Örnek HTML sayfası Your Page Title escort bursa bursa eskort escort bursa Görükle Escort escort bursa escort bursa escort bursa escort bursa escort bursa alanya escort bayan antalya escort eskişehir escort mersin escort alanya escort bayan bodrum escort bayan havalimanı transfer
altıparmak escort çarşamba escort eve gelen escort gemlik escort görükle escort gürsu escort heykel escort inegöl escort iznik escort karacabey escort kestel escort masöz escort mudanya escort mustafakemalpaşa escort nilüfer escort orhangazi escort osmangazi escort otele gelen escort rus escort sınırsız escort üniversiteli escort whatsapp escort yıldırım escort
Bugun...


Elif YAVAŞ


Facebookta Paylaş









ÇANAKKALE, YENİCE, OBAMIZ VE ORGANİK YAŞAM
Tarih: 01-07-2021 22:20:00 Güncelleme: 01-07-2021 22:20:00


       Güzel Türkçemin yöresel ağzı, şivesi, kültürü, yemek tarzı, coğrafyası, kokusu, rengi bile hiçbir kültüre benzemez. Değerlerdir, folklordur (folklor: halkbilim), dildir, türkülerdir, manilerdir, muhabbettir, iletişimdir, tatlı dil ve güler yüzdür bizi bizle yaşatan ve canlı kılan. Yörük kökenli Çanakkaleli bir şehit torunu olmaktan, “Marmara Denizi’nin Sarı Papatyası ve Kaz Dağı’nın Kızı” olarak anılmaktan onur duyuyorum. Çanakkale’nin Yenice ilçesi ve civar köylerinde kullanılan günlük yöresel kelimelerimize değinmek istiyorum. Hayırlarda, cenaze ve açılışlarda sıcacık “lokma dökme” kültürü vardır bizde mesela. “Lokma, pişi” ismi Çanakkale yöremizde “gödek” ismiyle bilinir. Kızgın yağda, geniş kara kazanlarda pişen gödekler saman kâğıdına sarılıp ayranla vatandaşa ikram edilir ve hepinizin bildiği o minik boy yağlı lokmalardan daha büyüktür ki bir tanesi bile sizi tok tutar.

       Birçok yerde “kuzine/kuzina” diye tabir edilen yer sobası yahut geniş sobalar Yenice ilçemizde “maşınga/maşinga” diye tanınır. Bazen kocaman maşıngalar eskiyince eski soba boruları, paslanan demir maşınganın üstündeki yemek pişirilen ocak gözleri parçalanıp bahçeli evlerde yer sobası olarak kullanılır. Alçıyla, çimentoyla, saman harcıyla karılıp yere sabitlenir ve bu yenilenen yerden bitme ocağa “kümbet, yer ocağı” deriz. Özellikle Kurban Bayramlarımızda et kavururken, mısır kaynatırken, küle patates gömerken, patlıcan ve yöresel Kapya Biberi közlerken, ateşte pişen yemeğin lezzetini tadımlarken yer sobasının zevki bambaşkadır. Kuluçkaya “gurk” deriz, ana kuluçka yavrularını eşinmeye çıkarırken “gurk gurk…” diye seslenmesinden olsa gerek. Ördeğe “badi”, civcive “cungu / bici”, biraz büyümüş (kuzulamış koyun, bir ya da iki yaşındaki koyun: şişek) kuzuya “şişek” deriz. Babalarımızın el emeğiyle, ustalıkla yapılan depreme dayanıklı taş fırında ev ekmekleri pişiririz. Ev ekmekleri kocaman olunca odundan, çıradan yapılan sekizli “ekmek taşıma gözleri” olur mesela. Zamanla yaş hamurları taşırken çok ağır olunca babam testereyle ikiye bölmüştü o gözleri, 4’lü oyma göz olarak iki takım şeklinde ekmekleri fırından çıkarırken anneme yardım ederdik. İşte o bahsettiğim 4’lü ekmek taşıma gözlerine bizde “minet” yahut “mineyt” denir. Bir çeşit “ekmek kutusu” gibi düşünün. “Lokum ekmeği” vardır bir de kültürümüzde. Minik tatlı lokumu değildir, tuzlu ve kocaman ekmek lokumudur. Yani poğaçadan büyük, somun emekten biraz minik olanıdır lokum ekmek. Yağlanıp susama bandırılarak odun ateşinde nar gibi kızarınca tadına doyum olmaz. Rahmetli babaannem harika yapardı, bu konuda en usta gelini de annemdir. Bir de “halka ekmek” var. O da beyaz, una bulanıp da simit gibi halka şeklinde olan, tok tutan ekmeğimizdir. Yani susamsız, büyük bir simit gibi farz edin halka ekmeğini. “Hoşaf / komposto” da ağaçtan topladığımız taze meyvelerden kaynatılarak yapılan posalı, doğal meyve suyumuzdur. Erik suyu, vişne suyu, kara erik ve kırmızı erik suyu, kızılcık suyu, elma suyu ile harika hoşaf olur ve derneklerde bolca tüketilir. Şehirli kesimin “krep” diye bahsettiği tava yemeği Ege yöresine hastır ve yöremizde yaygındır. Krep, Çanakkale ilçelerinde “akıtma, akırtma” yöresel adıyla bilinir. Adı üstünde kabaran hamur, yağlı sıcak tavaya akıtıldığı için “akıtma” denmiştir.

