escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan istanbul escort istanbul escort istanbul escort vtunnel
Bugun...


Hasan YÜCEL


Facebookta Paylaş









EDEBİYAT OKURU YAZARINDAN NE BEKLER?
Tarih: 01-05-2018 11:27:00 Güncelleme: 01-05-2018 11:27:00


       Eli kalem tutan seçkin bir topluluk karşısında, “Edebiyat okuru, yazarından ne bekler?” başlıklı bir konuşma yapmam istendi.  Acaba ben yazarımdan ne bekliyorum diye düşündüm.  En önce ve her şeyden önce yazar bana kendisini zevkle okutmalı.  İyi güzel de yazar bunu nasıl yapacak, zevkle okunan bir edebi metni yazmanın koşulu nedir?  Kafamı toplayıp bütün sevdiğim yazarları düşündüğümde,  benim yazarda aradığım en önemli özelliğin, içtenlik olduğu sonucuna varıyorum.  Çünkü eğer bir yazarda içtenlik yoksa, diğer  niteliklerini konuşmak bile gereksizdir bence.  Kim içtenliksiz, tasarım ününü,   kendisinde gerçeklik duygusu yaratmayan yapay bir metni okumak ister ki?

       Bu konuda Kafka’nın bana çok yardımı olacağı kanısındayım. Çünkü ben insanlara, şunu şöyle yapın, bunu böyle yapın diye öğüt veren kişilerden çok, kendi yaptıklarıyla örnek olan kimseleri gözetmeyi daha uygun buluyorum.  Şimdi önümde Kafka’yla, beş yıl boyunca mektuplaştığı, iki kere nişanlanıp ayrıldığı Felice’nin bir fotoğrafları var. Fotoğrafta Felice bir şeyin üzerine ayak ayak üstünde oturmuş, Kafka onun arkasında ayakta duruyor.  Felice’nin kucağında siyah renkli kibar bir kadın çantası var, sol elini çantanın üzerine koymuş, sağ elini yan tarafına bırakmış. Saçları toplu Felice’nin, üzerindeki derin v yaka uçuk pembe bluz, gülkurusu renkli, rahat kesimli eteğine uyumlu. Erkeksi bir yüzü olan Felice, ifadesiz bir bakışla objektife bakıyor. Ben bu fotoğrafa uzun süre baktım.  Son derece şık giyimli, ceketinin önü ilikli Kafka’nın göğsü hafiften Felice’nin sol omzuna arkadan dokunuyor. Kafka da sevimli yüzüyle son derece memnun ve belirsiz bir gülümsemeyle objektife bakıyor. Yalnız bunların dışında çok önemli bir ayrıntı var. Hafif sol yandan çekilen fotoğrafta Kafka, sol elini Felice’yle arasına bırakmış, elinin üstü Felice’nin eteğine dokunuyor. Bu durumda tabi Kafka’nın arkada kalan sağ kolu gözükmüyor. Kafka, böylesine özel bir anda, böylesine memnun ve mütebessimken,  Felice’yi sahiplenen bir tavır göstermiyor; ona sarılmamış, elini herhangi bir şekilde onun üzerine koymuyor, tarafsız, mesafeli bir duruş sergiliyor. İşin doğrusu Felice de o kadar sevimli gözükmüyor.  Ben bu fotoğrafı neden anlattım? Kafka budur işte, çekingen, cesaretini içine gömmüş, yaşama coşkusunu göstermeyen bir adam.  Ve bütün eserlerinde Kafka’nın bu karakteri gözükür, yazılarındaki içtenliği konusunda hiç kimse kuşku duymamıştır. Bu durumu kendi ağzından bir örnekle gösterelim:

       “Canım, havaya kalkmış ellerimle rica ediyorum ki romanımı kıskanma. Eğer romanımdaki kişiler senin kıskançlığını fark ederlerse elimden kaçarlar, zaten onları ancak giysilerinin ucundan tutuyorum. Şunu da düşün, eğer elimden kaçarlarsa onların arkasından koşmak zorunda kalırım, ya o zaman bu koşu yer altına, aslında onların gerçek yuvasına kadar devam ederse?

       Her şey yolunda olduğunda benim bütün insanlarım kol kola girerek sana doğru koşuyor zaten.  Yazarak hayatta kalıyorum, içinde Felice’nin bulunduğu kayıkta hayatta kalıyorum. Çırpınarak yukarıya doğru çıkmayı doğru düzgün başaramıyor oluşum yeterince hazin bir durum.  Canım Felice, şunu anlaman yeter, yazı yazmayı bir kaybedersem seni ve her şeyi kaybetmek zorunda kalırım.”

       Mektuplarında, öykülerinde, romanlarında aynı tartımla, aynı içtenlikle gider Kafka.  Ürkektir, ürkek yazar, kendi hayatı gibi yazıları da tam olarak yaşamaya tutunmamıştır.  Okuyucu hiçbir zaman onun yazılarını okurken kendisinde bir yabancılaşma hissetmez.  Oysa Kafka’nın bütün yazılarında bir yabancılaşma duygusu içten içe işlenir ama bu kendisinin samimi duygularıdır, bir tasarım olarak, okuyucuyu avlamak üzere yazmaz. Yazı onun için, inanmış bir müminin ibadeti gibidir, orada samimiyetsizlik olamaz.  Kafka, yazıya olan bu duygusunu yine Felice’ye yolladığı bir mektupta şöyle anlatır:

       “Bir ara yazmıştın bana, ben çalışırken yanımda oturacaktın. Düşün bir, sen yanımda olunca nasıl çalışırım Felice… çünkü yazmak, elden geldiğince kendini açıp yaymak demektir… Bu yüzden bir şey yazarken insan ne çok yalnız kalsa yine azdır, yazarken insanın çevresi ne kadar sessiz olsa yine yeterince sessiz sayılmaz, gece yeterince gece olmaktan çıkar, bu yüzden insanın elinin altında ne çok zaman olsa yine yetmez, çünkü yol uzundur ve şaşırıp kolayca yoldan sapabilir insan…  yazı gereçleriyle ve bir lambayla kapısı kilitli geniş bir bodrumun en dip köşesinde bir odaya kapanmanın benim için en iyi yaşam biçimi sayılacağını sık sık kafamdan geçirmişimdir.  Üzerimde pijamayla, mahzenin tüm kemerli dehlizlerinin içinden geçerek yemeğimi alıp gelmek, benim için tek gezinti olurdu böyle bir yerde.  Ardından yine dönüp odama gelir, usul usul ve özenle yemeğimi yer, hemen yine yazmaya koyulurdum. Ve neler yazmazdım!  Ne dipsiz derinliklerden çıkarıp alırdım yazacaklarımı!”

       İşte benim yazarım budur. Her yazar Kafka gibi münzevi, ürkek ve mütereddit olmak zorunda değildir ama içten olmak zorundadır.  Yazarda içtenlik, karakterle yaşamın uyumudur ve yazıda bunun duyulmasıdır.  Ben yazarımın kalbini görmek isterim. (Bu konuda daha söylenecek çok şey var.)



Bu yazı 565 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
YUKARI