimanı transfer
altıparmak escort çarşamba escort eve gelen escort gemlik escort görükle escort gürsu escort heykel escort inegöl escort iznik escort karacabey escort kestel escort masöz escort mudanya escort mustafakemalpaşa escort nilüfer escort orhangazi escort osmangazi escort otele gelen escort rus escort sınırsız escort üniversiteli escort whatsapp escort yıldırım escort
Bugun...


Çelebi ÖZTÜRK


Facebookta Paylaş









DOĞU EKSPRESİNDE HÜZÜNLÜ ZAMAN
Tarih: 02-09-2021 16:25:00 Güncelleme: 02-09-2021 16:26:00


         Garın kapısından içeri girer girmez sıcak hava yüzünü yaladı.

        Çarpma kapı gıcırdayarak kapandığında salonda bekleyen herkes başını çevirip yeni gelen bu genç adama baktı. İnsanların bakışlarından,  çarpan kapının sesinden rahatsız oldukları belli oluyordu. Belli ki kapı her çarptığında kızgınlıkla başlarını çevirip yeni gelen yolcuya bakıyorlar, “Kapıyı yavaş kapatsan ölürsün!” diye mırıldanarak başlarını çeviriyorlardı.          

   Genç adam paltosunun düğmelerini çözerken, bir yandan da oturacak boş bir yer arıyordu. Yaşlı bir çiftin oturduğu bankta bir kişilik boş yer gördü. Oraya yöneldi, çiftin yanına vardı, selam verip oturdu.          

   Dışarısı o kadar soğuktu ki kar havası vardı. Her an yağabilirdi. Kucağında tuttuğu çantayı yere koydu. Kalorifer peteğini elleriyle kavradı, iyice ısıttı. Soğuktan kızaran burnunu ve kulaklarını ısınan elleriyle kapattı. Vücudunun ısındığını ve biraz olsun rahatladığını hissetti.

   Sabah okula giderken ilk işi çok sevdiği annesini aramak olmuştu. “Gece yola çıkıyorum anneciğim. O güzel yemeklerini çok özledim!“ Diyerek özlemini belirtmişti. Öğlen olmadan öğrencilerin karnelerini dağıtmış, çok sevdiği öğrencilerini tek tek öperek vedalaşmıştı.    

   Tren bir buçuk saat tehirli geliyordu. “İnşallah başka tehir olmaz,” diye düşündü. Saatine baktı; daha kırk beş dakika vardı. Yeni aldığı öykü kitabını çantasından çıkarıp okumak istedi, sonra vazgeçti. “Trende okurum,” diye düşündü. O zamana kadar hiç ilgilenmediği yaşlı çifte göz ucuyla baktı. Adam altmış beş yaşlarında vardı. Esmer yüzünü çevreleyen beyaz sakalı ona yakışmıştı. Güven veren, babacan bir hâli vardı. Kadın biraz daha yaşlı gösteriyordu. Esmer yüzündeki çizgiler yaşamının oldukça meşakkatli geçtiğini gösteriyordu.    

  Kapı sürekli olarak gürültülü bir şekilde açılıp kapanıyor, gıcırtısı sinirleri geriyordu. “Bu kapıyı niye yağlamazlar ki,” diye mırıldanarak görevlilere kızdı. O zamana kadar hiç dikkatini çekmeyen salondaki insanları meraklı gözlerle izlemeye başladı: İki küçük çocuk durmadan sağa sola koşuşturuyordu. Yerden kalkan toz bulutu zaten havasız olan salonu çekilmez bir hale getiriyordu. Çocukların gürültüsünden rahatsız olan birkaç yolcu onları azarladı. Bir köşede ellerindeki bavulları sıkı sıkıya kavramış başka bir yaşlı çift oturuyordu. Giyim tarzı, ten rengi ve simalarından Doğulu oldukları hemen anlaşılıyordu. Ürkek ve çekingen bir halleri vardı. Sağındaki bankta iki genç ellerindeki gazeteyi okumakla meşguldüler. Başka bir genç müzik çalar dinliyordu. Salonda bekleyen yolcular umurunda değildi. Mütemadiyen müziğin ritmine uyarak kendinden geçmiş bir halde başıyla ve ayaklarıyla müziğe eşlik etmeye çalışıyordu. Gişeye yakın yerde duran üç kişilik bir bankta genç ve çok güzel bir kadın tek başına oturuyordu: Bacak bacak üstüne atmış, göğsünde birleştirdiği kollarıyla çevreyi ilgisiz bir şekilde izliyordu. Ne kadar da kibirli bakışları vardı. Beyaz sakalları uzamış, kirli fötr şapkasıyla kapıdan her girene selam veren bir meczup herkesi güldürüyordu. Ayağındaki potinlerin ucu delinmiş ayak parmakları gözüküyordu. Zaman zaman “Hayda!” diye bağırıyor ve halaya duruyordu. Başka bir adam, yere serdiği kartonun üzerine boylu boyunca uzanmış horul horul uyuyordu. Dünyadan haberi yoktu.