         Kuru hamuru bir kâsedeki ılık suda beş dakika bekletip içine çay kaşığının ucuyla toz şeker ekleyin. Ardından geniş bir kaba göz kararı un koyun. Unun ortasını açın ve o suda bekleyen mayayı boşaltın. Ardından azar azar ılık su katıp aynı yönde tahta kaşıkla karıştırın. Sıvı bir kıvama gelince azıcık içine tuz katın. Biz genelde sade yaparız, babam öyle seviyor diye alışmıştık. İçine nane, baharat, susam gibi tatlar da ekleyebilirsiniz. Ardından birkaç saat yahut beş altı saat de o hamurlu karışım bekleyebilir. Bu süre, hamurun kabarmasına bağlıdır. Biz genelde akıtma mayasını akşamdan tutardık tıpkı ekşi mayayla yaptığımız ev ekmelerimiz gibi. Sabah da ezan vakti annem o karışımı açınca kocaman taşana kadar kabarırdı akıtma mayası. Ocağa koyduğunuz tavayı azıcık yağlayın. Eğer aile kahvaltınızda sıcacık akıtma yemek isterseniz kabaran mayayı asla buzdolabına koymayın. Kaşıkla birkaç kaşık sıvı yağı tavaya damlatın. İncecik kâğıt helva misali daire şeklinde (tava boyunda) olsun akıtmanız. Yapıştırmayan yağsız tava olursa mutfak işiniz daha pratik olur. Ardından akıtmayı ters yüz yapıp tavada çevirin. Her oval hamur için tavaya azıcık yağ damıtmayı unutmayın. Sıcacık akıtmayı ev yapımı organik reçelinize bandırıp yerseniz, ev salçanıza batırırsanız enfes olur. Yani bizdeki akıtma aslında lahmacundur. O sıcak hamurun arasına domates, maydanoz, türlü turşu sarıp afiyetle yiyebilirsiniz. Zaten akıtmanız yağlı kıvamda olduğundan içine tereyağı sürmenize gerek yok, yoğurt yahut salça da sürebilirsiniz. Yenice ilçesi ve Davutköy; domatesiyle, Kapya biberiyle, yurtdışına sattığı yöresel salçalarıyla ünlüdür. Genelde çoğu kişi ev yapımı biber salçalarını ve domates salçalarını köylümüzden satın alır. Elma, armut gibi meyvelerin havadar dam üstlerinde kurutulmasına “kak” denir. En leziz doğal çerez, kuruyemiştir o kaklar. Babaannemle dedemin Dayıoğlu eriği, atalık patlatmalık mısır tohumları, can eriği, deli asması, akıllı üzüm asması ve üzüm bağları, ceviz ağaçları, asırlık kara incir ağacı, içi beyaz/sarı renkli olup tadı enfes olan (kışın bile kesip yediğimiz, aynı tat ve tazeliğini koruyan bostan çeşitleri) atalık tohumlara sahip kavun ve karpuzları, kocaman mis kokulu hıyarları/salatalıkları, doğal salkım domatesleri, dağ armutları, hışırları, envai çeşit elmaları, bademleri, coğrafî iklimden ötürü anca bir avuç meyve veren minik fındık ağacı, şifalı otları herkese nasip olmuştur.

