Örnek HTML sayfası
Bugun...


Çelebi ÖZTÜRK


Facebookta Paylaş









EDEBİYAT VE SANATTA HİCİV, BAŞKALDIRI VE AYRIMCILIK (2)
Tarih: 01-03-2020 18:48:00 Güncelleme: 01-03-2020 18:51:00


Osmanlı döneminden başlayarak günümüze kadar her türlü olumsuzlukların karşısına dikilen ve başkaldıran âşıklar olmuştur. Türk Dil Kurumu’nun güncel sözlüğünde “başkaldırı” şu şekilde tarif edilir: “Herhangi bir amaçla kurulu düzene veya devlet güçlerine karşı gelme, başkaldırma, ayaklanma, isyan. Bir düzene veya emre boyun eğmeme, uymama, itaat etmeme.” Ancak âşıkların başkaldırması buradaki sözcük anlamından farklıdır. Çünkü âşıklar, sosyal hayatın düzensizliklerine karşı sözlü ve sazlı olarak eleştirmek suretiyle başkaldırırlar. Yani sosyal ve siyasal hayatın düzensizlikleri eleştiri konusudur. En ağır şekilde eleştirir ve boyun eğmezler. Buradan çıkarılacak anlam, âşıkların başkaldırılarına (eleştirilerine) neden olan olaylar örgüsü birbirinden farklıdır. Tarihi olaylara ve dönemlere göre mizah ve hiciv kullanılarak sazlı ve sözlü başkaldırının dozu her zaman değişebilmektedir.

 

Yrd. Doç. Dr. Mehmet Yardımcı, “Osmanlı Döneminde Olumsuz Davranışlara Karşı Sivaslı Âşıkların Başkaldırı Ve Yergi Şiirleri” isimli makale çalışmasında Türk halkının ulusal kültürünün aynası âşık edebiyatıdır. Yazdırılamayan ya da yazılamayan tarihi gerçekler âşıkların dizeleri arasında ustaca yer alır. Geçmiş, âşığın şiirleri içinde saklı bir belge gibi durur.” Der. 4

 

Osmanlı döneminde halktan alınan öşür için Âşık Talibi şöyle diyor:

 

Talibi’yim kurtulmadım çileden
Mültezimler öşür alır kileden
En doğrusu kaçmak imiş Zile 'den
Hiç gelmemek Nurun âlâ nur imiş. 5

 

Yine Osmanlı dönemindeki zulüm için Âşık Ali şöyle diyor:

 

Sanma ki Osmanlı yanına kalır
Tanrının aslanı Şahoğlu gelir
Darb ile tahtı elinden alır
Harabende erkân sürülse gerek. 6

 

Haksızlık, yoksulluk, yolsuzluk ve bozulan düzen için Âşık Feryadî şöyle diyor:

 

İdris terzilik icat etmeden
Geçti endazeden boyumuz bizim
Anka yaratmayız Kaf’a gitmeden
Bin bir çile çeker soyumuz bizim. 7

 

Bu konuda Nedim Şahhüseyinoğlu şöyle der: “Özünde mizah, taşlama ve hiciv, birbirini tamamlayan öğelerdir. Mizah, taşlama ve hiciv herhangi bir yönetimin, kişinin uygulamalarını, olumsuzluklarını şiir, fıkra, öykü ve karikatürle yermek, alaya almaktır. Mizah, taşlama ve hicivde yergi, güldürü, eğlence, hoşgörü, düşünme ve uyarma iç içe kaynaştırılmıştır. Bir gerçeği yansıtır. Diğer anlatımla mizahı bir sanat, hüner ve mantık olarak da değerlendirebiliriz”8

 

Osmanlı dönemi şair ve yazarlarının kendilerine özgü edebiyat dili ve üslubu vardır.  Bu dönemde ortaya çıkan şair ve yazarların pek çoğu yönetimlerin etkisinde kalmadan klasik şiir ve nesrin kendine özgü biçimini korumuşlar, edebi dillerinin kendilerine özgü biçimini şiirin şekil ve muhteva özelliklerine kattıkları değerle zenginleştirerek bugünlere kadar gelmesini sağlamışlardır. Bunu yaparken toplumun farklı yaşam katmanlarına dokunmamışlar, hepsi de ayrı ayrı birer zenginlik olarak kabul edilmiş, şiirlerinde ve nesirlerinde bu zenginliğe yer vererek süsleyip yaşatmışlardır.  