       Yanında oturan yaşlı adamın sesiyle, dalan gözlerini çevirdi:

  “Bir şey ister misin Hanım?” Diye soruyordu adam. Kadın, umursamaz, sitemkâr bir ses tonuyla cevap verdi:      

       “Hiç bişey istemiyom. Ne isteyecem senden.”  

  Adam, hızlı bir şekilde çevresine şöyle bir göz attı, kimsenin kendileriyle ilgilenmediğini anlayınca yalvaran ses tonuyla;

  “Gurbanın oluyum. Beni niye üzüyon ki?” Dedi.  

  “Sus! Ben yıllarca üzüldüm! Az da sen üzülüver!”

  Genç adam onları izlerken kendi anne ve babası aklına geldi. Rahmetli babasıyla annesinin kavga ettiklerine hiç şahit olmamıştı. Bu yüzden olacak ki bu yaşlı çift dikkatini çekmişti.        

  Gongun tiz sesi salondaki sessizliği bozdu. Bu ses, birazdan anons yapılacağının habercisiydi. Gongun ardından tiz bir kadın sesi; ”Sayın yolcularımız…” diye başladı ve “Haydarpaşa, Bilecik-Eskişehir, Ankara, Kırıkkale, Yerköy, Kayseri, Sivas, Erzincan, Erzurum, Kars…” Diye devam ederek beş dakikaya kadar trenin garda olacağını duyurdu. Salonda bir hareketlenme oldu. Uğultuyu andıran ses tavana çarparak salonda yankılandı. Valizini, çantasını, torbasını alan dışarı çıkmaya başladı.           

  Yaşlı adam elini telaşla paltosunun cebine soktu. Bir şey arıyordu!

  “Yahu bileti nereye goydum?” Diye mırıldandı.

  “Senin aklın başında mı ki?” Diye cevap verdi kadın.  

  Yaşlı adam aradığı bileti paltosunun iç cebinde buldu. Çıkardı ve yanındaki Genç Adam’a döndü:

 “Evladım şuna bak hele… Gaçıncı vagon? Gözlerim iyi görmüyo.”     

 Genç Adam bileti eline aldı, baktı:         

 “Amca 2. vagon. Ben de bu vagona bineceğim. Size yardımcı olayım.”                    

 “Sağ ol evladım. Allah razı olsun.”         

 Toparlandılar. Genç Adam, yaşlı adamın valizini aldı, dışarı çıktılar.  

 Beş dakika sonra tren gar’a yaklaştı ve yavaş yavaş durdu. Yolcular birbirini ezercesine itiş kakış içinde kapılara yöneldiler. İnecek olan yolcular zorlanıyordu. Aslında acele etmeseler herkes rahat rahat binebilecekti ama herhalde bunu akıl edemiyorlardı.

       Genç Adam, yaşlı çiftin 2. vagona binmesine yardım etti. 27-28 numaralı koltuklara ikisini oturttu. Yaşlı çiftin yanındaki tek kişilik koltuğa geçti, çantasını yukarıdaki bagaja koyup oturdu. Camdan dışarıyı seyretmeye başladı. Gar tenhalaşmıştı. Yolcularına el sallayanlar, gözyaşları içinde ağlayanlar, gelen yolcularını kucaklayanlar, ağır yükleri sırtlayıp götürmeye çalışanlar onu hayli düşündürdü. Bir keşmekeşlik içinde devam eden ağır hayat şartları… Herkesin kendine göre bir derdi, herkesin kendine göre bir yaşam şekli vardı. Trene inip binen yolcuların koşuşturması gibi, hayatta bir koşuşturmadan ibaretti.        

   Tren yavaş yavaş yol almaya başlamıştı bile. Kırıkkale’den çıkalı beş dakikayı geçmişti. Dağların, küçük tepelerin arasından, ay’ın ışığından adeta renklerin dansına dönüşen derelerin, çayların üzerindeki sakin yansımaların yanından takır tukur ilerliyordu.       

