Bugun...


Elif YAVAŞ


Facebookta Paylaş









FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA VE DESTANLARI
Tarih: 02-09-2019 11:21:00 Güncelleme: 02-09-2019 11:21:00


     Yapay destanları okumayı sever misiniz? Türeyiş Destanı, Bozkurt Destanı, Şu Destanı gibi doğal destanlar yerine eserin yazarı belli olan yapay destanlarımızı hiç okudunuz mu? 15 Temmuz 2016 adına yazılan Demokrasi Destanlarını incelediniz mi? Sizce bir milleti ve önemli tarihî olayları anlatan destanlar mühim midir?

     Fazıl Hüsnü DAĞLARCA’nın “Üç Şehitler Destanı” meşhurdur. Üniversite sınavlarında Türk Dili alanına hazırlanan mezun öğrencilerim ve sözel bölümü lise öğrencilerim doğal ve yapay destan isimlerini hep birbirine karıştırırlardı. Üç Şehitler Destanı’nı detaylı inceleme fırsatım olmadı lâkin televizyon ekranlarındaki bilgi yarışmalarında bu eserin yazarının kim olduğu yarışmacılarımıza hep soruldu. Göç, savaş, doğal afet gibi toplumsal konulardan esinlenerek yazılan destanları kaleme alabilmek elbet zordur. Fazıl Hüsnü Dağlarca’yı tanıyalım biraz da.

      İlk şiirlerinde ‘Necip Fazıl Kısakürek'in etkisinde kalmış. Kendi şiir çizgisine yönelişi "Çocuk ve Allah" ,"Daha" kitaplarıyla başlamış. “Çocuk ve Allah” kitabındaki sade dildeki çocuk kitapları 1990’lı yıllarda Türkçe dersi okul kitaplarımızda yer alırdı. Çocuk ve Allah; küçüklerimizin, Üç Şehitler Destanı; gençlerimizin merak ettiği kitaplardır. Bilinçaltına yönelerek şiirimize yeni ürperişler getirmiştir. Şiirlerinin devamlı bir yenilenme içinde olduğu belirtilir. Kurallı biçimlerden kuralsız biçimlere, anlamsız özlerden en yalın anlamlara varan şiir türlerini birer birer denemiştir. Bireysel tutkularla toplumsal gerçekleri bol mecazlar, hayaller ve imgelerle ortaya koyar. Şiirleri genellikle ‘epik-lirik-didaktik ve toplumsal gerçeklik’ çerçevesindedir. Dağlarca’ya göre Sanat; “Hem bir saat gibi içinde bulunduğumuz zamanı hem de bir pusula gibi gidilmesi gerek yönü işaret etmelidir.” Günlük konuşmaların yanında arı dile, hayali kamçılayan çağrışımlara, şiirin güzelliğini yansıtan kompozisyonlara geniş yer verir.

     ‘Çocuk ve Allah’ temaları üzerine halka halka genişleyen bir bütünlük görüşünün hâkim olduğu ikinci kitabından itibaren şiire yeni olanaklar kazandırmıştır. Şiiri "sezgi" ve "us" olmak üzere iki dönemde incelenebilir. Sezgi döneminde; kendine has bir şiir dili ve biçemi(üslubu) yaratmaya çalışmıştır. "Us" dönemi ise güçlü bir Türkçe tutkusuyla dikkat çeker. Bu dönemde dilin sadeleştirilmesi çabalarına katılmış, evrensel temalara ağırlık vermiştir. 1970 sonrasında çoğunlukla çocuk şiirleri yazmış, hem Türkiye'de hem de uluslararası düzeyde birçok ödül kazanmıştır.

     Yazarımızın 50’den fazla eseri sığmış ömrüne. En bilindik başlıca kitapları: Havaya Çizilen Dünya (1935), Çocuk ve Allah (1940), Üç Şehitler Destanı (1949), Çakırın Destanı (1945), Taşdevri (1945), Toprak Ana (1950), İstiklâl Savaşı-Samsun'dan Ankara'ya (1951), İstiklâl Savaşı-İnönüler (1951), Sivaslı Karınca (1951), İstanbul- Fetih Destanı (1953),  Anıtkabir (1953).

     Dağlarca’nın bir ortamdaki anısını okumuştum. Küfürlü ve argo ifadelere yer vermeyi seven biri değilimdir. Yaşanmış bir anıda geçen sohbet içindeki o küfürlü kelimeyi geçerek anıya yer vereceğim. Günümüzde de önüne gelen herkes kendini şair-yazar hissediyor. Hâlbuki yıllanmış deneyimler gerektirir şiir yazabilmek. Yaş ilerledikçe daha kalıcı ve edebî ürünler ortaya çıkıyor. Bugün yazdığımız bir eseri yarın beğenmeyebiliyoruz. Bir kalem üstadımızın şair Dağlarca ile yaşadığı anısıyla kalemime veda ediyorum.

      Ayhan Bozkurt, Fazıl Hüsnü Dağlarca ile olan anısını anlatır:

     ”Kadıköy’deyim. Kendi yazdığım bazı dizeleri okuyorum. Karşımda bir başka şair arkadaşım aynı zamanda yayıncım oturuyor. İlk kitabım çıkacak, ödül almışım. “Artık şairliğim tescilli olacak.”
Bu sırada oturduğumuz yerin hemen önünden “biri” geçiyordu. ‘Biri’ diyorum çünkü o geçen adamın Fazıl Hüsnü Dağlarca olduğunu o ana kadar bilmiyordum. Arkadaşım: “Bak” dedi. “Şansa bak, Dağlarca geçiyor.”
    İlk defa görüyordum, hem de bu kadar yakından. Hemen masadan kalkıp yanına koştum. Koluna girip: “Hocam merhabalar, nasılsınız?” diye sordum.
Kalın gözlük camının arasından bana sertçe baktı. Elindeki bastonun yardımıyla beni biraz itti.
   -  “Kimsin sen?” diye sordu sert bir ifadeyle.
   -  “Şairim.” dedim.
     Olanlar oldu…
     Bastonunu kaldırdığı gibi kafama geçirdi. Neye uğradığımı şaşırdım. Ardından bastonla rastgele vurmaya başladı. “Hocam, özür dilerim, ben…” diyecek oldum. O durmadan vuruyor ve avazı çıktığı kadar bağırıyordu.
    Dağlarca: “Ben 100 yaşına gelsem şairim demem kendime, ……… git. “
   
Demez olsaydım… Pişmandım, farkına varmıştım ama iş işten geçmişti.
    Dağlarca vurmaya devam ediyordu hem de nereme denk gelirse: “Şair olmak kolay değildir. İyi şiir yazmakla şair olunmaz. ……. (küfür kelimesi) ol git!”
Çevreden insanlar girdi araya, kurtardılar beni bastonun darbelerinden. Sonra o bağıra çağıra yoluna devam etti. Arkasından öylece bakakaldım.”

 

 



Bu yazı 169 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
YUKARI