Örnek HTML sayfası
Bugun...


Çelebi ÖZTÜRK


Facebookta Paylaş









KARA TREN İSTASYONDA DURMAZ
Tarih: 01-01-2020 18:48:00 Güncelleme: 01-01-2020 18:48:00


 

 

     Kırıkkale tren istasyonu sakindi. Üç beş yolcunun dışında kimse yoktu. Hava sıcak ve bunaltıcıydı. Yolcular, bu sıcak hava da bekleme salonuna girmiyorlar, dışarıda oturmayı yeğliyorlardı.

     Elinde baltayla yaşlı bir adam, gar şefinin odasının önündeki bankta oturuyordu. Üniformalı bir görevli önünden geçerken döndü, adama şöyle bir baktı.

     “Hemşerim burada oturmak yasak!” dedi.

     “Ora yasak, bura yasak! Nerede oturacam?” diye dikleşti adam.

     Üniformalı adam, hiç beklemediği bu çıkış karşısında tırsmış olmalı ki bir şey diyemedi. Adama baka baka oradan uzaklaştı. 

     Garın önünde üç tane bank vardı. Baltalı adam tek başına oturuyordu. Diğerinde, başında çarı ve uzun entarisiyle köylü olduğu kıyafetinden anlaşılan genç bir kadın kucağındaki çocuğu emzirmekle meşguldü. Bunu yaparken utandığı her halinden belliydi. Çarın bir ucuyla memesinin üstünü kapatırken, bir yandan da gözünün altından çevreyi gözetliyordu. Yanındaki yaşlı adam ya kayınpederi ya da babası olmalıydı. Diğer bir bankta ise on beşinde bir çocuk tek başına oturuyordu. Birilerini beklediği her halinden belliydi. Birkaç kişi ellerini arkalarından bağlamışlar garın önünde volta atıyorlardı.

     Trenin gelmesine çok az bir zaman kalmıştı. Şans eseri tehir yoktu.

     Erzurum Ekspresi’nin çok uzaktan sesi duyuluyordu. Bu sırada çocuğun beklediği arkadaşları yanına yaklaştı.

      “Lan oğlum nerede kaldınız? Tren gelmek üzere.”

      “Kuşçu’yu bekledim. Yoksa şimdiye geldiydim.”

     Kuşçu dedikleri çocuk aynı yaşlarda sarışın bir çocuktu. Evlerin çatılarında güvencin kovalayarak onları yakalamaya çalıştığından lakabı Kuşçu olarak kalmıştı.

     “Kenan sizin köyde tren duruyor mu?”

     “Oğlum tren köyde durur mu? Köyün önünde istasyon var ama orada da bu tren durmaz. Yavaşladığında atlayacağız.

     “Lan oğlum bilet alalım. Yakalanırsak cezalı öderiz!  Zaten para yok!”

         “Korkma lan. Ben kaç defa böyle yaptım.”

         “İyi.”

     Bu sırada Erzurum Ekspresi’nin düdük sesi duyuldu. Tren görünmüştü. Yavaş yavaş geliyordu.

     “İyi lan, kalabalıkta değil. Rahat rahat gideriz,” dedi Kuşçu

      Tren istasyona yaklaşırken, istasyonda bekleyen yolcular arasında bir hareketlenme oldu. Tren, gar’a yanaşıp sert bir şekilde durdu. Yolcular bir an önce trene binmeye çalışıyorlardı. Kenan ve arkadaşları öndeki vagonlardan birine hemen atladılar.

     Tren düdüğünü çalarak usul usul hareket etti. Kırıkkale’den ayrılıyordu. Evlerin arasından geçerken o kalın düdüğü kulakları sağır edercesine öttü. Evlerin balkonlarından kadınların, kızların, çocukların meraklı gözlerle trene bakışmaları ilginç bir manzara sergiliyordu. Çocuklar el sallarken Kenan ve arkadaşları da onlara el salladı.

