Bugun...


Hasan CANAT


Facebookta Paylaş









MEDYANIN SANATA İHANETİ!
Tarih: 01-10-2018 08:40:00 Güncelleme: 13-10-2018 14:27:00


     Yasama, Yürütme, Yargı ve Medya... Türkiye'nin hatta dünyanın meşhur 4 kuvveti... Medya, devletin ana unsurlarını halk adına denetler ve kamuoyu oluşturarak halkın bilgilenmesini sağlar. Bu yüzden medyaya "Dördüncü Kuvvet" deniliyor. Medya olarak isimlendirdiğimiz kitle iletişim araçlarının fikirlerimize ve yaşantımıza doğrudan etki eden unsurlar olduğunu unutmamalıyız. Gazeteler, radyolar, televizyonlar ve dergiler halkı bilinçlendirmek ve daha büyük kitlelere hitap edebilmek için önemli bir görevi ifa etmektedirler.

     Türkiye'deki medya kuruluşlarının bugüne kadar bilime, sanata, eğitime ve edebiyata ne kadar önem ver(me)diğini anlatmaya çalışacağım. Medyanın bu konudaki tutumu tartışmaya açıktır. İlk köşe yazımda gazeteleri sert bir dille eleştirmiştim. Övgüde sınır tanımayan gazeteler, sövgüde sınır tanımayan gazeteler ve asparagas haberler üreten magazin içerikli gazeteler...

     Hâlbuki eskiden öyle miydi? Caddelerinde ve sokaklarında gazete ve dergi idarehanelerinin bulunduğu Cağaloğlu ve onun yanıbaşındaki Babıâli... Osmanlı'dan yadigâr kalan Babıâli kültürünün emektar gazetecilerin hafızalarında ayrı bir yeri vardır. Bir zamanlar gazetecilerin iç içe yaşadığı ve birbirlerine hürmet ettiği Babıâli'den kimler geçmemiş ki; Peyami Safa, Ahmet Kabaklı, Necip Fazıl Kısakürek, Ethem İzzet Benice, Burhan Felek, Şahap Ayhan, Refi' Cevad Ulunay, Kadircan Kaflı ve daha niceleri... Ruhları şâd olsun.

     M.Ö. 59... Medyanın halkı bilinçlendirme anlayışı çok eski yıllara dayanıyor. Medyanın varlığı Mısır'daki resmi gazetelerle ve Roma Senatosu'nun M.Ö. 59 yılında çıkarttığı Acta Diurna isimli taş tabletler ile başladı.

     M.S. 2018... Medya, halkı tüketim çılgınlığına alıştırdı ve halkın geleneklerinden uzaklaşmasına vesile oldu. Hiçbir mesaj kaygısı olmayan boş programlarla, edep ve adaptan uzak dizilerle toplumu şuursuz hale getirmek için hummalı bir gayrete başladı.

     Türkiye'de 1990'lı yıllardan sonra gazetelerin, televizyonların ve internet sitelerinin sayısı gittikçe arttı. Peki, medyanın zihniyeti değişti mi? Hayır, değişmedi. Medya kuruluşları sanata, edebiyata, eğitime ve bilime gerektiği kadar önem vermedi. Radyolar ve dergiler kültür-sanat içerikli yayınlar yaptılar ama ulusal gazeteler ve televizyonlar aynı hassasiyeti göstermedi. Televizyonlar reyting, gazeteler tiraj bahanesiyle bizim milli değerlerimizle bağdaşmayan haberlere ve programlara önem verdiler. Elbette bu böyle devam etmeyecekti. En sonunda halkın medyaya olan saygısı azaldı ve medya itibarını kaybetti. Gençlerin de medyaya bakışı değişti. Gençler kitap okumuyor, gazete okumuyor, televizyon izlemiyor. Gazetelerde yayınlanan haberleri sosyal medyadan okuyorlar, televizyonda yayınlanan dizi ve programların tekrarını reklamsız ve sınırsız bir şekilde alternatif platformlardan izliyorlar.

