Bugun...


Hasan YÜCEL


Facebookta Paylaş









EDEBİYATTA TEKNİK
Tarih: 01-11-2018 17:20:00 Güncelleme: 02-11-2018 19:36:00


       Bu yazıyı bu gece sabaha karşı yazdım. Ne yazayım diye düşünüp dururken, William Faulkner’ın, bir zamanlar verdiği bir söyleşide sorulan soru üzerine, “Eğer bir yazar teknikle ilgiliyse, ameliyat yapsın veya tuğla döşesin.”  dediğini gördüm.  Faulkner’ın beni gülümseten bu hoş cevabı  kafamda şimşekler çaktırdı. Öyle ya, esas mesele teknik değildi ki.

      Okullarda öğretilen giriş, gelişme, sonuç  kompozisyon tekniği bir zamanlar iliklerimize işlemişti. Fakat ben hiçbir zaman bu tekniğe ısınmamıştım. Çünkü düşündüğüm şeyler  bu sıraya uymuyordu. Bilincim başka türlü algılayıp çalışırken, kimin nasıl belirlediğini bilmediğim bir anlatım tekniği bana zorluk çıkarıyordu. Yıllar sonra o tekniğin çok da geçerli olmadığını kavramıştım. Her şeyden önce, herkese aynı yöntemle yazmayı öneriyordu.  Oysa sanatta esas olan özgünlüktü; farklı insanlar yazmış olsa bile, aynı yöntemle yazılan yazının özgünlüğü belli bir oranda bozulurdu. 

       Okuyucu açısından bakacak olursak, okuyucu  her eline aldığı metinde giriş, gelişme, sonuç bölümlerini arayacaktı. Bu da tek düze, sıkıcı bir okuma biçimiydi. Okullarda şimdi durum nasıl bilmem, fakat ben bu yöntemin, sonsuz biçimlerde çalışmaya ayarlanmış insan zihninin yaratıcılığını da engelleyeceğini düşünürüm.

       Bu yanlış koşullandırmanın eseri olarak, birçok yazar hala giriş, gelişme ve sonucun peşindedir. Tiyatroda, sinemada,  edebiyatta  bir serim yapılır, konu tanımlanır, sonra düğüm oluşturulur ve bu düğüm çözülür. Ne kadar şematik, alışılagelmiş bir durum değil mi? Mesela Bertold  Brecht, tiyatroda bu şematikliği kırmıştır.

       Edebiyat eseri diye yazılan, aslında edebiyat olmayan birçok didaktik metinde bir giriş görülür. Bu girişte yazılacak konu tanımlanırken, en basit kavramlar okuyucuya izah edilir. Örneğin bir deneme türü içinde yazar bir şey anlatacak.  Konu düşünmek, okumak, ya da ne bileyim  yürümek olsun. Yazarımız önce yürümenin ne olduğunu  uzun, teknik izahlarla anlatmaya çalışır. Veya okuma hakkında konuşacak, kitaplardan söz edecek, okumanın insan için güzelliklerinden  dem vuracak. Okumanın teknik olarak ne olduğunu  anlatmaya girer. İşte okuma,  bir yazıya bakarak, sesli ya da sessiz, yazılı metnin zihnimiz tarafından algılanması amacıyla… vs diye sürer gider.  Oysa okumanın ne olduğunu herkes bilir, okuyucuya bir yarar sağlamayacak, ona bir haz vermeyecek bu izah, laf dolandırmaktan başka işe yaramaz. Eğer bu  okumanın biyolojik olarak bilimsel izahını yapan bir anlatımsa ona sözümüz yok, fakat  edebiyat metninde böyle laf dolandırmalar okuyucuya hiç de cazip gelmez.  Tam tersi,  okuyacağı metinde estetik arayan, haz arayan edebiyat okuru, bu tür izahlardan sıkılır, o metni mümkünse hemen elinden bırakmak ister. Böylece, insanın en güzel yetilerinden biri olan okumak eylemi, olumsuz çağırışımlar yapan bir etkinliğe dönüşür.

       Benim aklımda, duygumda, bilincimde anlatmak istediğim bir şey var;  dünyaya, insana, varlığa bir bakış açım var.  O duygumu, düşüncemi, korkumu, sevincimi   özgürce anlatmak isterim.  Zaten anlatmak istediğim içerik, kendisine ister istemez bir biçim oluşturur. Fakat ben, anlatmak istediğim şeyi teknik olarak düşündüğüm zaman,  onun büyüsünün bozulduğunu hissederim. Esas beni yazmaya iten sebep arka plana itilir, önemli olan teknikmiş gibi bir duygu uyanır.  Duygu ve estetik yanı ağır basan edebiyat bir tasarıya, tekniğe dönüşür.  Metinde içtenlik kaybolur, yerini soğuk, kuru bir anlatım alır.

       Örneğin sıcak bir havada adam yorulmuş, acıkmıştır, cebinde parası yoktur.  Serin bir mekanın, güzel bir yemeğin hayalini kuruyordur. Yazar, adamın yerine geçip, duygularını anlatacaktır. Gerçeklik duygusundan uzaklaşmadan,  serimin, düğümün kaygısına düşmeden, o duyguyu nasıl kavrıyorsa öyle anlatması gerekir.  Edebiyatta yapaylık kadar sıkıcı bir şey yoktur.

       Aslında Faulkner’ın demek istediği de budur.  Edebiyat, tuğla dizmek ya da marangozluk değildir; bir duygunun dışa vurumudur.  Bu nedenle, teknikle okuyucu avlayacağını sanan yazar yanılır.

       Ben burada bir teknik kaygı güttüm mü farkında değilim ama anlatmak istediğimi anlattım. İnsan budur zaten, anlatmak istediğini bir şekilde anlatır. Ona, şu şekilde anlatacaksın dendiği zaman özündeki büyü bozulur,  yapay bir tutum takınır. Edebiyatta teknik meselesi,  üzerinde uzun uzadıya durulması gereken bir konudur. Biz, Faulkner’ın  sevimli benzetmesiyle çok kısa da olsa değinmiş olduk.  Aynı eğitim düzeninden geçen değerli okurlar da belki sözünü ettiğimiz duyguların tekniğe dönüştürülmesi  konusuna biraz kafa yormuş olurlar.

 

 



Bu yazı 378 defa okunmuştur.

Osman Aksel / 01-11-2018 20:17

Ne yalan söyleyeyim, sıkıcı bir başlıktan, su gibi akan , harika bir Hasan Yücel yazısı..Teşekkürler..



FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
YUKARI