Bugun...


Elif YAVAŞ


Facebookta Paylaş









CAN YÜCEL’İN ÖZGÜR DİLİ
Tarih: 01-08-2019 11:34:00 Güncelleme: 01-08-2019 11:34:00


     Can Yücel şiirlerini sever misiniz? Çok kısa mısralarından ezberinizde olanlar var mı? Özlü sözlerini not aldığınız oldu mu?

     Dış görünüş bakımından ve dilindeki argo tarzı ifadelerinden dolayı Can Yücel’in normal hayattaki fotoğraflarını görünce içimde ne kadar çok ön yargı beslemiştim. Elinde alkol şişesi ile sigaranın birini söndürmeden diğerini yakan tiryakilerin kitaplarıyla olan fotoğraflarını görünce soğur tiksinirdim küçükken de. Can Yücel şiirleri için lisedeki bir bayan öğretmenimiz kendisinin resimli bir edebiyat dergisindeki şiirlerini getirmişti. Fotoğraflarını ilk o zaman gördüm tabi. Saç baş dağınık, hayattan kopuk misali, atletli hâlde, rahat adam pozisyonunda, filozoflar gibi bir profil. Öğretmenimiz bu şairimizin müthiş bir hayranıydı ve derin, anlamlı şiirlerini ezberden okurdu. Sonrasında merak sardım, üniversite dönemimde özellikle. Hayatını bir araştırdım ki yanıldığımı anladım. Sade, gösterişi sevmeyen, halktan biri, kendisine verilen bursu bile ailesinin maddî durumu iyi diye düşünmeden reddeden, bir bakan çocuğu olmasına rağmen mütevazı, diğer çocuklardan kendini üstün görmeyen bir şair. Şair yönü yanında iyi bir aile babasıymış üstelik.

     Küfür ederken bile haksız yere söylenmezmiş, sansüre (sıkıdenetime) karşıymış. Evet, bazı şiirleri kaba dildedir ama birçok şiiri muhteşem. O zaman anladım ki dış görünüşe bakıp da kimseyi yargılamamalı. Hiç iyi giyimli resmine rastlamadım. Saçlı sakallı, oturmaktan göbek yapan kahvehane beyleri aklıma geldi. Sol fikirli, lâfını sakınmayan, sade biri belki ama öyle özlü sözler yazmış ki zamanla Can Yücel’in sözlerini yazılarımda paylaşma gereği duydum. Kimi zaman çok şık giyimli insanların bile iç kabuğuna dalıp biraz sohbet etiğiniz zaman ne kadar bilgisiz ve ukala olduğuna şahit olursunuz. Okudukça şairimizin şiirlerini sevdim, özlü sözlerini de. Can Yücel’in en bilinen anılarını kendisini iyi tanıyan çevresinden alıntılarla aktarayım.

     “İki liseli arkadaş, liseyi bitirdiklerinde yurt dışında eğitimlerine devam etmek üzere yıllardır harçlıklarını biriktirmişler. Bu birikimlerini yıllarca her şeyden mahrum kalarak, fedakârlıklar göstererek yapmışlar. Liseyi beraber bitirdiklerinde Millî Eğitim Bakanı’nı ziyarete gidip, yurtdışında okumaya gönderilmelerini talep etmişler. Ancak bakan, gençlerden birini dışarı çıkartmış ve içerdekine: ”Seni gönderebilirim, ama arkadaşını gönderirsem dedikodu olur ‘oğlunu gönderdi’ derler. Onun için onu gönderemem” der. Bu durum dışarıdaki öğrenciye de söylendiğinde, durumu algılamasının ardından arkadaşına: ”Madem öyle, benim biriktirdiğim parayı da sen al. Hiç olmazsa biriktirme amacımı kısmen gerçekleştireyim” der ve yıllardır fedakârlıklarla biriktirdiği tüm parayı arkadaşına verir. Evet, bu Millî Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’dir. Dedikodu olmasın diye göndermediği oğlu ise, bugünün ünlü şairi Can Yücel.”