     Medya, şu anda bir kısırdöngünün içinde çırpınıp duruyor. Bunca olanağa ve yeniliğe rağmen özgün içerik üretemiyorlar ve sanata halen değer vermiyorlar. Bugün haber kanalları bile kapanma noktasına geldi. Ajanslardan haberi alıp yayınlıyorlar ve geri kalan süreyi stüdyoda canlı tartışma programlarıyla dolduruyorlar. Gazeteler ve televizyonlar Türkiye'deki reklam pastasından en büyük payı almasına rağmen büyük bir ekonomik krizin eşiğindedir. Böyle bir ortamda sosyal medya platformları, yazılı ve görsel medyadan daha aktif bir duruma geldi. "Sosyal medya uzmanı" adında yeni bir meslek ortaya çıktı.

     "Ünlü sunucu öyle bir şey dedi ki!", "Beklenen zam açıklandı!", "Dünya yıldızına dev talip!", "Sosyal medyayı yıkan olay!", "Şok! Böyle düğün görülmedi!", "Ankara'da flaş gelişme!", "Sanat camiasında büyük skandal!"... Sırf haber tıklansın diye haberin içeriğini farklı lanse etmek, okuyucuların küfrederek kapattığı bir yayıncılık tuzağıdır. Böyle yaparak okuru tuzağa çekmeye çalışanlar zamanla okuru kendilerinden uzaklaştırıyorlar. Her şeyden önce okura da saygı duymak gerekiyor. Okumak istediğimiz her haberin başında, sonunda, ortasında veya kenarında reklam görmekten usandık. Neticede biz de Mektup Edebiyat Dergisi olarak internet üzerinden yayın yapan bir dergiyiz. Fakat bizim daha fazla "tıklanmak" için her şeyi mubah gören bir anlayışımız yok.

     Gazete, dergi, radyo, televizyon, internet derken en sonunda "sosyal medya" ile tanıştık. Sosyal medyada ise fikirlerin ve duyguların değerini kaybettiği bir dönemde yaşıyoruz. Diyez işareti olarak bildiğimiz hashtag (#) işaretini kelimelerin başına koyarak yapılan paylaşımlar aslında o kelimeleri itibarsızlaştırıyor. Sosyal medyada gördüğümüz revnaklı cümlelerin, sinkaflı sözlerin, seviyesiz paylaşımların haddi hesabı yok. Böyle bir sanal platformda iyi niyetli yapılan paylaşımların da bir değeri kalmıyor. Provokasyon amaçlı yapılan yalan-yanlış haberlerin Trend Topic (TT) olması için öyle bir güruh oluşuyor ki, aklınız şaşar. Yancı diyebileceğimiz "trol" hesaplar üzerinden insanları linç etmeye çalışıyorlar. Ömrünü sanata adamış insanları "vefat etti" diye duyuranlar var. Her duyduğunu teyit etmeden "yayalım" veya "kesin bilgi" diyerek sosyal medyada paylaşan felaket tellalları da haberciliğe ihanet ediyor. Sosyal medyanın çoğu zaman kışkırtma amaçlı kullanıldığına üzülerek şahit oluyoruz. Çünkü sosyal medya kuralsız bir alandır. İnsanlara sinsiliği öğretiyor. Örneğin, gerçek isminizle veya müstear isminizle istediğiniz kişiye iltifat da edebilirsiniz, küfür de edebilirsiniz. İsterseniz yaptığınız paylaşımları silebilirsiniz. Profilinize "Yazdıklarım beni bağlar" yazabilir ama daha sonra yaptığınız paylaşımları inkâr edebilirsiniz. Ayrıca takipçi sayısı arttıkça kibirlenen insanları gördüğümde sosyal medyanın kültürümüze, sanatımıza ve edebiyatımıza çok zarar veren bir mecra olduğunu anlayabiliyorum.

     Geldiğimiz noktada bir değerlendirme yapmamız gerekirse şunu söyleyebilirim. Medya, kültür ve sanat konusunda sınıfta kaldı. Kültürü ve sanatı hafife aldı. Magazine yöneldi, sanatı unutturdu. Medya, magazine değer verdiği kadar sanata ve edebiyata değer verseydi, bugün toplum bu hale gelmezdi. Bilim, sanat ve edebiyat toplum nezdinde daha kıymetli olurdu. Ben de bir gazeteci olarak yaşadığımız en büyük sıkıntıyı sizlerle paylaşmak isterim. Bir konuda üst düzey bir yetkiliyle röportaj yapmak istediğimizde ilgili kurumun basın müşavirinin bizi telefonla arayıp "Siz röportaj sorularını bize email olarak gönderin. Biz de size cevapları email olarak gönderelim" demesinden gerçekten bıktık. Tekrar edelim, belki anlarlar, ders alırlar, "röportaj yazılı yapılmaz"... Meslektaşımız olan basın müşavirleri bile maalesef işin kolayına kaçıyor.