      Bu sırada Kondüktör, parmakları arasındaki Birinci sigarasından derin bir nefes çektikten sonra camdan fırlatarak yanlarından geçip gitti. Tren kalabalıktı. Oturacak yer yoktu. Boş bir kompartıman bulabilmek için bütün vagonları gezdiler. Sonunda koridorda açık bir camın önünde durarak yolculuğun keyfini çıkarmaya karar verdiler. Yaşlı bir kadın valizini kaybetmiş olmanın telaşıyla bütün odaları tek tek arıyordu.

      “Çocuklar valizimi kaybettim. Siyah tahta bir valiz. Gördünüz mü?”

      “Yok,” dedi Kuşçu. “Görmedik teyze.”

     Kadın yanlarından geçerken, “Ne işe yararsınız ki!” diye kızdı. Kadının arkasından, sanki valizini görmek zorundayız, der gibi baktılar. Yaşlı bir adam yanlarına geldi. Açık pencereden dışarıyı seyretmeye başlayınca, çocuklar geri çekilip adama yer verdi. Adam leş gibi sigara kokuyordu. Parmakları arasında tuttuğu sigarayı derin derin çekiyor, dumanı bırakırken de öksürüğe boğuluyordu ama buna hiç aldırış etmiyordu. Kim bilir günde kaç paket sigara içiyordu. Parmaklarının arası ve beyaz bıyıkları nikotinden sararmış olmasına rağmen adamın hiç umurunda olmadığı tavırlarından belliydi.

     Aşağı Mahmutlar istasyonunda tren durdu. Bir yolcu aldı, sonra yavaş yavaş hareket etti. O kalın ve ürkütücü düdüğünü öttürerek istasyondan ayrıldı. Dağların arasından takur tukur ilerliyordu. Biçilmeye yüz tutmuş ekinlerin sarı görüntüsü, ağaçların yeşil yaprakları, tepelerin kahvesiyah arası renk tonu, gri, beyaz kayalar, taşlar tam bir renk senfonisi oluşturuyordu. Tren, taş ocağının yanından geçerken meraklı gözlerle baktılar. Biçerlerin tarla da dönerek ekin biçmesi tüm yolcuların mera-kını uyandırmıştı. Yolcular, camlardan manzarayı heyecanla seyrediyorlardı

     İstasyon çoktan geride kalmıştı. Ilık bir rüzgâr, camdan bakan çocukların yüzünü yalıyor, saçlarını havalandırıyordu. Odaların birinden gelen bir kadın hıçkırığı dikkatlerini çekti. Bakışlarını hemen arkalarında bulunan odaya çevirdiler. Yaşlı bir kadın ağlıyor, yaşlı bir adam da sessizce yanında oturuyordu. Kim bilir ne derdi vardı? Bakışlarını yeniden dışarıya çevirip manzarayı izlemeye başladılar. Genç bir adam tırnaklarını yiyerek yanlarından geçerken, arka odadaki yaşlı kadının güçsüz hıçkırıkları hâlâ duyuluyordu.

     Vagonlardaki bütün odalar hınca hınç doluydu. Bagajlarda dolu olduğundan ellerindeki çantaları, valizleri, torbaları kucaklarına koymak zorunda kalıyorlardı. Oturakların altına kadar torba ve çantalarla dolmuştu. Odalar çok havasızdı. Uzun süre havasız ortamdan rahatsız olanlar dışarı çıkıyorlar, açık camların önünde bir müddet hava aldıktan sonra yeniden yerlerine dönüyorlardı.

     “Lan Kuşçu iyi ki içeride değiliz! Oğlum içerisi pis pis kokuyor valla. Baksana koku ta buraya kadar geliyor.”

      “Valla doğru söylüyon. Lan,  ayakta gitmek bile içeride olmaktan daha iyi…”

      “Öyle değil mi Murat?”

      Sessizce konuşmaları dinleyen Murat,

      “Valla öyle…” dedi. Sonra kompartımana doğru başını çevirip baktıktan sonra, “Oğlum lan, içeride bir kız var!”

     “Bize ne lan!” dedi Kenan. “Elalemin kızını mı kesiyon?”

     “Yok, oğlum. Kız resim çiziyor! Lan ne süper bişey.”