     Bir bakan çocuğu ve mütevazılığa bakın. Cumhuriyet Dönemine köklü katkılar yapan eğitimci Hasan Ali Yücel’in şair oğlu Can Yücel. Günümüzde mülâkatta torpil uygulayanlar, kendi işinde oğullarını başa getirip binlerce işsiz genç iş ararken kendi çocuklarını yirmili yaşlarda ivedilikle müdür yapan üst kesim insanları duyarız. Akraba, eş, dost kayırma vakalarını duyunca bu olay tam ibretlik olmuş. İngilizce dildeki “To be or not to be” (Olmak ya da olmamak) sözünü hedeflerimiz arasında sıklıkla kullanırız. “To be or not to be” sözünün, Can Yücel dilinde ifadesi: “Bir ihtimal daha var, o da ölmek mi dersin” şekline bürünüp şiirin Can Baba’sı olmuş hayranlarının yüreğinde. Böylesine özlü sözlere lâyık görülmüş halkın gözünde.

     Bazen sivri dilli, bazen küfürbaz ama bir o kadar sevgi dolu bir şairimiz. Ağustos ayı, Can Yücel’in hem doğduğu hem de ebedî âleme göçtüğü aydır. Acaba ölüm tarihimiz de doğum tarihimiz gibi aynı güne isabet edebilir mi? 16 Haziran doğumlu olunca ölüm tarihim haziran ayının ortası mı olur ki diye merak etmişimdir. Bu hayalimi yeni yaşım adına yayınladığım, editörü bizzat kendim olduğum deneme kitabımda da paylaşmıştım.

     Can Yücel, 21 Ağustos 1926 tarihinde ikiz kardeşi Canan ile İstanbul’da dünyaya gelmiş. Annesi Gülsüm Refika Hanım, babası ise bir eğitimci ve yazar; ileriki yıllarda da genç Türkiye Cumhuriyetinin Millî Eğitim Bakanı olan Hasan Âli Yücel’dir. Hasan Âli Yücel ismini duymayan yoktur elbet. Can Yücel, kız kardeşi Canan ile birlikte Boğaziçi İlkokulu’na gitmiş ama kardeşiyle devamlı kavga hâlinde olduğu için ailesi bu olayın çözümü adına Can’ı yatılı okula yollamışlar. Can ve Canan isimleri bile muhteşem, tıpkı dilimizde gezinen “Önce can, sonra cânan…” sözü gibi.

     Babası Hasan Âli Yücel, 1938 yılında Celal Bayar Hükümeti’nin Millî Eğitim Bakanı olunca Ankara’ya taşınmışlar; bu kez Taşmektep’e yollanmış çocuklar. Can “ahır gibi” demiş o okula. Üstelik futbol da oynayamamış. Üstüne bir de “vekil oğlu” muamelesi gelince hiç sevmemiş okulu. Ortaokul bitince Atatürk Lisesi’ne gitmiş ve burada mutlu olmuş. Özellikle Cevdet Kudret, Nurullah Ataç gibi hocalarla tanışmış. Edebiyat dünyasına asıl yolculuğu belki de burada başlamıştır.

     Okulda Latince öğrenir. Sınıf arkadaşlarından biri de Gazi Yaşargil’dir. Birlikte yurtdışında okuma hayalleri kurdukları ve bu amaç uğruna harçlıklarını biriktirdikleri can dostu Gazi’dir.

     Can Yücel, edebiyata şiirle başlar. Çeşitli dergilerde yayımlanan şiirlerini 1950′de basılan ilk şiir kitabı “YAZMA”da toplar. Bu kitabın ardından uzun süre biçim arayışlarıyla uğraşır. İlk şiirlerinde uyaklı söyleyiş, coşkulu anlatım, geleceğe umut ve güvenle bakış belirgin özelliklerdir. 1973′te basılan ikinci şiir kitabı “Sevgi Duvarı”nda “imge-sözcük-anlam” üçlüsünün birbiriyle dengelendiği insan-doğa ilişkilerini konu alan şiirleri dikkat çeker.