        Horoza “horaz” denir mesela, aslında en doğru söylenişi budur eski Türkçeye göre. (Ek Bilgi: ‘Horaz’ kelimesi Türkçe dil bilgisindeki Küçük Ünlü Uyumu Kuralı ve Büyük Ünlü Uyumu Kuralına da uyar.) Kavunun olmamış, ham hâline çoğu yerde “kelek” denir, bizim köyümüzde “hışır” derler. (Hışır gibi çocuk = Taze, capcanlı, körpe çocuk). Mis kokulu, yarı kavun yarı salatalık tadındadır o hışır meyvesi. Çocukken tadına doyamazdık. “Hışır turşusu” da çok güzeldir tıpkı “çıtır kornişon turşusu” gibidir. Lâhanaya “kelem” deriz, babaannemin “kelem turşusu” dinî bayramlarımızdaki -iki sofralık kalabalık sülalemizdeki- yer sofrasında bir oturuşta iştahla biterdi. İçine bir gün evvelden bir avuç kuru baklayı ıslatıp da baklayla pişirilen babaanne geleneği “sütlü tarhana çorbası” hepimizin evinde baş tacı bir çorbadır. Özellikle karlı kış günlerinde sıcacık tarhana çorbası vazgeçilmezimizdir, hasta olana da bu çorba şifa verir.

         Çalı çırpı dalına minik kuru ekmek dilimi asanlar olurdu mesela, küçük kuşlar onları gagalayıp doyardı. Sabah ve akşam babaannem bir avuç arpa, buğday, yulaf atardı ortalıkta gezen tavuk ve horozlarına. O alüminyum çanaktaki yemler bereketlenirdi sanki. Taşa, betona serpmezdik yemleri çünkü tavuklar gagalarıyla tıklayınca sivri gagaları körelip acıyabiliyor. Toprağa serperdik tavuk yemlerini, her birini bulurdu tık tık hanımlar. Artmazdı zaten, kalanını kuşlar kapıverirdi. Ev köpeği ve çoban köpeği için “yal” dediğimiz yemeği hazırlardık. Kepek ve unla yahut kepeği ılık suyla karıp “yal yemeği” verince hayvanın karnını tok tutardı. Evde azıcık ev yemeği yahut süt artarsa o da beyaz renkli, minik ev kedimizin rızkı olurdu. Sıcacık maşınganın dibinde uzanmayı pek severdi pisicik. Meşe odunlarıyla harıl harıl yanan soba ve maşınga vardı her bir köy odasında. Bir de evin girişinde maşıngamız vardı, o baca yaz kış tüterdi misafir için. Maşınga üstündeki demir güğüm ve abdest almak için bekleyen ibrik, çıra ve is kokusu, kibrit kutuları, dedemin dağdan toplayıp nacakla (Nacak= Balta) kestiği kuru çam ve meşe odunları, kestane ve mandalina kabukları ne nostaljikti.