     Arkalarına dönüp kompartımanın içine bak-tılar. Kız gerçekten de elindeki kara kalemle öyle güzel bir resim çiziyordu ki, kızın kâğıda çizdiği resme şaşkınlık ve hayranlıkla bakmadan edemediler.

     “Babam konservatuara göndermedi. Yoksa ben de resim yeteneğimi geliştirir, böyle güzel resim çizebilirdim.”

      “Niye göndermedi lan?” dedi Kuşçu.

      “Zoytarı mı olacaksın?” dedi.

     Üçü birden gülüştüler. Murat başını camdan çıkarıp baktı. Sonra hızla çekti.

     “N’oldu lan?” dedi Kenan.

     “Tünele giriyoruz. Tren tünele girdiğinde beni ürperti alır! Nedense karanlıktan hep korkuyorum.

      “İyi ki korkuyorsun lan. Korkmasan kim bilir milletin başına ne belalar açarsın

      “Hadi ordan.”

     Tren tünele girdiğinden zifiri bir karanlık o-luştu. Göz gözü görmüyordu. Aslında ışıkların yanması gerekiyordu  ama yanmadı. Tüneldeki ha-va akımı nedeniyle vagonun içini kaplayan serin hava tüm yolcuların üşümesine neden oldu.

      “Elimi bırak!” dedi Kenan. “Elimden niye tutuyon oğlum?

     Tünele girdiklerinde, korkudan Kenan’ın elini tutan Murat’tan başkası değildi.

     “Korkuyorum oğlum. Ne yapıyım?”

     Birkaç dakika sonra cılız bir ışık vagonun içini aydınlatmaya başladı. Demek ki tünelin çıkışına gelmişti tren. Bu sırada arkadaki kompartımandan bir kadının, “Dizlerim üşüdü!” diyen cılız sesi duyuldu. Üçünün de üzerinde ince bir gömlek vardı. Aslında tren tünele girdiğinde onlarda üşümüşlerdi. Yine aynı kompartımanda bir adamın sert ve boğuk sesi duyuldu:

      “Yahu kardeşim biraz öte gitsene. İyice sıkıştırdın beni.”

     “Hemşerim gidecek yer mi var?” diye aynı sertlikte cevap verdi öteki adam.

     Biraz önce üşüdüğünü söyleyen kadın, kocasının ceketini dizlerinin üzerine örtmüş, başını kocasının omuzlarına dayamış uyumaya çalışıyordu

      “Bu tren kömürlü mü? Yoksa mazotlu mu?” dedi Kuşçu.

     “Kömürlü oğlum. Baksana nasıl gara duman çıkarıyor.”

      “Oğlum ne komik cevap verdin,” dedi Murat. “Mazotlu olunca beyaz duman mı çıkarıyor?”

     “He. Tahminim öyle…”

     Tren dağların arasından çıkmış, sarsıla sarsıla düz arazide ilerliyordu. Tren her zaman ki sinir bozucu düdüğünü öttürdü. Murat başını camdan çıkarıp baktı:

     “Koyun sürüsü var önde.”

     Trenin kalın düdüğü bir kez daha duyuldu. İki çoban, sürüleri rayların üzerinden hızlı hızlı sürdü. Son anda koyun sürüsünü ezilmekten kurtardılar.

     Yirmi dakika sonra trenin kalın düdüğü bir kez daha duyuldu. Kenan camdan baktı. Tren Çerikli’ye doğru yaklaşıyordu. İstasyona yanaşırken düdüğünü bir kez daha öttürdü. Çelik demirlerin birbirine değerken çıkardığı tiz ve keskin ses duyuldu. Tren sarsılarak durdu. Yolcular inmek için hareketlenmişti. Bavulunu, çantasını, torbasını sürükleyerek inmeye çalışan yolcuların acelesi keyif vericiydi! İki dakika geçmeden yeniden hareket etti. Trenden yirmiye yakın yolcu inmişti. Ayakta kalan yolcular yer kapabilmek için birbiriyle yarışıyorlardı adeta. Tren, Delice Irmağının üstünden aynı hızla geçti

      “Şuraya bakın! Kocaman balık. Gördünüz mü?” dedi Kuşçu.