 

Osmanlı’da yükselme döneminin padişahları bilim ve sanat alanında çalışmalar yapmışlar, bu alanda çalışmalar yapan bilim ve sanat adamlarını korumuşlar ve onlara destek vermişlerdir. Osmanlı padişahları edebiyat ve sanatın yanı sıra müzik, hattatlık, resim ve şiir gibi sanatlarla da uğraşmışlar ve dönemin önemli eserlerine imza atmışlardır.

 

Saraya yakın şair ve yazarların eserlerinde sarayın etkileri görülür. Özellikle divan şiiri sarayın ve üst tabakanın anlayabileceği dilde yazılmıştır. Osmanlı döneminin divan şiir geleneğine göre yazılan eserlerinde halkın sosyal problemlerine yer verilmediği görülür.

 

Cumhuriyet’in kurulması, âşık, şair ve yazarların duygu ve düşüncelerinde reform yaratır. Bunlar, sözlerinde, sazlarında ve yazılarında artık yeni Türkiye’nin kuruluş felsefesini işlemeye başlarlar. Yeni düzenle barışık olarak Türk milletinin ruhuna hitap eden eserler ortaya koyarlar. Ancak Demokrat Parti’nin iktidara gelmesiyle durum değişir. Zira köylerden kentlere büyük göçler yaşanmaya başlanmış ve toplum düzeni de yavaş yavaş değişmiştir. Düzensiz yapılaşmalar, toplum yaşayışının düzensizleşmesi, olumsuzlukların artması, siyasal düzensizlik vb. sorunlar edebiyat ve sanatın dönüşüm yaşamasına neden olur. Daha sonra 1960 ihtilali yaşanır. Âşıklar, şairler ve yazarlar edebiyat ve sanat aracılığıyla yönetimi en ağır şekilde eleştirmeye başlarlar. Eleştirilerin dozu arttıkça hükümette uygulamalarında sert tedbirler alır, kimini sürgün eder, kimini hapseder. Edebiyat ve sanatın kırılma noktası başlamıştır. Dili söyleyen, eli kalem tutan edebiyat ve sanat adamları için artık yönetime karşı muhalif davranışlar sergilenmeye başlanır. Bu dönem, edebiyat ve sanatın siyasallaşmaya başladığı bir kırılma noktası olur.

 

Cumhuriyet dönemi âşık, şair ve yazarlarının kendilerinden önceki sanatçıları örnek aldıkları görülür. Taşlama türü şiirler de hiciv ve mizah ustalıkla kullanılır. Hem eğlendirir hem düşündürür, kimi zamanda kızdırır. Aşağıdaki örnekte görüldüğü gibi taşlama türü hiciv kaynanaları kızdırır.

 

Duvar dibinde kazık
Kaynanam öldü yazık
Öldüğüne yanmam, ama
Giden oduna yazık

 

Bahçelerde lahana
Kıydım koydum sahana
Hiç ömrümde görmedim
Böyle gavur kaynana 9   

 

“Şairlerin Sultanı” unvanıyla bilinen usta şair Necip Fazıl Kısakürek’te şiirlerinde hiciv’i kullanan şairlerimizdendir. Daha çok politik ve siyasal hicivler yazmıştır.

 

Ya baş derdi konuşun yahut hiç toplanmayın
Kurultay kapısında tokaları neyleyim?
Bahsetme sayın bayım, beş yıllık planlardan,
İki ucu kavuşmaz yakaları neyleyim?