        Her köy evinin odasında gizli banyo ve gömme dolaplar vardı. Ahşap kapaklı gömme dolapta ne güzel basma kıyafetler barınırdı. Gizli banyo da öyle karşıdan bakılınca minik bir oda kapısıdır sanki. Dar bir kapıdan sadece bir insan girebilecek genişlikte tahta kapısı ve kilidi de vardır. Banyo içi de kerpiçten olurdu. Tahta kalıplar dökülerek balçıkla sıvanan, kışın sıcacık yazın ise evi serin tutan o kerpiç evler çok sağlıklı diye bahsedilir asırlardır. İşte benim uzun yaz tatillerim böylesine şirin bir oba köyündeki Yörük kültüründe geçti. Tertemiz bir dünyam oldu.

        1990’lı yıllarım çok güzeldi. Orak biçme kültürünü, “orak ve ellik” ile ekin biçmeyi, harman yerini, hasatta kullanılan biçerdöver makinesini, at arabasını, kocaman öküz arabasını, sabanı, toprak testiyi, el yapımı sofra kasnaklarını, dokuma sofra bezlerini, yer sofrasını, çobanların çelik su matarasını, azık torbasını, sefer tasını, demir çanak takımlarını, zemzem takımını, kristal şekerlikleri, tel dolapları, gömme dolapları, ahşap eşyaları, ceviz sandıkları, aynalı çeyiz sandıklarını, keleterleri, eel yapımı çalı süpürgelerini, eski ev banyolarını, el emeği bastonları, antika asker bavullarını, tütün tabakalarını, dokuma halıları, ibrik ve güğümleri, bahçeye çit gibi örülen dizemeleri ve tokatları, avludan epey uzağa yapılan tahta malzemeden derme çatma köy tuvaletlerini, hayvan damını, arı kovanlarını, üzüm bağını, bostanlığı, tarlaları, meyve bahçelerini, mera ve otlakları, saman balyalarını (balya yahut balle), tırmık-bel-kürek-keser-çapa-balyoz-testere-matkap-çivi-nal-mineyt takımlarını, eski model basma perdeleri, eski radyoları, kömür ütüleri, gaz lâmbası ve el fenerlerini, tavuk tüneklerini, banyoda tas olarak kullanılan susakları (susak yani su kabağı) ve daha yüzlerce örneği ben bu kültürün içindeki en canlı “çocuk şahit” olarak o mutlu hanelerde yaşayarak görüp tattım. Her bir hatıra bana yeni bir kelime, yeni bir kültür, muhteşem hayal gücü kazandırdı.

        Boşuna dememişler: “Cennet Türkiye” diye. Ben bir obalıyım, eski yağlı pehlivan ve efe Hacı Âdem Yavaş’ın torunuyum. Seviyorum ata kültürümü. Atatürk’ün harmandalı oynayışı gibi obamızın camiinden çıkınca hemencecik köy meydanında boylu poslu duruşuyla harmandalı oynardı ellili-altmışlı yaşlarındayken benim baba dedem. Yıl 2020, dedem şu an 80 yaşının içinde. Unutkanlık olmasa çok şey anlatacak ama söylediklerini toparlarken unutuyor dedem. Babaannemle severek, görüşerek evlenmişler bir zamanlar. Hiç de o eski “görücü usulü” gelenekle olmamış onların sevgisi. Beş çocuğu (başta en büyük kardeşleri babam olmak üzere) hepsi tertemiz bakıyorlar hacı dedeme. Her ay bir evlâdı bakıyor sırasıyla. Düşünüyorum da yaşayan dev bir çınar o, sağlığı iyiyken videoya aldım dedeciğimi. “Balıkesir çiftetellisi” çalınca hâlen oyun havasına göre ritim tutabiliyor maşallah. Hayat güzel, insanımız güzel. Kin, savaş, fesatlık olmasa şu dünya mükemmel. Toprağım, bayrağım, vatanım, anadilim, kültürüm, yaylalarım, obam, çocukluğum, hatıralarım, köy masalım, Kaz Dağlarımız her daim capcanlı kalsın. Seni seviyorum can Türkiye’m!



Bu yazı 935 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
YUKARI