   Vakit hayli ilerlemişti. Yolculuk bazı insanları sıkmış olacak ki oflayan poflayan insanların bıkkınlık seslerini işitebiliyordu. Onları anlamaya çalıştı ama bu bıkkınlıklarına bir anlam veremedi. Belki yorulmuş olabilirlerdi. Aslında bu güzel yolculuk her şeye değebilirdi. Ancak böyle güzel bir yolculuğu başka şeylere tercih edebilmek için insanda sanatçı ruhu olması gerekiyordu! Güzellikleri sevmesi gerekiyordu! Hatta insanın, camın ötesindeki karanlıktan akseden resme bakıp kendisiyle hesaplaşması gerekiyordu! Bu hesaplaşma; kin, nefret ve intikam duyguları üzerine olmamalıydı. Aksine karanlıkta beliren resmi sevmek, onun hayata neler kattığına, isteklerinin makul olup olmadığına, yaşama gayesi ve yaşamından aldığı dersler üzerine kurulu olmalıydı. Bu ruhu taşımayan insan tabii ki böyle bir yolculuktan sıkılacaktı.      

  Camdaki resmine uzun uzun baktı. Çocukluğundan başlayarak gençliğine ve öğretmen okulunu bitirip göreve başlayana kadar geçen zamanı kâh hüzünle kâh sevinçle yâd ederek gezdi. Hâlbuki ne kadar güzel bir şeydi insanın kendi yüzüyle buluşması! Başını cama iyice dayadı. İki elini gözlerine siper ederek karanlığın içinden geçip dışarıdaki nesneleri görmeye, tanımaya çalıştı. Nafile… Başını camdan ayırdı. Camdaki resmine bakıp sırıttı. Sonra yüzüne ağlayan adam ifadesi verdi. Ağzını açıp dişlerine baktı. Kendi kendine güldü. Uzun seyahati eğlenceli ve zevkli bir yolculuk haline getirmek mümkündü. Bunu başarabileceğini düşünerek sevindi. Bu yolculuk onun için iyi bir deneyim olacaktı. Öğrencilerine yaptıkları bir seyahatle ilgili kompozisyon yazdırmayı düşündü.

  Şehrin kenarından geçerken; hızlı bir şekilde, sıra halinde dizilen ışık kümeleri sanki el sallıyor gibiydi. Bu ışık kümelerinin her biri farklı bir öykünün şahidi olabilirdi. Kim bilir o evlerde ne sevinçler, ne hüzünler yaşanmıştı. O ışık kümelerinin her birinde farklı bir düş farklı bir hayal farklı bir yaşantının izleri vardı. Bunları düşünerek farklı öyküler üretmek -eğer kâğıdın kalemin yanında ise ve yazmayı seviyorsan- o öykülere farklı karakter ve kişiliklerde farklı meslek gruplarından kahramanlar yaratarak yolculuk boyunca onlarla tanışmak, konuşmak ve böylece zevkli ve eğlenceli bir yolculuk hikâyesi üretmek mümkün olabilirdi.

  Cama baktı, arkasında ürkütücü bir karanlık vardı.  Karanlığın içinden genç bir adam kendisine bakıyordu. Camdaki resme yansıyan ışık kümeleri kendisinden çok daha farklı bir insanın görüntüsünü ortaya çıkarıyordu! “Aslında seninle eğlenebilirim,” diye düşünerek tebessüm etti. Dilini çıkararak, parmaklarını burnunun ucuna koyup nanik yaptı. Sonra ciddileşti, cama akseden resmine baktı: Tablonun ne kadar muhteşem olduğunu düşündü. Bu tabloyu ne Picasso ne Da Vinci ne Kralların Ressamı Rahmi Pehlivanlı ne Çoban Ressam ne de diğer ressamlar yapabilirdi! Çok farklı özellikleri vardı bu resmin. Ressam, farklı bir fırça kullanmıştı! Üstelik bu resimde kullanılan boya alışılagelmiş bildik boyalardan çok farklıydı! Siyahı, beyazı ve gri renkleri hiç tanıdık değildi. Farklı farklı özellikleriyle bir renk cümbüşü oluşturmuştu ve bu renk cümbüşü içinde insanın hayal bile edemeyeceği bir düzen bir ihtişam bir duygu atmosferi vardı. Resimdeki tuval onu heyecanlandırdı. Muhteşem bir sanat şaheserinin karşısında irkilmekten kendini alamadı. Eğer bu yolculuğu gündüz yapmış olsaydı, bir köy yakınından ya da bir istasyondan geçerken muhtemelen küçük çocuklar sevinçle el sallayarak güle güle diyeceklerdi, ama karşısındaki canlı, bir o kadarda gizemli ve girift resimden mahrum kalacaktı.

  Vagonu aydınlatan canlı ışık söndürülmüş, vagon daha cansız bir ışıkla aydınlanmaya başlamıştı. İçeride aydınlık, dışarıda zifiri karanlığın kesişme noktasında bir buluşma vardı. Hiçbir sanatçının resmedemeyeceği, şekil ve canlılık veremeyeceği bir tablo sanatsal bir şaheser olarak camın üzerinden kendisine bakıyor ve öylece duruyordu.           

