Bugun...


Hasan YÜCEL


Facebookta Paylaş









SANAT MUSİKİMİZ HAKKINDA BİR DERKENAR
Tarih: 01-06-2019 15:40:00 Güncelleme: 01-06-2019 15:40:00


İnsanoğlu bir ses evreni içinde doğar, seslerle iç içe yaşar, yaşadığı sürece seslerle iletişimde bulunur.  Bunun için ta ilk varlıktan itibaren insan, duyduğu sesleri anlamlandırmaya, çözümlemeye, biçimlendirmeye çalışmış, zaman içinde sesleri düzenlemeyi öğrenerek, ustalaşmış ve ondan duygularını düşüncelerini anlatacak bir sanat yaratmıştır. Müziğin hikayesi, binlerce yıllık insanlığın hikayesidir ve genel insanlık tarihinin ayrılmaz bir parçasıdır.

Ancak bu kadar insanlığın ruhuna girmiş olmasına rağmen,  genelde bir yanılgı eseri olarak müziğe eğlencelik bir faaliyet gözüyle bakılmıştır. Bunun nedeni de, sıranda insanların müziğin teorisinden,  felsefesinden  habersiz  ve uzak olmalarıdır. Elbette tüm dünya için genel bir müzik teorisi ortaya koymak,  müziğin tarihsel seyrini  kısa bir metinle inceleyebilmek imkansızdır.  Ancak genel hatlarıyla müziğin ne olduğundan, nasıl ortaya çıktığından, insanlık için ne ifade ettiğinden söz edilebilir. Hiç olmazsa müziğin teknik meselleri içine girmemiş,  onun icracısı ya da teorisyeni olmayan kişiler için ortalama, anlaşılır bir bilgi toplamı oluşturulabilir.

 

Bu gün biz ilk müzisyenin kim olduğunu, ilk çalgı aletinin hangisi olduğunu bilmiyoruz.  İlk müzik aleti muhtemelen bir insanın ağzı ve elleriydi. Her ne olursa olsun insanın yeryüzünde var olmaya başlamasından itibaren müzikle ilgilendiği, en azından onu hissettiği muhakkaktır. Örneğin Çin’de  tapınak ve saraylarda icra edilen dört bin yıllık bir müzik geleneğinden söz edilmektedir. Conficus’un  (MÖ 551-470) müziğin toplum için önemi konusundaki görüşleri günümüze kadar ulaşmıştır. Aynı şekilde Çin müziğinin etkisiyle bir Japon müziği de gelişmiştir. İlk biçimleri üzerine çok net bilgiler  olmamasına  rağmen kadim bir Acem (İran) müziğinden, Hint müziğinden,  Eski Mısır ve Arap müziğinden  söz edebiliriz.  Az da olsa bu konuları işleyen müzik tarihi kitapları vardır. Doğu müziği eski Yunan yoluyla Avrupa halklarına da ulaşmış, özellikle Roma döneminde Hıristiyanlığın gelişmesiyle, o kültürün dinsel müziklerine de altyapı teşkil etmiştir. Ünlü Eflatun, Devlet adlı eserinde müziğin gençlerin eğitiminde nasıl kullanılacağını anlatır. Onun filozoflar yönetimindeki ideal devletinin oluşmasında müzik çok önemli bir yer tutar. Sağlıklı bir neslin yetişip gelişmesi için beden eğitimi ve müziğin hayati önem taşıdığını vurgular. Flüt ve Lavta çalmayı beceren Martin Lüther bile(1433-1546), kendi mezhebinin ilkelerini Katolik kilisesinin kapısına çaktıktan sonra, oluşturduğu sistemde müziğe yer  vermiş, ondan yararlanmıştır. Bizans sarayının ve kiliselerinin de en alışılmış etkinliğiydi müzik icra etmek.  Zaten okur yazarın pek bulunmadığı dönemlerde, kutsal metinlerin ezberlenip hafızalara yerleştirilmesi için müzik büyük kolaylık sağlıyordu.  Bunun için bilinen tarih çağlarından itibaren bütün inanç sistemleri, müziğin kolaylaştırıcı ve cezbedici özelliğinden yararlanmıştı. Bir sözün akılda kalması için ritm ve melodiden etkili daha ne olabilirdi ki?

