Bugun...


Çelebi ÖZTÜRK


Facebookta Paylaş









TOPHANE’DE DÜĞÜN VAR
Tarih: 02-03-2019 09:48:00 Güncelleme: 02-03-2019 09:48:00


        Canı yürümek istiyordu. Motorunu Kale yolunun aşağısında bir direğe zincirledi. Yukarıya doğru yürümeye başladı. Kale’ye doğru kıvrılarak uzayan yolun iki tarafındaki çeşitli meyve ağaçları, hoş kukulu bitki ve süs çiçeklerinin arasından yürüyerek bir saat sonra Kale’ye çıkabildi. Denizden 250 metre yüksekte, yarımada şeklindeki Kale’den aşağısını seyretmek ona büyük keyif veriyordu. Ahşap ve kağir tarihi evlerin arasından geçerken, kadın ve genç kızların ipek ve pamuklu dokumadan yaptıkları el işi, göz nuru çeşitli eşyalar tahta tezgâhlarda alıcılarını bekliyordu. Değişik figürlerde su kabaklarını ustaca boyayan maharetli ellerin gizemli hareketlerini hayran hayran izledi.

       Yürümek onu yormuş, hem de acıktırmıştı. Otantik yemek servisi yapan bahçelerden yayılan nefis yemek kokuları onu daha da iştaha getirdi. Dayanamadı ve bir bahçeye girdi.

       Masanın üzerinde duran telefon çaldığında yemeğini bitirmek üzereydi. Arayan Arslan’dan başkası değildi.

        “Ağabey buyur!”

        “Kardeşim neredesin?”

       “Kale’deyim. Yemek yiyorum. İşin yoksa gel.”

       “Sana afiyet olsun. Bak ne diyeceğim; Tophane Mahallesi’nde Selda Hanım isminde bir okurumuz var. Mahalle Kapısı’ndan girdiğin zaman sağdaki ilk bina. İki katlı… Kolay bulursun. Selda Hanım’a bir tane dergi verebilir misin?”

        “Veririm.”

        “Teşekkür ederim.”

       Telefonu kapattı. Kalkma zamanı gelmişti. Alara Kalesi’nde çekeceği resimler için bir sonraki güne plan yaptı. Kale’den inmeden, açık alan müzesi olarak kullanılan İç Kale’ye uğrayıp birkaç resim çekti.

       Başını kaldırıp güneşe baktı; sanki gülümsüyordu. Yolun her iki tarafını süsleyen rengârenk çiçeklerin ve portakal ağaçlarının çiçeğinden yayılan ve parfüm kokusunu andıran güzel kokularını duyumsayarak yürüdü.  Bu yüzden seviyordu Alanya’yı.

       Mahalle Kapısı’na vardığı zaman, kapı üzerindeki kitabeye gözü takıldı. 1226 yılında yapılan kapının ne gizemli olaylara şahit olduğunu düşündü. Tophane Mahallesine girdi. Sağdaki ilk bina, demişti Arslan. O da eliyle koymuş gibi evi buldu. İki katlı ahşap bir binaydı. Demir kapıyı yavaşça yitti. Evin büyük bir bahçesi vardı. Botanik bahçesini andırıyordu. Her çeşit ağaç ve çiçek mevcuttu. Kimse görünmüyordu, ama evin önünden müzik ve kahkaha sesleri geliyordu. Dar yoldan geçerek bahçeye çıktı. Kalabalıktı. Bahçenin ortasında bir grubun müzik eşliğinde oynadığını gördü. Kalabalığa doğru yürüdü. Beyaz gelinlik içindeki genç kıza gözü takıldı. Durdu, genç kıza dikkatle baktı. Sonra yeniden bir iki adım attı. Heyecandan taş kesilmiş gibi olduğu yerde kaldı! Bu olamazdı! Evet. Tesadüfün böylesi olamazdı. Rengi sararmış, vücudu titremeye başlamıştı! Neden sonra toparlandı. Yavaş yavaş yürümeye başladı. Oynayan grubun tam karşısına gelip durdu.  Genç kız da onu görmüş, aynı şaşkınlık içinde, o da olduğu yerde adeta taş kesilmiş gibi kalakalmıştı. Bu adamı bir yerden tanıyorum, diye düşünüyordu genç kız. Hem de çok iyi tanıdığı biriydi. Görmeyeli yirmi yıl olmuş muydu? Onu görmeyeli tam on dokuz sene altı ay olmuştu. Sanki hayatının her günü için çentik atmış gibiydi. Hiçbir zaman aklından çıkarmamıştı ki. Bazen rüyalarında bile gördüğü oluyordu.

       “Baba” diye haykırdı birden.

       Sezai’de aynı heyecan içindeydi. “Kızım!” diye haykırdı. Ona doğru bir adım atmıştı ki, sırtından girip ciğerlerine doğru inatla ilerleyen bir şeyin acısıyla irkildi! Olduğu yerde sendeledi. İçindeki şeyin, sondaj makinesinin ucundaki matkap gibi döndüğünü hissetti! Bir adım atmak istedi, yapamadı.

       “Bekiiir! Ne yaptın?” diye haykıran bir kadın sesi duyuldu. Bu ses, Sezai’nin izini kaybedip yıllarca aradığı Selda Hanım’dan başkası değildi. Şizofreni hastası olan kardeşi Bekir, Sezai’ye arkadan sinsice yaklaşmış ve elindeki geniş ağızlı ekmek bıçağını sırtından saplamıştı!

       Sezai ayakta duramayacak kadar bitkin ve halsizdi. Sanki dünyanın yükü omuzlarındaydı.  Sendeledi. Bacakları onu taşıyamayacak kadar ağırlaşmıştı. Tam düşmek üzereyken, koşarak gelen Nur’un kollarına yığıldı.

       “Baba! Babacığım!”

       Sezai, yıllardır görmediği ve özlemiyle yanıp tutuştuğu kızına çok şey söylemek istiyordu. Onu nasıl sevdiğini, nasıl özlediğini, özlemlerini mısralara nasıl döktüğünü, adını kelime kelime kâğıtlara nasıl kazıdığını söyleyerek ağlamak istiyordu, ama bu gücü kendisinde bulamadı. Kolunu kaldırmaya çalıştı. Kızının o güzel yüzüne dokunmak, onu okşamak istedi. İçinde katmerleşerek büyüyen babalık özlemini yerine getiremedi. İçindeki acı onu sıkıyor ve boğazına doğru yükselen bir şey ona boğulacakmış gibi azap veriyordu. Birden öksürdü; ağzından boşalan kan Nur’un beyaz gelinliğini kızıla boyadı.

       Nur, “Baba!” diye haykırıyordu. Onu yeniden kaybetmenin verdiği büyük acıyla sarsılmıştı.

      Sezai, bir ay önce hastaneye gitmiş, kanser olduğunu ve üç aylık ömrünün kaldığını öğrenmişti. Arslan’a,“Üç ay sonra benim doğum günüm!”demişti. Kızına kavuştuğu gün onun doğum günü oldu. Çok sevdiği kızının kollarında, yine çok sevdiği; denizine, güneşine, havasına, kumsalına âşık olduğu Alanya’da gözlerini yumdu.

 



Bu yazı 4945 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
199 Okunma
180 Okunma
123 Okunma
113 Okunma
109 Okunma
99 Okunma
88 Okunma
82 Okunma
75 Okunma
54 Okunma
41 Okunma
286 Okunma
283 Okunma
270 Okunma
231 Okunma
228 Okunma
215 Okunma
208 Okunma
204 Okunma
202 Okunma
202 Okunma
199 Okunma
196 Okunma
YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
YUKARI