     Medya, yıllarca şiddetten, gündemden ve magazinden beslendi. Reyting ve tiraj uğruna her şeyi bir "malzeme" olarak gördüler. "Aile içi şiddet", kadın programlarına malzeme edildi. Politikacıların söylediği her söz günlerce televizyonlarda tartışıldı. Ünlülerin çarpık yaşamları magazin programlarında günlerce yayınlandı. Geleneklerimiz ve göreneklerimiz, yarışma programlarında alay konusu yapıldı. Gazeteler ve televizyonlar, yeni fikirlere önem vermedi. Emeksiz habercilik ve programcılık anlayışından vazgeçmediler. Şu anda bize seyrettirilen dizilerin ve yarışmaların çoğu yurtdışı dizilerinden uyarlanıyor. Plaza katlarından çıkıp halkın içine inmediler. Sanat ile şöhreti aynı kefeye koydular. Ünlü sanatçıların yaşantılarını takip ettiler. Ünlü olmayan sanatçıları yok saydılar.  Bir müzisyenin nasıl beste yaptığını merak edip de haber veya röportaj yapmadılar. Fakat aynı müzisyenin herhangi bir mankenle nerede göründüğüne daha çok dikkat ettiler. Yalanı daha cazip hale getirdiler. Gündemcilik oynadılar. Bunun kime ne faydası oldu, tartışılır.

       Bu yazdıklarımı medyada kültür, sanat ve edebiyat haberlerine hiç yer verilmiyormuş gibi algılamayın. Kültür-sanat içerikli haberlere günde bir sayfa veya haftada iki sayfa yer ayıran gazeteler var. Kültür-sanat içerikli programlar yayınlayan televizyon kanalları da var. Ama sayıları çok az. Ayrıca herhangi bir durumda yayın hayatına son verilecek olan ilk yapımlar kültür-sanat içerikli yayınlar ve yapımlardır. "Kim ne yapsın sanatı? Magazin, spor, siyaset ve gündem haberleri halkın neyine yetmiyor?" diye düşünen medya mensupları var.

      Sizce bu zihniyetteki medya kuruluşları, sanata, edebiyata, bilime ve eğitime hak ettiği değeri verebilir mi? Neden olmasın? Hiçbir şey için geç değil. Yeter ki, nitelikli ve özel haberler hazırlasınlar, yerli ve milli belgeseller yapsınlar, özgün program formatları üretsinler. Bundan sonra medya mensuplarının sahada daha çok bulunması gerekiyor. Masabaşı gazeteciliği medyayı hantallaştırıyor. Muhabirler ve köşe yazarları Anadolu'nun her yerinde sanatıyla geçimini sağlayan insanlara ulaşabilir ve o insanlarla röportajlar yapabilir. Medya deyip geçmeyelim. Medyanın sanata ve edebiyata sağlayacağı katkı yadsınamaz. Mesela Malatya'nın kayısısı meşhurdur. Bunu zaten bütün dünya biliyor. Önemli olan Malatya'nın sanatçılarını ve yetenekli gençlerini dünyaya tanıtmaktır. Televizyon kanalları artık klişeleşmiş "gezelim-görelim" tarzı programlar yapmamalıdır. Özgün ve zengin içerikli geleneksel kültür-sanat programlarıyla Türkiye'nin dört bir yanındaki sanatçılar hem Türk halkına hem de dünyaya tanıtılabilir. Böylece sanatın ve sanatçının ülkemizdeki değeri ve dünya çapındaki bilinilirliği ve saygınlığı da artar.

     Merhum dedem şair, yazar ve tiyatrocu Hasan Nail Canat'ın, 2001 yılında Anadolu Gençlik Dergisi'ne verdiği röportajda söylediği "Türkiye'de sanat ortamı maalesef popülerizmin içinde kaybolup gitmiştir" ve "Televizyon, güzel sanatların çöplüğüdür" sözlerini şimdi daha iyi anlıyorum. Bu vesile ile 21 Ekim 2004 tarihinde aramızdan ayrılan merhum dedem Hasan Nail Canat'a da vefatının 14. yıldönümünde sonsuz rahmetler diliyorum.



Bu yazı 1230 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
YUKARI