  Camdaki resmine uzun uzun baktı, yalnızlığını gördü! Işık kümelerinin altında yer alan yaşamların kim bilir hangisinde ne yalnızlıklar ne çaresizlikler ne hüzünlü hayatlar yaşanıyordu. Yarı aç yarı tok, kimi zaman umutsuz yaşam mücadeleleri geçiyordu bu ışık kümelerinin altında. Kim bilir belki tüm umutsuzluklara rağmen onurlu duruşlarından taviz vermeyen insanların çığlıkları vardı bu ışık kümelerinde. Bir sevdanın sessiz çığlığı, bir ananın burkulan yüreği, dışarıda kalmış bir garibin umutlu bekleyişi, hepsi bu ışık kümelerinin altında yaşanıyordu. Bunları düşünmek, hayal etmek belki insanı hüzünlendiriyordu, belki karamsarlığa da sevk edebilirdi ama en azından tren yolculuğunun insana özgü bazı özel duyguları ortaya çıkardığı da bir gerçekti.     

  “Alçaklar!” Diye bağıran bir kadın sesiyle irkildi. Ses ön taraftan geliyordu. Başını kaldırıp o tarafa baktı: Yaşlı bir kadın ayağa fırlamış, yanından geçmekte olan Kondüktöre bağırıyordu:

   “Biletçi Bey, şu üç adam bilet almamış! Ben aldım ama. Bunlar hırsız! Ben biletimi alıyorsam onlarında alması gerekir. Onlara cezalı bilet kes!”       

   Kondüktör, genç adamın yanından geçerken, “Deli kadın! İyice zıvanadan çıktı. Bunun sahibi yok mudur? Bizi perişan ediyor valla.” Diye mırıldandı.

   Yaşlı kadın yerine tekrar oturdu. Ancak sesli konuşması hâlâ duyuluyordu: Üç adama durmadan küfür ediyordu. Adamlar sessizce dinliyorlar, müdahale etmiyorlardı

    Beş dakika sonra vagona gelen bir restoran görevlisi yüksek sesle anons yapıyordu:

        “Restoran açılmıştır: Soğuk, sıcak, alkollü, alkolsüz içecekler, ızgara ve yemek çeşitleri…” 

    Orta yaşlardaki restoran görevlisi anonsu tekrarlaya tekrarlaya vagondan çıktı.

    Genç Adam, hemen yanındaki yaşlı çifte baktı: Aralarında hararetli bir konuşma vardı. Ne konuştuklarını duyabiliyordu.           

   “Ben onlar için çalıştım, didindim. Şu halime bak hele!” diye çıkışıyordu yaşlı adam.

    “Ne varmış halinde? Tabii ki çalışacaksın. El için çalışmadın ya. Gendi çocukların.”

   “Ben de onu diyom ya. Niye gelmiyolar?”

   “Efendi, sen cahil misin? Çocuklar devlet gapısında! Her istediklerinde geliverecekler mi sanıyon? Sen de çalışmadın mı devlet gapısında? Bilmiyomuş gibi gonuşuyon.”

    “Yahu biliyom biliyom da… Of! Sen beni anlamıyon be gadın.”      

    Birbirlerine kızgınlıklarını ifade eden konuşmalar duyuluyordu. Belli ki adam çocuklarının ziyaret etmemesinden yakınıyor, kadın da onları savunuyordu. Aralarındaki tartışmanın özü buydu. Genç Adam, tebessüm ederek yeniden cama döndü. Dışarıyı seyretmeye başladı. Yani karanlığın dışında bir şey göremediği dışarıyı… Cama her bakışında ilk karşılaştığı yüzüydü! O yüzü tanıyordu. O yüzün ruh hâlini çok iyi biliyordu. Camdaki resmin gözlerine, saçlarına, burnuna, ağzına dikkatle baktı. Sonra gözlerinin içine gözlerini dikti. Bakışları bir noktada kesişti. İkisi de birbirine keskin bakışlarla bakıyorlardı. “Ben seni tanıyorum,” dedi içinden. O da, “ben de seni tanıyorum,” diye cevap verdi. Aralarında ilginç bir konuşma başladı:

   “Sen, beni nasıl tanıyacaksın ki? Ben varsam varsın, yoksam yoksun.”

  “Öyle mi?”          

  “Evet. Öyle değil mi?”   

   “Bilmem! Sen cevap ver…”      

   “Sen bensin. Benim içimin yansımasısın!”       

  “Yüzüme bak! İçimi görebiliyor musun?”

   “Yüzünü görüyorum ya. Yani kendi yüzümü.”

