Bugun...


Hasan YÜCEL


Facebookta Paylaş









KENDİ KENDİNE KONUŞMALAR
Tarih: 02-03-2019 09:29:00 Güncelleme: 02-03-2019 09:29:00


       Yazıhanem Sıhhiye Meydanı’na bakar, karşıdan ay doğar. 

       Hava kararmaya yüz tutunca ışıklar yanmaya başladı, birden karşı tepenin arkasından ay yükseldi. İnternetten eski şarkılar dinliyordum; bir taraftan çayımın demlenmesini beklerken,  bir taraftan da birkaç yeni kitaba göz atıyordum.  Hemen koltuğun üstünde, açıkta duran makinemi aldım, pencereyi açıp, şehrin üstünde yükselen ayı çektim.  Işık fotoğraf için fazla elverişli değildi ama benim penceremden ayın durumunu göstermeye yetiyordu.  Bu sefer çayım güzel olmamış, suyunu biraz fazla kaçırmışım, yine de çay zevki veriyor.  Şu karşıdaki  otelin  ışıklı yazısının üstünde bir taç vardı, kaldırmışlar. Devrildi mi, yoksa onlar mı krallıktan vazgeçti bilmiyorum.  

       Sağlık Bakanlığı’nın önünde güzel bir ağaç var, onu ışıklandırıyorlar, türlü renklere giriyor. Ağacın dibindeki üst geçitten kimse geçmez, kötü, dik, yorucu bir geçit, insanlar doğrudan vurup caddeyi  geçiyorlar. Bu duruma sinirlenen, korna çalan sürücüler, kimseyi pek ilgilendirmiyor doğrusu.  Şu Gülden Karaböcek, kıyamete kadar dinlenecek sanırım. “Parsel parsel eylemişler dünyayı…”  Bu türküyü dinlerken hep aklıma JJ Rousseau geliyor. Onun, “İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı” diye bir kitabı var. Orada, “İnsanlar, yeryüzünün bir parçasını çevirip, şurası benim dediği zaman sorun başladı” der. Sonra Mahzuni ona, “Parsel  parsel eylemişler dünyayı” dedi.

        Ay bayağı yükseldi, daha da parlak oldu. Eskiler ayın hareketini  bir türlü anlayamıyormuş tabi,  gökyüzünde bir nur geziyor diye biliyorlarmış. Gerçekten şu  ay yaşlı bir insana benziyor.  Ben eskiden ay dede lafını anlamazdım,  hep ölen yaşlı erkeklerin ruhları ayda toplanıyor sanırdım.  Yani dedelerin gittiği yer manasına. Şimdi kim bilir kaç kişi aya bakıp neler düşünüyordur, hiç farkında olmayanlar da çoktur tabi.

       Şimdi Hamiyet Yüceses,  Makber şarkısını söylüyor, tipik bir sesi varmış kadının.  Bu makber şiirinin yazılması da ayrı bir hüzün tabi.  Abdülhak Hamit, karısı Fatma Hanım’ın ölümü üzerine yazmış bu şiiri. Şarkıda söylenen, şiirin bir kısmı tabi, bayağı uzun bir şiir aslı. Karşımdaki yağlı boya resimde kazan kaynatan kadın sanki bu şarkıları dinliyor, çaktırmadan binim düşüncelerime kulak veriyor. Kazanın içinde ne olduğu gözükmüyor, sadece elindeki büyük ağaç kaşık kazana dalmış. Ruhsal durumuma göre ben o kazanın içine istediğim şeyi koyuyorum.  Hani derler ya, et mi kaynıyor, dert mi kaynıyor diye; ben de ya et, ya dert koyarım.  Koyduğum benim etim ya da derdim değil tabi,  resimdeki hayat  için öngördüğüm şeyler.   

       Bu gün bulvarda, bakanlıklara doğru, belli ki kafayı sıyırmış bir adam, bir eliyle telefonu kulağına tutarak, avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Adamın durumuna çok üzüldüm,  kim bilir nasıl bir ruh eziyetinden geçti, hangi bilinç karartan rüzgâr vurdu da zihnini alt üst etti.  Aslında telefona bağırmıyordu, çevresine bağırıyor, telefonu da bir aksesuar gibi kulağına tutuyordu.  Karşımdan gelen pejmürde,  ipini bırakmış bir adam, ona gülümseyerek bakıp, “Bağır, bağır anasını satıyım…” dedi.

        Müzeyyen Senar da gitti, “Kime kin ettin de giydin alları…” diye nasıl yanık söylüyor; arkasına hemen Ormancı’yı bağladı.  Yamandı rahmetli, sahnede elini değdirmeden ağzındaki bardaktan rakı içmişti. “Dalgalandım da duruldum…” diyor şimdi.  Dünya işte.  İnsan zihni diyorum, ne kadar harika bir şey, istediğini düşün, istediğini kaydet.  Şimdikiler zekâyı da böldüler gerçi, duygusal, sözel, görsel vesaire bilmem ne diye.  Ben şahsen neyi beynimin hangi tarafıyla düşünüyorum, hangisini belleğimin neresine koyuyorum bilmiyorum. Fakat tutar Ayaş Yolları’nın sözlerin ezberden söylerim.  Aklımdakilerin nerede durduğunu bilmiyorum ki, istediğim zaman çıkıp geliyorlar.

       Şimdi Müzeyyen Abla,  “Gamzedeyim deva bulmam…” diyor.  Ay, penceremin üstüne çıktı, oturduğum yerden görünmez oldu.  Aklımdan geçenleri buruya yazarken ikinci bardak çayımı da içtim, üçüncüsünü koymaya niyetim var.  Bence insan böyle yazınca, kâğıtla konuşur gibi oluyor, kâğıt, sizi dinleyen ama size bir şey söylemeyen insana benziyor.  İnsan ister mi acaba öyle birini, siz konuşacaksınız, o size hiçbir şey söylemeyecek, sadece dinleyecek.  Tolstoy bana hep öyle bir adam gibi gelir, derin derin dinleyip, bakan…  Vardır öyle hiç konuşmadan gezen adamlar, flanör denen kimseler bir bakıma öyle.  Akşam, Ay, eski şarkılar, çay, kitapların hiçbir şeye benzemeyen kokusu,  ne kadar anlatsan bitmez…

       Aslında edebiyatın sefaletini yazacakken, ipin ucunu kaçırdık, dar bir kuyuya düştük. Eğer ömrümüz kifayet ederse, bu verimli konu üzerinde duralım. Bakalım zamanımızın içli kalemleri ne yazıyor, ne okuyor, ne dinliyor? Ben kendi payıma, hiçbir anlama gelmeyen, içi boş mevzularla vakit geçiriyorum, kucağımda üç beş sözcüğü zıplatıp duruyorum.  Hiç değilse bir kahramanlık türküsü söylesem de atalarımızın ruhu şad olsa…



Bu yazı 2691 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
YUKARI