(Necip Fazıl Kısakürek)

 

Cumhuriyet dönemiyle birlikte edebiyatın dili de değişmiştir. Yaşanan siyasal ve politik çalkantılar taşlama türü şiir ve hiciv sanatında farklı konuların ele alınarak başarıyla uygulandığı dönemdir. 1940’dan başlayarak edebiyat ve sanatın sağ ve sol olarak ayrılmaya başladığı yıllarda edebiyatçılar siyasi düşünce, etnik köken ve inanç bağlamında birbirlerine adeta düşman olmuşlar, birbirlerinin yazılarını beğenmeyen ve aşağılama derecesinde birbirini eleştiren yazılar kaleme almışlardır. Yazılarında ve şiirlerinde toplumsal konuları işleyen şair ve yazarlar ya sürgün edilmişler ya da hapse atılmışlardır. Nazım Hikmet, Sabahattin Ali, Yaşar Kemal gibi şair ve yazarlar bunlara örnektir.

 

Nitekim şair ve yazarların birbirleri hakkındaki yazılarını ve söylemlerini çok okuduk. Kimilerinin dostlukları, kimilerinin aşkları yazılmış, kendi ağızlarından ifade edilmiştir. Edebiyatımızda yer alan bu çekişmelerin pek çok nedenleri var. Birbirlerine karşı kullandıkları dil ne kadar yaralayıcı olursa olsun bazen bir araya gelebildiklerini de okuduk. Bu da edebiyatın birleştirici gücü ve o görünmez büyülü etkisidir. Peki, edebiyatçılar yalnız bizde mi kavgalı? Tabii ki hayır. Birbirlerine küfür edip aşağılayan, birbirlerinden nefret derecesinde kin duyan öfkeli yazarlar Avrupa’da, Afrika’da ve diğer kıtaların ülkelerinde de var. Bu kavgaların altında yatan gerçekler ise, kıskançlık ve hasetlik bir yana kimi zaman aynı inancı, aynı düşünceyi taşımamaları, hoşgörü ve saygı duygularını kaybetmelerinden kaynaklanıyor.

 

Sanatta da aynı. Sanatın doğuşu nasıl ki insanı eğlendirmek, eğitmek ve özel yaşamına renk katarak zenginleştirmek ise, günümüzde çoğu zaman farklı algılamalara neden olabiliyor. İnanca, etnik kökene ve siyasi düşünceye göre şekillenebiliyor, hatta ortaya çıkan kurgu sanatın kendi içinde methiyelere veya reddiyelere neden olabiliyorken dışarıdan da farklı algılanabiliyor.

 

 Prof. Dr. Nazım H. Polat, Folklor Dergisinde yazdığı bir makale de şöyle diyor: “Sanatın teşekkülünü insanlığın ilk dönemlerine kadar götürmek mümkündür. Sanatta zevk farklılıkları da sanatın tarihi kadar eskidir. Bu zevk gruplarının birbirlerini algılama tarzı zaman zaman değişmiş hatta birbirine karşıt olabilmiştir. Karacaoğlan’ın Divan edebiyatına bakışı Gevherî’ninkiyle aynı değildir. Cenap Şahabettin’le Ziya Gökalp benzer eğitimleri almış, aynı siyasî ve toplumsal havayı teneffüs etmişlerdir. Ama birisinin burun kıvırarak baktığı koşma, diğeri için örnek alınabilecek bir nazım şeklidir...”10

 

12 Eylül 1980 öncesinde edebiyatımızda sağcı, solcu ve İslamcı diye gruplandırmalar yaşandı. Bunların yer aldığı gruplarla adlandırılan kitaplar, dergiler, gazeteler, sinema ve tiyatrolar vardı. Hatta müzik bile bu siyasi grupların izmlerine ayrılmıştı. Çok sevilen ve beğeniyle dinlenilen bir halk müziği sırf yorumlayanın siyasi görüşü nedeniyle diğer izmciler tarafından dinlenmezdi. İnsanlar, düşünce ve davranış biçimlerini inanç, etnik köken ve siyasi düşüncelere göre düzenliyorlardı. Bu da edebiyatımızda ve sanatımızda gelişmeyi önlemiştir.