   Aralarındaki konuşma devam edecekti belki ama ön taraftan yaşlı kadının sesi bir kez daha duyuldu.       

  “Ben onurlu bir insanım! Soyum, Paşa saraylarına dayanır. Sizin gibi ne idüğü belirsiz değilim. Hıh!”         

  Genç Adam başını yeniden cama çevirdi. “Onurlu insan olmak güzel bir duygu. Yüzlerce çocuk yetiştiriyorsun. Onlara onurlu olmayı öğretiyorsun. Güven duymayı, insanları sevmeyi, memleket sevgisini, Allah sevgisini öğretiyorsun. Bunlarla gururlanabilirsin. Bunları sen yapıyorsun.” Dedi içinden. Camdaki resmin sert, kızgın hezeyanıyla karşılaştı: “Öyle mi? Kendinle gururlan o zaman. Kibirlendin birden. Yüzünün şekli şemâlı değişti. Öteki insanları birden küçümsedin. Beni bile… Bak yüzüme: Kendini nasıl görüyorsun?” Genç adam sustu. Başını önüne eğdi. Sevgili anacığının kulaklarını çınlatan sesini işitir gibi oldu: “Alçak gönüllü ol oğul.” Kendi resminden utanmıştı.       

  Öndeki koltukta, cep telefonunun radyosunu açan bir yolcunun türküye eşlik eden sesini işitti.       

  Arka sıralarda koyu bir sohbet vardı. Almanya’dan kesin dönüş yaptıktan sonra İstanbul’a yerleşen bir adamın memleket özlemini, topraklarını tümden sattıktan sonra yılda bir defa atalarının mezarlarını ve doğduğu toprakları ziyaret etmek için birkaç gün ezile büzüle komşularda nasıl misafir kaldığını hayıflana hayıflana anlatışı duyuluyordu. Konuşma ilgisini çekmişti. Dikkatini adamın konuşmasına verdi: “Köyüm güzeldir.” Diyordu adam. “Tek geçim kaynağı ziraat olan küçük bir köydür.”

  Başka bir yolcu adamın sözünü keserek, “Almanya’ya nasıl gittin?” Diye sordu.

  “1960 yılında gittim. O yıllarda Almanya ümit kapısı olmuştu. Kapısındaki eşeğine kadar satıp yorganını sırtlayarak yola koyulanlardan biri de benim. Giderken ürküyorduk, korkuyorduk. Gâvur illerini bilmiyoruz, neyle karşılaşırız, ne ederiz… Korkuyla girdik Almanya’ya. Fakirdik. Almanya’ya giderken bir şeyim yoktu.”           

  Başka bir yolcu, “O kadar çalışmışsın, mal mülk edinmedin mi?” Diye sordu

   “Edinmez olur muyum? Ankara’da, Antalya’da, İstanbul’da mülklerim var… İlk izine geldiğimde köye girişimi hiç unutamam.  Fiyakalı bir Mercedes ile köye girdim. Davul zurnayla karşıladılardı beni. Uzun saçlarım aha buradaydı. Güneş vurdukça ışıl ışıl parlıyordu valla. Gelirken radyo getirdiydim. O zamanlar nerde radyo. Kimse bilmiyor… “Adamlar bu kutunun içine nasıl girdi?” diye soruyorlardı
       Başka bir yolcu,”Memleket özlemi başka oluyor değil mi?” Diye sordu.

  “Sen ne diyorsun? Güzel memleketimin taşı, toprağı, suyu bir başka hemşerim. Valla çamuru bile bir başka… Düğünümüz başka, cenazemiz başka, bayramlarımız başka. Türkiye gibi vatan yok… Ulen memleketinde soğan ekmek yiyeceksin, gâvurun etine kemiğine yan gözle bile bakmayacaksın. Aha yazıyom buraya.”

       Yolcular arasındaki sohbet öyle koyulaştı ki başka yolcularda bu sohbete katıldılar.  Memleket sevdası üzerine hararetli bir konuşma başladı. Bu sohbetten genç adam da keyif almaya başlamıştı.         

   Bir yolcu, “Biz memlekette saya gezerdik. Şimdilerde yok.” Dedi.   

   Tok sesli bir yolcu söze girdi: “Bizim zamanımızda köyün delikanlılarıyla yazın saya gezerdik. Yüzümüzü boyardık. Sonra heybeyi atardık omzumuza, oynayarak kapıları çalardık. Köylüler ne verirlerse doldururduk heybeye. Ne güzel günlerdi.”

   Almanya’dan kesin dönüş yaptığını söyleyen yolcu araya girdi. Adamın sözünü keserek;”Benim gür sesli bir horozum vardı. Sabah erkenden ötmeye başlardı. Rasim Emmi vardı köyde. Bu saatte bir de o kalkardı. Birinci sigarası içerdi durmadan. Horozla beraber o da ötmeye başlardı!” Dedi.   