      “Yok, görmedim,” dedi Murat.

     “Delice Irmağında balık çok olur. Su tuzlu olduğu için balığı lezzetlidir.” dedi Kenan.

     Bu sırada bulundukları yerin iki metre yanındaki pencereden bir adam sigarayı pencereden dışarı attı.

     “Bak! Gördünüz mü adam yanan sigarayı pencereden attı.”

     Murat, adamın duyamayacağı kadar sessiz bir ses tonuyla;

      “Kör müsün be adam ekin var!” dedi

      “Şunu bir güzel dövelim,” dedi Kuşçu.

     “Dayı sigarayı niye attın? Ekin tutuşursa!” dedi Kenan.

     Adam ters ters baktı, bir şey demeden dönüp koridorda yürümeye başladı.

     Tren düz ovada sarsılarak ilerliyordu. Hemen karşıda, tepelerin arkasında Tatlıcak köyünün evlerinin çatışı gözüküyordu.

      “Şu görünün köy Tatlıcak Köyü,” dedi Kenan

      Trenin kalın düdüğü yeniden duyuldu. On dakika sonra tren yavaşlamaya başladı.

     “Bizim köy istasyonuna geliyoruz. İyice yavaşlayınca atlayacağız,” dedi Kenan.

      “Yavaşlamazsa?” dedi Kuşçu

      “Kenan, yavaşlayacağından emin misin? Bir yerimizi kırmayalım oğlum?” dedi Murat

     “Yok, oğlum. Korkmayın lan. İstasyon tarafından atlamayacağız. Bizi görmesinler. Bu taraftan atlayacağız.”

      “Tamam,” dediler.

     Tren istasyona yaklaşırken biraz daha hızını düşürmüştü. Kapıyı açtılar.

     “Hadi!” dedi Kenan. “Şimdi atlamanın tam zamanı.”

     Kenan kendini boşluğa bıraktı. Toprağa temas eder etmez yere çakıldı. Kuşçu arkasından baktı, sonra cesaretini toplayıp oda kendini boşluğa bıraktı. Murat onlara korku dolu gözlerle baktı. Mümkün değil atlayamazdı. Kenan ile Kuşçu yuvarlanmışlar ama bir şey olmamıştı. “Atla!” diye işaret ediyorlar, bağırıyorlardı. Murat basamağa adımını attı. Korkuyordu. Bir yandan da kapıdan sıkı sıkıya tutuyordu. Gözlerini yumdu, kendini boşluğa bıraktı. Ayaklarının toprağa değdiğini, sonra havalandığını hissetti. Canı müthiş yanıyordu. Herhalde tüm kemiklerim kırıldı, diye düşündü. Yüzükoyun yere çakılmıştı. Kenan ile Kuşçu koşarak yanına geldiler.

      “Bir şeyin var mı?” diye sordular

      “Biraz canım yanıyor, o kadar. Başka bir şeyim yok.”

     “Lan oğlum, atla dediğimizde niye atlamıyon. Tren hızlandıktan sonra atladın. Yoksa bir şey olmazdı.”

     Pantolonlarının diz kapağının üstü yırtılmıştı. Ama buna şükrediyorlardı. Çok daha kötüsü olabilirdi. Yaptıklarının ne kadar tehlikeli bir iş olduğunu kavrayamıyorlardı. Köye doğru yürümeye başladılar. Üçü de topallıyordu.

       

 

 

 



Bu yazı 2881 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
668 Okunma
648 Okunma
625 Okunma
623 Okunma
599 Okunma
504 Okunma
468 Okunma
462 Okunma
370 Okunma
344 Okunma
300 Okunma
297 Okunma
2332 Okunma
2232 Okunma
1807 Okunma
1745 Okunma
1744 Okunma
1736 Okunma
1661 Okunma
1556 Okunma
1509 Okunma
1459 Okunma
1407 Okunma
1385 Okunma
YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
YUKARI