 

12 Eylül sonrasında yumuşama görülmüştür. Özellikle 90’lı yıllardan sonra Alevi türkülerine olan ilgi ve hayranlık artmış ve her yerde çalınmaya ve söylenmeye başlanmıştır. Bu gelişme bizim gibi içe kapalı toplumlar açısından son derece önemli olmakla birlikte zaman içerisinde hoşgörü ve tahammülsüzlük artmıştır. Bu da edebiyatımızda ve sanatımızda bölünmelerin yaşanmasına neden olmuştur.

 

Toplumun hoşgörü ve tahammül sınırlarını zorlayacak şekilde dayatılan ve toplum da “haksız” algısı yaratacak düşünceler, eylemler, uygulamalar ve söylemler edebiyat ve sanatta başka anlamların yüklenmesine, edebiyatın ve sanatın gerilemesine, yazarın ve sanatçının kendi kendine otokontrol uygulamasına, kendini zorlayarak ortaya çıkan sansürleme ile düşünce de, yazı da ve sanatın uygulanma biçiminde gerilemeye neden olur. Halbuki her yazar ve sanatçı düşüncelerinde ileriyi görebilme ve konuşabilme özgürlüğüne sahip olabilmelidir. Çünkü bunlar yaşadıkları çağın tanıkları olup, yaşadıkları çağın olaylarını geleceğe taşıyan insanlardır, edebiyatın ve sanatın neferleridir. Bunlar yaşadıkları dönemi ve düşüncelerini edebiyatta ve sanatta yaşatmak zorundadırlar. Üzerlerine aldıkları görev toplumsal yükümlülüktür, kamusaldır. Edebiyat ve sanat, bu alanlardaki insanlara yaşadıkları dönemleri geleceğe taşıma yükümlülüğü vermiştir. Çeşitli etkilere bağlı olarak bu yükümlülüğü yerine getirmemek, düşünce bağlamında çeşitli bahanelerin ardına sığınmak kişilik, karakter ve ahlak sorunudur! Sanatçı, meslek onurunu koruyabilmek ve sanatın yüklemiş olduğu misyona hizmet edebilmek için sanatını özgürce konuşturabilmek, edebiyatta ve sanatta ayrımcılığa yer olmadığını düşünmek ve bunu hissettirmek zorundadır. Aksi halde edebiyat ve sanattaki uçurum derinleşir ve toplumun bölünmesine neden olur. Bu da toplumun huzurunu bozar, birlikte yaşama arzusunu, hoşgörüyü ve saygıyı yok eder.

 

1915 Ermeni Tehciri olaylarını bugüne taşıyan kimi yazarların gerçekleri gizleyerek şahsi çıkar hesapları içinde oldukları görülmüştür. Tarihi olayların saptırıldığı, edebiyata ve sanata konu olan yaşanmış hikâyelerin, şair ve yazarların düşüncelerine göre şekillendirildiği, yalan ve yanlış bilgilerin gerçek gibi edebiyat ve sanata malzeme yapılarak halkın yanlış yönlendirildiği yaşadığımız gerçekliktir. Bunlar ahlaki çöküntüye örnek teşkil ederken aynı zamanda da edebiyatın ve sanatın ne kadar yozlaştırıldığını gösteriyor. Edebiyat ve sanatta yapılan yarışmalar da bu çöküntüye örnektir. Sağcı, solcu ve İslamcı edebiyat ve sanat otoriterleri kendileri gibi düşünenleri ödül yağmuruna tutarken, medyanın gücüyle birinci sınıf yazar ya da sanatçı ilan edebiliyorlar. Kendileri gibi düşünmeyenlere edebiyat ve sanatta yer vermiyorlar, en ağır şekilde eleştirebiliyorlar ve önünü kesmek için yine edebiyat ve sanatı kullanıyorlar. Öte yandan iktidar gücünün etkisinde kalan ve şahsi çıkarlarını toplum çıkarlarının önünde tutan yazıların kaleme alındığı, sanat gösterilerinin yapıldığı da görülen gelişmelerdir. Zengin fakir edebiyatının yapılması, inanç ve etnik köken üzerinden sanatın uygulanmaya çalışılması, bunlara karşı çıkan başka sanatçıların varlığı sadece sanata zarar vermekle kalmıyor, aynı zaman da toplum da kutuplaşmalara neden oluyor. 