   Başka bir yolcu, ”Yahu adam nasıl ötüyor?” Diye şaşkınlığını gizleyemedi

   “Tabii ki adam ötmüyor. Rasim Emmi öksürerek boğazını temizlerdi. Yahu o zamanlar dinçtim. Hastalık nedir bilmem. Yedi yaşımda başladım davar gütmeye. Dağ havasıyla büyüdüm. Bu yüzden bünyem sağlamdır.”

   “Yahu hemşerim,” Dedi bir yolcu: ”Oralar mı güzel, yoksa memleket mi?”

   “Vatanımızın her şeyi güzel. Gâvur memleketi bize göre değil. Her şeyiyle bize yabancı. Her şeyi sahte. İlk gittiğimizde aklımızı, ruhumuzu Avrupa’nın büyülü havasına kaptırdık ama Allah’a çok şükür sonra kendimize geldik.”

   “Yahu hemşerim hiç mi gezip tozmadın? Anlarsın ya!” dedi başka bir yolcu.

   “Git Allah’ını seversen. Lanet bişey! Bir gün yanlışlıkla içkili bir restorana girdim. Boğuluyorum zannettim valla. Müziğin gürültüsünden sağır olacağım sandım. Baktım, herkes gülüyor. Düşünen, ağlayan yok. Ulen dedim, bu memlekette derdi tasası olan hiç kimse yok mu? Valla herkes zoraki gülüyor. Hele kadınlar… Ulen hemşerim, bu gâvurların kadınları bile başka kokuyor!”

   “Nasıl yani?”     

   “Yahu ne bileyim işte. Bizim memlekette öteki kadınlar öyle kokar! Anlasana. Bizim kadınlarımızın kokusu bazen Itır, bazen Menekşe gibidir! Toprak kokarız biz, toprak! Başka koku bilmeyiz. Tövbe estağfurullah!”

   Yolcular arasında bir kıkırdaşma oldu. Gülenler, lâf atanlar ortamı iyice hararetlendirdi

   “Büyük kent seni bozamamış!” Dayı dedi genç bir yolcu.      

   “Bozamadı ya. Ne sandın? Hamurumuz besmeleyle yoğrulmuş çok şükür!”

   Genç Adam tebessümle dinliyordu. Gece tren yolculuğunun bu kadar keyifli geçeceğini hiç düşünmemişti. Öyle büyük keyif alıyordu ki. Yan taraftaki yaşlı çiftin aralarında hararetli bir şekilde konuştuğunu işitti.      

   “İstiyom ki oğlum yanımda olsun. Bu yaşlı halimle her şeye ben goşturuyom. Çocukları okuttuk ama adam edemedik!”

     “Tövbe tövbe. Be adam herkes senin çocuklarına imreniyo. Oğlan dersen Gaymakam oldu, hâlâ önünde el pençe divan durur. Gız savcı oldu. Saygısında gusur etmez. Daha ne istersin?”    

     “Yok efendim. Ne olurlarsa olsunlar. Niye gelmiyolar? Hı! Söyle bakıyım? Geçen bayram da gelmediler. Camdan gözü yaşlı bakıp duran sen değel miydin?”

     “Özlüyom. Ama çocukların da işleri güçleri var. Her zaman gelemezler ya. Hem durmadan telefon edip halımızı hatırımızı sormuyolar mı? Sıkıştığımız zaman para göndermiyolar mı? Her ay gönderdikleri el harçlığı da cabası.”

     “Ben para pul istemiyom. Gelin, dedim gelmediler. Neyimiş efendim, görevleri varımış. Olsun efendim, olsun. Ana baba bayram da ziyaret edilmez mi? Onlar gelmiyolarsa biz gideriz. Şükran Hanım, bizi görünce nasıl şaşıracaklar biliyon mu?”

    “Sen ne lâf anlamaz adamsın. Gız demedi mi yurt dışına… Neyidi o? Bişeye gidiyom, dediydi ya.”        

    “Seminer seminer. Yalan! Oğlan da işlerim çok dediydi. Varınca görecez işlerini. Ben onu bastonla döndürmez miyim?”

   “Dur! Delilik etme sakın. Gosgoca Gaymakam. Oğlanı irezil etme.”  

