Bugun...


Hasan YÜCEL


Facebookta Paylaş









KARA MUSTAFA PAŞA HANI’NDA BİR DÜŞ
Tarih: 01-12-2018 12:35:00 Güncelleme: 01-12-2018 12:35:00


       İnce sac sobanın ateşine baka baka, kafasında bin bir düşünceyle sigarasını tüttürmüş, bir süre sonra da oturduğu iskemlenin üstünde uyuya kalmıştı. Birden uyandı, önünü düşen başını kaldırdı, boynunda bir ağrı duyuyordu. Ağrıyan yerini eliyle şöyle bir yokladı, sağa sola çevirdi. biraz üşür gibi olmuştu. İçindeki birkaç odun parçası iyice yanıp kül olduğu için, soba ölü bedeni gibi soğumuştu. Kemerli tavanda yılların sararttığı kablonun ucundaki lamba, bir gaz lambası kadar bile ışık vermiyordu. Taş duvarlar boştu, yalnız köşede kim bilir ne zamandan kalma, çerçevesi renklerini kaybetmiş eski bir resim asılıydı. Kendisi oraya geldiğinde orada olan resme dokunmamış, olduğu gibi bırakmıştı. Taş duvarın girintisinde, ahşap sedir üstünde serili yatağı, toplanmadan gece gündüz öylece dururdu. Yünü iyece sıkışmış yatağın üstünde bir yorgan, bir de eski battaniye vardı. Yattığı sedirin altına bir iki torba içinde kuru yiyecek, bulgur vesaire koymuştu. Sobanın kapağını kaldırıp, içine göz attı, "sönmüş, yatakta ısınırım artık" diye düşündü.

       Kalktı eski basmadan perdesini kaldırıp, pencereden baktı, sürgülü kapıyı kontrol etti, sonra yatağın kenarına oturup, besmele çekerek yeleğinin düğmelerini çözmeye koyuldu. Yaşlı bedeni iyice narinleştiği için, güz gelir gelmez torbadan kalın giysilerini çıkarmıştı. Havalar soğudu mu, alışık olduğu alt üst yünlülerini giyerdi. Üst giysilerini, çorabını çıkartıp, tertiplice iskemlenin üzerine tek tek koydu. Kışlık yünlüleri üzerinde, yorganı battaniye ile birlikte ucundan tutup, ayaklarını topladı, incitmek istemezmiş gibi dikkatlice yatağa girdi, yorganı omuzlarına çekti. Birden lambayı açık bıraktığı aklına geldi, hemen yataktan yekindi, başucuna yakın yerdeki siyah mandallı elektrik düğmesinin mandalını indirip, yatağına geri sokuldu. Sobanın başında kaçırdığı uykusu biraz onu bekletecekti. Yatağın içinde sağa sola döndü, yorganını kontrol etti, bir yeri açık kalmasın diye iyice sarılıp, gözlerini kapattı. Uyku tutmayan gecelerde, gözlerini kapayınca tanıdıkları, dostları, akrabaları, annesi babası, çocukları gelir, başına dikilirdi. Erken denebilecek yaşta kaybettiği karısı hemen yatağın kenarına otururdu. O zaman o, onlarla konuşmaya, bildik hikâyesini anlatmaya başlardı.

       “Bakın, ben açıkta mı kaldım? Sağ olsun, Allah razı olusun o kaymakamdan, bana burayı verdi. Kim derdi ki birgün ben Kara Mustafa Paşa Hanında oturacağım. Hepiniz gittiniz, bana şuncacık bir faydanız yok, sağ olun. İşte bak şu benim karım, şunlar çocuklarım, sorun bakalım bir, onlara yüklüğüm var mı? Erkenden gittin de ne oldu Tenzile, başına taç mı koydular? Bu çocukların Kayseri’deki evlerini bilirim, ama gitmem. Neme lazım, ne rahatsızlık vereceğim. Allah razı olsun o kaymakamdan, beni buraya aldı. Karşı odadaki bir semaver bir ocak beni besliyor, gelenim gidenim oluyor, rahatım yerinde çok şükür. Ellerde ne iyi insanlar var. Havalar soğuyunca biraz tenhalaşıyor ama, ne yapalım sağlık olsun, taş duvarların içindeyim gene de. Bu han ne kadar kıymetli  yer biliyor musunuz siz? Bunca yıl şu İncesu’da durdunuz da, bir gün gelip şuraya baktınız mı? Yok, ne arar, buranın kıymetini alem biliyor, siz bilmemişsiniz ne olacak. Zamanında kimler gelip geçmiş buradan, bir şair Han Duvarları diye bir şiir bile yazmış şu içeride, gelenler söylüyor. Bana çok iyi bura, bir de kış gelmese. Yazları çok güzel oluyor, ta Japonya’dan, Çin’den bile insanlar geliyor, bir de kış gelmese.

       Ah Tenzile, niye erken gittin bilmem ki, bazen içim yanıyor. O zaman arkaya, Han’ın ana kapısının önüne gidip Erciyes’e, tepesindeki karlara bakıyorum, biraz yüreğim soğuyor. Böyle konuşuyorum ama sen ona kulak asma Tenzile, ben seni çok özlüyorum. İşte bana faydasız dediğim şurda kim varsa onları çok özlüyorum. İnsan çocuklarını özlemez mi, çocuklarımı özlüyorum. Baba özlenmiyor ama değil mi? Biz şu çocukları nasıl büyüttük Tenzile, nasıl çalındık, çırpındık? Sen kendini çok yıprattın, hastalığın da ondan oludu ya. Öyle serin serin konuştuğuma bakma, ben çok dardayım Tenzile. Ne zaman böyle yaşlandım, ne çabuk geçti ömür, seninle ne kadar yaşadık ki?

       İnce su ne kadar güzeldi değil mi Tenzile? Hatırlıyor musun beraber koşup oynadığımız günleri? Bahar ayı dedi mi nasıl sel gelir tüm İncesu’yu basardı. Sel gelince annem beni arardı, hemen yamaçtaki evimize çağırır, “şurda dur, bir yere gitme” derdi. Ama şimdi hepiniz gideceksiniz Tenzile, annem de gidecek, babam da gidecek. Bakma sen benim serin serin konuştuğuma ben çok dardayım. Şu kızla oğlanı nasıl özlüyorum biliyor musun? Onlar da beni hiç düşünüyor mu acaba? diyorum bazen. Yine de Allah razı olsun kaymakamdan, ben gidip onları rahatsız etmem. Gözlerim ağırlaştı Tenzile, uyku bastırıyor bak. Şimdi rüyama giderim, çocukluğuma, eski evimize, koşup oynadığımız günlere. Bak at arabaları geliyor, haydi arkalarından asılalım. Sokağımız ne kadar kalabalık Tenzile, tavuklar, horozlar, sevdiğimiz insanlar hep burada. Bak annem çıktı gene… Anne ne olur biraz daha oynasam? Düşler ne güzel Tenzile…”



Bu yazı 536 defa okunmuştur.

Maksut SARI / 01-12-2018 18:53

Ne hoş bir anlatım; sanki 'Han'ın karanlık bir köşesinden seyretmiş gibi oldum hikayenin kahramanını, Dolan bardak taşar hesabı Hasan Bey de taşmaya başladı. Boş kabı olan gelsin...



FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
YUKARI