 

Edebiyat ve sanattaki ayrımcılığa başka bir örnekte cins ayrımcılığıdır! Edebiyatta ve sanatta tutunabilmek, bir yerlere gelebilmek kadın için zor olmasına rağmen bazen de kendini gösterebilmesi erkek yazar ve sanatçıdan daha kolaydır. Bu konu biraz da toplumun kadına bakış açısıyla ilgilidir. Cinsiyetçi ayrımcılıkta edebiyat ve sanata zarar veren yaklaşımdır.

 

Edebiyatın ve sanatın kurallarından çark eden, aklını ve ruhunu devşiren yazarların ve sanatçıların bu alanlarda boy göstermesi, bunların çalışmalarının ve söylemlerinin her yerde yer alması, bunların “otorite” kabul edilmesi gerçek yazar ve sanat insanlarını rencide eder, küstürür ve çalışmalarını askıya almalarına neden olur. Ahlaken çöküntüye uğrayan yazarların, yayıncıların ve sanat insanlarının yer aldığı alanların her geçen gün genişlediğini görüyoruz. Bu türlere çöreklenen ruhiyet adeta diğerlerine de hastalık gibi yayılıyor.

 

Toplum, edebiyatın ve sanatın diliyle birbirini anlar, birbirine yaklaşır, hoşgörülü davranır, saygı gösterir. Bu, edebiyatın ve sanatın birleştirici gücüdür. Edebiyatın, sanatın, kültürün özgürce sergilenemediği toplum nefes alamaz, gelişemez, çağında tanık olduğu olayları geleceğe taşıyamaz. Edebiyat Tarihi açısından da son derece önemli ve dikkate alınması gereken bir konudur. Toplumların, edebiyatın diline, sanatın zevk ve renk katan zenginliğine ve yaşama anlam yükleyen özelliğine her zaman ihtiyaçları vardır. Bir ağacın dallarından biri zarar görürse gövdeye yayılır ve o ağaç kurur! Edebiyat ve sanatın toplumları geliştirmesi için her bir koluna destek verilmeli, zenginleştirilmeli ve geliştirilmelidir. Edebiyat ve sanattaki ayrımcılığın önü kesilmeli ve toplum yararına daha iyi hizmet edebilmesi sağlanmalıdır.

 

 

 

Kaynakça

4. Yrd. Doç. Dr. Mehmet Yardımcı, “Osmanlı Döneminde Olumsuz Davranışlara Karşı Sivaslı Âşıkların Başkaldırı Ve Yergi Şiirleri”

5. Mehmet Yardımcı, Zileli Aşık Talibi, İst. 1989, s.48.

6. Yrd. Doç. Dr. Mehmet Yardımcı. a.g.m.

7. Yrd. Doç. Dr. Mehmet Yardımcı. a.g.m.

8. ŞAHHÜSEYİNOĞLU, H. Nedim (2001), Anadolu Halk Kültüründe Fıkra-Nükte ve Mizah, Ankara: Ürün Yayınları. S.218

9. ARTUN, Emrah (2010), Âşık Edebiyatı Metin Tahlilleri, İstanbul: Kitabevi. S. 229.

10. Prof. Dr. Nazım H. Polat. OSMANLI DÖNEMİ EDEBİYAT TARİHLERİNİN HALK EDEBİYATINA BAKIŞI. Folklor, 2013, Yıl 25, Sayı 99. S.16



Bu yazı 2715 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
374 Okunma
360 Okunma
350 Okunma
325 Okunma
322 Okunma
303 Okunma
291 Okunma
290 Okunma
232 Okunma
189 Okunma
186 Okunma
173 Okunma
2283 Okunma
2022 Okunma
1912 Okunma
1866 Okunma
1696 Okunma
1696 Okunma
1665 Okunma
1603 Okunma
1572 Okunma
1566 Okunma
1515 Okunma
1512 Okunma
YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
YUKARI