Tarihin seyri içinde, insanların uluslaşma sürecinde, müzik de diller gibi ayrışarak, her ulusun kendi kültürel özelliklerini kazandı, ses ve duygu sistemine uydu. Zamanla, halkların doğaçlama duygularının ifadesini n bir aracı olan müzik, kendi sanatçılarını yaratarak, sanata konu oldu. Müzik bir sanat konusu olarak algılanmak için yüzyıllarca insanlığın gelişimini beklemiştir. Elbette bilimde, teknikte sağlanan yenilikler, savaşlarda, doğal afetlerde, kitlesel, yaygın hastalıklarda yaşanan olaylar müzik üzerinde etki yapmıştır. Çeşitli coğrafyalara yayılmış geniş insan kitleleri, kendi toplumsal reflekslerine, yaşam algılarına göre kendi müziklerini yaratmıştır. Zaten müziksiz bir toplum, müziksiz bir insan düşünülemezdi. Onun için müzik, en yalın anlamıyla, insanın duygularını düşüncelerini seslerle anlatmaya imkan verin bir dildir. Nasıl heykeltıraş, kayanın içinden heykeli çıkarırsa, müzik sanatçısı da, sesin içinden müziği çıkarır. İnsanın hayat karşısındaki davranışları müziğe anlam verir ve birbirini izleyerek akıp giden sesler onu anlaşılır kılar. Aynı zamanda evrensel bir dil olan müzik, içinde doğduğu ulusun tarihsel derinliğinden doğan ses mührünü de taşır. Biz bir müziği duyduğumuzda, dinlediğimizde, “şu ulusa aittir, bu ulusa aittir” diye yorum yapabiliriz. Halk müziğindeki yöresel tavırlar da, bunun yerel çapta bir göstergesidir.

Müziksiz bir toplum düşünülemediğine göre, Türklerin de, genel insanlık tarihinin onurlu, uygarlıklar yaratan bir ulus olarak, mutlaka kendilerine özgü bir müziği olacaktı. Eğer bu gün bir Türk dilinden bahsediyorsak, onun yanında ve iç içe olarak Türk müziğinden de söz etmeliyiz.  Kadim Türk topluluklarının hiç şüphesiz kendi karakteristik özelliklerini taşıyan müzikleri vardı. Elbette bu müzik çeşitli ulusların, insan topluluklarının etkisini de alarak gelişmişti. Örneğin Orta Asya Türk topluluklarının, dünyaya bakışlarına, inançlarına paralel bir müziklerinin varlığını biliyoruz. Bizim neredeyse milli çalgımız diyebileceğimiz bağlamanın ataları çeşitli adlarla, Asya steplerinde marifetli icracıları tarafından çalınıyordu. Dede korkut hikayelerinde adı geçen kopuz bunlardan biriydi. Türkler elbette bu çalgıları kendi duygu ve ses dünyalarına göre ürettiler ve çaldılar.

 

Tarihin seyri içinde büyük kültürel dönüşümler mutlaka o toplumun müziğini de derinden etkiler.  Türklerin Asyadan batıya doğru akışları, bu akış içerisinde İslamiyet ile tanışarak, inanç sistemlerini büyük oranda değiştirmeleri,  müziklerinde de büyük değişiklikler  yaptı.  Komuşuları Acemlerden, inanç sistemlerinin ulusu Araplardan her alanda etkilendiler, iktisaplarda bulundular. Ancak Türk müzik tarihinin bu dönemlerine ait açıklayıcı sağlam bilgiye dayanan  araştırmalar pek yapılamadı. Zaten o dönem eserlerinin, yani  halk arasında ve saraylara çalınıp söylenen müziklerin notaya bağlanması da söz konusu değildi. Örneğin biz Selçuklu sarayında ne tür bir müzik çalındığını, dinlendiğini pek bilmiyoruz. Ancak benim Yusuf Akçura’dan öğrendiğime göre, Konya’daki Selçuklu sarayı büyük oranda Türkleri dışlamıştı ve bu yüzden Anadoluda yaygın Türk-Oğuz isyanları çıkmıştı. Buradan hareketle müzikte de Selçuklu Sarayının İran ve Arap etkisi altında olabileceğini söyleyebiliriz. Zaten o dönem Konya’nın “gönül sultanlarından” Mevlana’nın da eserlerini Farsça yazmış olması bu duruma işaret etmektedir.  Aslında bizim burada vurgulamak istediğimiz Türk müziğinin dönem dönem ayrıntılı tahlilini yapmak değil, günümüz müzik anlayışına ulaşmak için genel bir panorama çizmektir.  Ancak  Timur’un sarayından İkinci Murat’a  betseller yollayan, Selçuklu sonrasının büyük Müslüman bestecisi  Meragalı  Abdülkadir’i (1360-1435) burada anmadan geçmemeliyiz. Çünkü Osmanlı saray müzik kültüründen kaynaklanan geleneksel sanat müziğimizin kökleri,  İbni Sina ve Farabi gibi düşünür ve müzik kuramcılarının bıraktığı mirastan yararlanarak ses sistemini geliştiren  Urumiyeli Safiyüddin’in  bilgileri üzerine müziğini kuran,  Abdülkadir Meraagi’ye dayanır. Yani geleneksel sanat müziğimiz yüzyıllarca süren ince bir emeğin içinden süzülerek bize kadar ulaşmıştır.