   Yeniden bir sessizlik oldu. Genç Adam başını cama çevirdi: Gökyüzü parlayan yıldızdan geçilmiyordu. Sanki uzaktan göz kırpıyorlar gibiydi. İki elini siper ederek dışarıdaki nesneleri görmeye çalıştı. Silueti andıran tepelerin üzerinde, elini uzatsan dokunacakmış gibi duran yıldızlara baktı. Tepelerin üzerinde bazı karartıların hareket ediyormuş izlenimine kapıldı. Ürkütücü bir karanlık vardı. Gündüz olsa, çeşit çeşit renklerin hâkim olduğu yeşillikleri, birbirinin üzerine geçmiş gibi kat kat duran tepeleri büyük bir zevkle seyredebilirdi. Derelerin ne kadar hırçın aktığını da görebilirdi.   
       Dışarıyı izlemek istedi ama karanlıkta bir şey göremiyordu. Gördüğü tek şey her zaman ki gibi camdaki resimdi. Bu sırada başka bir restoran görevlisi anons yaparak geçip gitti. Orta sıralardaki koltukta uyuklayan bir adamın keskin horlama sesi bütün yolcuları rahatsız etmişti. Arka sıralarda küçük bir çocuğun, “Acıktım!” diyerek ağlayan sesi duyuluyordu. Birkaç dakika sonra hemen arkasındaki koltuktan gelen ve yavaş yavaş etrafa yayılan pis ve keskin bir kokuyla midesi bulandı. Kusmamak için kendini zor tuttu. Döndü baktı, orta yaşlarda bir adam kaşınarak uyuklamaya çalışıyordu. Genç adam, “Tuvalete gitsene be adam!”Diye mırıldandı. Bu da güzel yolculuğun dikeninden başka bir şey değildi. “Gülü seven dikenine katlanır,” diye düşündü

   Başını cama çevirdi; çok uzaktan göz kırpan ışıkları gördü. Bu ışıkların bir köye mi, yoksa bir belde ya da bir şehre mi ait olduğunu anlamaya çalıştı. Sonra bu ışıkların bir köye ait olduğuna kanaat getirdi. Çocukluğu gözünün önüne geldi: Sakız jelâtinlerini toplayarak rayların üzerine koyarlardı. Üzerinden tren geçtiği zaman bunun paraya dönüşeceğine inanıyorlardı! Kendisi bunu biraz garip bulsa da köyün çocukları böyle olduğuna inandıkları için, o da birkaç defa bunu denemişti. Ancak jelâtinlerin paraya dönüştüğünü hiç görmemişti.

  Hararetli bir şekilde konuşan yaşlı çiftin sesini işitince o tarafa başını çevirdi.

  “Ben torunlarımı özledim Şükran Hanım. Baksana çocukları bile göndermiyolar. Bari yaz tatilinde gönderseler ya.”

   “Efendi, iyi hoş diyon da onlarda ana baba. Çocuklarını özler, merak ederler. Gönderir mi? Sen niye düşüncesiz gonuşuyon böyle?”    

  “O gelin var ya, o gelin! Hep o yapıyo ne yapıyosa. Oğlana galsa hiç durmaz gönderir.”
       “Tövbe tövbe!”   

   “Tövbesi falan yok. Ben o gelini zaten baştan istemediydim. Birbirimizi hiç sevmedik.”

   Yaşlı kadın kocasına ters ters baktı. Başını sağa sola çevirerek mırıldandı.

   “Özümü ömrümü yedin bitirdin Efendi. Gapına geldim geleli çekmediğim çile galmadı. Şimdi de sıra çocuklarda. Bari onları rahat bırak!”

   “Ne yaptım? Dövdüm mü, sövdüm mü? Ha!” 

   “Beter ettin, beter. Beni gonuşturma. Yaptıklarını unuttun mu?”       

   “Yahu Hanım, her insanın bir eşek zamanı, bir eşref zamanı vardır! Cahilliğimizde çok eşeklik ettim, tamam kabul. Ama hep başımın tacı etmedim mi? Günahlarımı yüzüme niye vurursun? Beni utandırmak mı istiyon? Hem ben de senin için çabalıyom. Bak gadın, demedi deme; ben ölüyüm perişan olursun! Dua ette sen, benden önce öl…”

   “Gazık geldin, gazık gidecen! Allah’ın işine ne garışıyon? Deli devre gonuşup durma. Tövbe tövbe.”

   Sustu kadın, başını cama çevirip dışarıyı izlemeye başladı. Yaşlı adam mahcup olmuş bir halde başını önüne eğdi. Elindeki tespihini mırıldanarak çekmeye başladı.

   Birden anacığı aklına geliverdi. Bir gün kendisi de evlenecekti. Belki memleketinden uzak bir yerde görev yapacaktı. Eğer annesi gelmek istemezse, o da kendisinin yolunu gözleyecek, torun hasretiyle gözyaşı dökecekti. “Ben annemi yalnız bırakmam,” diye düşündü. Ya gelmek istemezse? “Ölürüm de doğduğum toprakları terk etmem,” derse… Canı sıkıldı. Ensesinden terlemeye başladığını hissetti.