     Üç çocuğu olur Can ve Güler Yücel’in: kızları Güzel ve Su ile babasının adını verdiği oğlu Hasan Yücel. Kendisi hayata nasıl bakıyorsa, çocuklarına da o ilhamı vermeye çalışmış. Çocukları için aşkı diler, mutluluğu diler: “Şiir getirenlerin çok olsun çocuğum!” diye ekler. “Su getirenlerin çok olsun, ömrün uzun olsun.” derdi büyüklerimiz bize. İnsanın şair babası olunca: “Şiir getirenlerin çok olsun…” denilmesi azıcık da olsa bir evlâdı hafiften şımartıyor olsa gerek. Kızı için kaleme aldığı kısa bir şiirine yer verelim:

Küçük Kızım Su’ya

Bir derin uykudaydım ölümün içinden
Açtım ki gözlerimi
Bir suyun gölgesi gibi
Kendisi adeta bir suyun
Ayakucunda sen oturuyorsun

Şiir getirenlerin çok olsun çocuğum!

 

           Can YÜCEL

 

     Sevdiğim bazı alıntılarını internet ortamındaki edebiyat sayfalarından okumuştum. 1973 yılında evliliğe bakışını şairimiz şu sözlerle anlatmış:

     “Evlilik, inanmadığım hâlde içerisinde 17 seneyi bitirdiğim bir kurum benim için. 17 senede (abartmıyorum) 40 çift arkadaşımın son verdiği kurum aynı zamanda da… Evliliğimin bu kadar uzun sürmesinin gizi belki de kuruma inanmamaktan geçiyor. Evliliği toplumun dayattığı şekilde yaşamamaktan… Nedir bu dayatmalar? Erkeğin muhakkak kadından yaşça büyük olması, eğitim seviyesinin erkeğin lehine ya da en azından eşit olması, bunların sadece ikisi… Olmaz, yürümez diyor toplum… Erkek yaşça büyük olmalı ki, kadına ‘höt’ dediğinde oturmalı kadın… Ya da yumuşatıyorlar; efendim kadın erkekten önce çöktüğü için (hani doğum falan) küçük olmalıymış yaşı… Eğitimde de böyle… Kadının çok okumuşu bilmiş olurmuş, evde kalmakmış lâyığı! Eşim benden 2 yaş büyük; ne ‘höt’ dememe gerek kaldı 17 senede, ne de benden önce çöktü… Yıllar içinde ben yaşlandıkça o gençleşti.
– “Ooo Can Bey kapmışsınız çıtırı” esprilerine muhatap dahi oldum.
Eşim 3 üniversite bitirdi; ben bi taneyi 9 senede bitirdim… Ne o bana bilmişlik tasladı ne ben ona ezik baktım…”

    Hoşuma gitti özel hayatına dair sözleri ve eğitime, evliliğe olan bakış açısı. Şimdiki zamanda olsa hanımların tahsili kocasından fazla olunca hemen boşanabiliyor, saygıda kusur edip itaat etmeyebiliyor. “Senin param, benim param…” kavgasıyla ve sudan sebeplerden dolayı boşanarak yol ayrımını çok net çizenler de var. Saygı ve sevgi çerçevesinde, şiir tadında ömür geçiren çiftler az. Karşılıklı kahve içmek, altı çizilen kitap satırlarında beraber söz hakkı almak, konuşurken eşinin gözüne bakmak, karşındakine güven vermek, şiir ve şarkılarla bir ömrü tamamlamak, birbirine vakit ayırmak evliliğin sihirli ipuçlarıdır.

    Ayrıca “harbi konuşmak”tan söz edermiş şairimiz. “Küfür etme özgürlüğü”ne sahip çıkan tek adam olsa gerek. “Türkiye’deki insanların tek özgürlüğü olan küfrü ele vermemek lazım! Sahip çıkmak lazım!” demiş. Her ne kadar yadırgadığım yönleri, fizikî görünümü ve bazı abes şiirleri olsa da hepimizin kalbine şiirleriyle misafir olmuş bir şairimiz.

 

 

 

 



Bu yazı 96 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
YUKARI