Osmanlı medeniyetinin büyüyüp gelişmesiyle, saray müziğinde de büyük ilerlemeler olmuş ve eserleri günümüze intikal eden çok büyük besteciler yetişmiştir. Elbette paralel olarak halk müziğimiz de, hem büyük bestecileri besleyerek, hem kendi içinde değişerek günümüze ulaşmıştır. Bu şekilde ilerleyen ve cesamet kazanan sanat müziğimizin nazariyat ayrıntılarına girmek, icra şekillerini incelemek bizim boyumuzu aşan bir husustur. Ancak en azından dört yüz yıl bu müzik tüm görkemiyle Osmanlı başkentinde, saraylarında yaşamıştır. Öte yandan tekkelerde, tarikat dergahlarında, çeşitli şekillerde sevilerek icra edildiği bilinen bir gerçektir. Türk sanat müziğinin gelişmesinde, dinin kanalların büyük bir rolü olmuştur. Tarikat şeyhlerinden, hafızlardan, hatta şeyhülislamlardan önemli besteciler çıkmış, çok marifetli icracılar yetişmiştir.  Bir Hafız Post, Bir Itri, bir Dede Efendi, Hacı Arif Bey ve yüzlercesi muhakkak sıkı bir eğitimden geçmiş mütedeyyin insanlardı. Müziğimizin usulünü, üslubunu yüzyıllarca maharetle geliştirdiler, korudalar, zamanımıza ulaşmasını sağladılar.

 

Aslında bizim burada bu kadar tarihi temellerden söz etmemizin nedeni, günümüze bir projeksiyon yaparak.  Bu gün müziğimizin anlamını yeteri kadar bilmeyen, kavramayan insanlara, biraz olsun, bu sanatın nasıl bir derinlikten geldiğini anlatabilmek.  Şimdi büyük fedakarlıklarla geleneği sürdüren, müzik kültürümüzü ayakta tutmaya çalışan bestecilerin, icracıların ne kadar saygıdeğer kişiler olduklarını  vurgulamak.  Nasıl dilimizi korumak için, geliştirmek için üzerine titriyorsak ya da titrememiz gerekiyorsa, aynı şeyi müziğimiz için de düşünmeliyiz. Bunu yapabilmek için de müziğin gerçek anlamını yerine koymamız gerekir. Evet bir takım eğlencelerimizde de müzik vardır, kullanılır, sevilerek icra edilir, ancak müzik kültürü sadece eğlenceden ibaret değildir. Gerçek sanat müziğinin yaratıcıları, icracıları da en az yazarlar, şairler kadar saygıya değer kişilerdir. Bir an için toplumun musikiden yoksun kaldığını düşündüğümüz zaman,  gerçek bir çölün ortasında kaldığımızı hissederiz. Bize kendimizi iyi hissettiren, bir çok zaman hayatımıza anlam veren, içimize yaşama şevki verin kendi sanat müziğimizin kahraman gizli yaratıcıları vardır. Her güzel eser, belki günlerce, gecelerce süren yoğun çalışmanın sonucunda ortaya çıkmaktadır. Keza bu eserlerin icrası için de uzun eğitimler ve çalışmalar gerekmektedir. Maalesef diğer kültürel yozlaşmalardan musikimiz de nasibini almakta, gün geçtikçe toplumsal kültürümüze katkısı azalmaktadır. Fakat kültüre değer veren, müziğin önemini kavrayan ve bilen kurumlar, kuruluşlar,  geleneksel müziğimizin gelişip kök salmasında büyük katkılar sağlayabilirler. Çünkü bireysel çabalarla bu müziği ayakta tutmak, ebedi kılmak mümkün değildir. Tabi burada en az besteciler, icracılar kadar önemli olan bir unsur da, dinleyici unsurudur.  Marifetin iltifata tabi olduğu herkesin bildiği bir ilkedir. Sanatçının eserine gösterdiği saygıyı, onu dinleyenden de beklemeye hakkı vardır. Şapkamızı önümüze koyup düşünmemiz lazım, acaba biz bir musiki eserini hangi duygularla dinliyor, bestecisine, icracısına hangi gözle bakıyoruz?

 

 



Bu yazı 1834 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
YUKARI