   Başını yeniden cama çevirdi. Yüzüyle bir kez daha buluştu. “Ya karın, anacağını istemezse,” dedi camdaki resim! “Her gün saçlarını okşadığın, sevgilim diye bağrına bastığın karın bir gün karşına geçip de; “Ya ben, ya anan!” derse ne yaparsın?” “Benim karım böyle bir şey diyemez,” dedi birden ve irkildi. “Hayır! Benim karım böyle bir şey diyemez. Diyecek olursa…”

  Ruhunu sarsan bu düşüncelerden kurtulmalıydı. Gözlerini yumdu. Hiçbir şey düşünmemeliydi. Göz kapaklarını sıktı sıktı. Açarsa sanki aynı düşüncelerle yüz yüze gelecek ve çıkmaz bir sokakta yolunu şaşıracakmış gibi ürperdi.                       

  Cama başını yeniden çevirdi. Birden iç dünyasında bir rahatlama hissetti ve gevşedi. Gözlerini yumdu. Karanlığın büyülü atmosferini düşünerek hülyalara daldı!

   Cama baktı, yüzüyle yeniden buluştu. Yolculuk boyunca benden kaçamazsın, der gibiydi. “Bana her baktığında unuttuklarını hatırlayacaksın. Ben, senin unuttuklarının resmiyim,” diyordu.        

  Camdaki resme kızdı. Onunla hararetli bir tartışmaya başlayacaktı ki yanda oturan yaşlı çiftin konuşmalarıyla bundan vazgeçerek yüzüyle buluşmayı erteledi!      

  “Cancağızım,” diyordu yaşlı adam. “Seni hep saydım. Başımın üstünde taşıdım. İstemeden de olsa seni üzdüm. Elimde değildi. Pişmanım. Çok pişmanım. O günleri hatırlamak dahi istemiyom. Beni affet! Hakkını helâl et.”

   “Bilmez miyim pişmanlığını Bey. Beni saydın, el üstünde tuttun. Ben de çocuklara gıyamadığım için seni suçlayıp gızıyom ya. Yoksa bilirim ki altın gibi galbin vardır. Ben sana hakkımı çoktan helâl ettim. Sen de hakkını helâl et.”

  “Helâl olsun cancağızım. Helâl olsun. Allah ağzımızın tadını bozmasın. Ben de… Yaşlılık işte yahu. Çocuklarımı, torunlarımı özlüyom. Bayram da herkesin çoluğu çocuğu yanına gelirken, torunlarının elinden tutup mahallede gezerlerken imreniyom. Ben de onlarla gezmek istiyom. Bakkaldan ellerine bişey alıp şöyle gasılaraktan parkta oturmak istiyom. Sen, benim delibaşıma aldırma. Ben ne dersem “He!” de gitsin. Bilmiyon mu beni?”

  Yaşlı kadın,“Bilmez miyim?” Dedi tebessüm ederek. Kocasının ellerini avuçlarının içine alarak şefkatle okşadı.

    “Ah Bey! Allah seni başımızdan eksik etmesin. Sen varsında ocağımız tütüyo. Sen, bizim gocaman çınar ağacımızsın!”

  “Sağ ol Hanım. Altın galpli gadınım. Sağ ol.”  

  Tek tük konuşanların ve horlayan yolcuların sesinden başka ses işitilmiyordu. Vagona bir sessizlik çökmüştü. Onun da uykusu gelmişti. Saatine baktı, gece yarısını çoktan geçmişti. Uykuyu alt edebilse yüzüyle yeniden buluşmayı çok istiyordu ama bu imkânsız gibiydi. Göz kapakları iyice ağırlaşmış, kontrolünden çıkmıştı. Yavaş yavaş kapanmak üzereydi. Uyanabilirse abdestini alıp sabah namazını oturduğu yerden kılmaya niyetleniyordu

  Yaşlı kadın, başını kocasının omzuna dayamış uyuyordu. Adamın gözleri kapalı olmasına rağmen avuçları içinde tuttuğu karısının elini yavaş yavaş okşuyordu. Saatler ilerledikçe karısının eli üzerindeki parmakları yavaş yavaş gevşemeye başladı.    

  Tan ağarmak üzereydi.

  Yaşlı adamın başı öne doğru düşmüş, uyuyor gibiydi. Karısının elini okşayan kolu koltuktan aşağı sarkmış sallanıyordu!

  Herkes uykudaydı.         

  Tren yolculuğu başladığı gibi ama bir yolcusunu Hakk’a uğurlamış olarak devam ediyordu.

 

 

 

 

 

 



Bu yazı 570 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
YUKARI