Bugun...


Hasan YÜCEL


Facebookta Paylaş









KİTABINI KOKLAYAN ADAM KİTABINI BAŞKASINA VEREMEZ
Tarih: 02-08-2019 10:30:00 Güncelleme: 02-08-2019 10:30:00


     Şimdi elimde iki kitap tutuyorum. Merkez, Philippe Sollers, Türk Romanının Doğuşu, Güzin Dino.

     Kimi zaman kulağıma çalıyor, ben kimseye ödünç kitap vermezmişim. Doğru, vermem.  Yaşadığım hayatın deneyimi beni böyle bir karar almaya yöneltti, ben de aldım. Çocukluk yıllarımda çok sevdiğim ve zar zor elime geçen üç kitabım yoklara karıştı. Bir tanesinin adı Şahin Reis’ti, yazarı Oğuz Özdeş’ti sanırım.  İyi kötü kitap gagalamaya başladığımda böyle bir olayın başıma gelmesi büyük bir şanstı, bundan kendime ders çıkardım.

     Kitaplığımı aşağı yukarı kırk beş seneye varan bir zamanda oluşturdum. Ta terzi çıraklığına başladığım yıllarda elim kitap tutardı, kimi Aziz Nesin kitaplarını terzi atölyesinde devirdim. Atölyede bu Aziz Nesin okumalarından dolayı, Ruşen Usta’nın, bana Aziz lakabını taktığını anımsıyorum.  Bu terzilik konusu anılarımda çok yer alır, çünkü çocukluğumda o işe girdim, onu yaptım. Ne yapabilirim, fırıncı olsaydım, fırından söz ederdim. Uzatmayalım, kaybolan kitaplarımın acısıyla, kimseye kitap vermemeye karar verdim. Tabi bu vermeme kararlılığı, müzik kasetlerimi de kapsıyordu. Daha sonra bunlara CD’ler eklendi. Fotoğraf makinem zaten verilebilir bir şey değildi. Bir kere şunu söyleyebilirim; aldığı kitabı koklamaya başlayan bir adam, kitabını başkasına veremez. Çünkü o kitap artık kitaplıktan çıkmış, bir sevgili haline gelmiştir… Yukarıda iki kitap adını boşuna vermedim, onlar elimdeydi ve ben onları seviyordum. Kimi insanlara tuhaf gelebilir, fakat yaşam böyle bir şeydir,  ya sevginin yönsemesiyle yürürsün, ya da sana bir kalıp çizmişlerdir onun içinde dolanırsın.

     Pirimiz Montaigne (Ben bu lafı aslında Enis Batur’dan aldım ama olsun), şatoya benzer evinde, kitapların arasında bulurmuş en güzel huzuru.  Öyle ya o kadar okumasaydı, onca şeyi nasıl öğrenebilirdi?  Bir de arada birkaç dönem belediye başkanlığı var; helal olsun,  herifcioğlu becermiş.  Pirimiz dedikten sonra böyle bir lafla anmak istemezdim üstadı ama içimden  geldi, bağışlasın o engin hoşgörüsüyle.  Gerçi bizde herifcioğlu bir hayranlık ifadesidir ya. Fakat dilim ne söylerse söylesin, ben, ona  çok saygı duyarım.  Belki burası yeri değil ama Türk edebiyatında en sevdiğim tiplerden biri olan Hayri İrdal, sanki şu lafını Bordieaux belediye başkanından almış gibidir. “Beni tanıyanlar, öyle okuma yazma işleriyle büyük bir ilgim olmadığını bilirler.”  Bu,  alçakgönüllülük kılıfına sarılmış müthiş bir ironidir tabi.  Montaigne de sanki  evinin sundurmasında oturduğu ahbabıyla konuşur gibi anlatır. “Benim işim kendimi anlatmak” der,  “öyle kimseye kocaman laflar edecek değilim.”  Tabi bunları söylerken, taş duvarlar arasında ciltlerce kitaba kafa gömdüğünü bize alttan alttan duyurur.  Burada Hayri İrdal’ın, Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nden çıktığını söylememe gerek var mı bilmem…

     Kitaplarımı vermem, neden vereyim? Ben onları toplarken ince ince geziyorum, zaman ayırıyorum, tozlu kitap raflarını karıştırıyorum.  Belki yemek  yemeyi unutuyorum, uzun süre ayakta durmaktan yoruluyorum. Ne yaparsam yapayım, bu benim zevkim. Şöyle düşünürüm; madem biri okumak istiyor, ya kitap almayı alışkanlık edinsin, ya da bir kütüphaneye gitsin.  Sanırım Umberto Eco’ya da kimse gidip de şu kitabı ver de bir okuyayım demezdi.  Zaten dese de onun  vereceği şüphelidir. Öyle bir bibliyofilden kitap almak ferman ister.  Peki o zaman ben, Umberto Eco’dan zengin miyim? Duvarın dibinde birkaç cilt kitabım var diye, kimse gözünü dikmesin.  Ben kimseye, şu sigarandan bir fırt çekeyim, şu birandan bir yudum içeyim diyor muyum? 

     Demek istediğim, bana kitap cimrisi demeleri, kitabını kıskanıyor demeleri vız gelir tırıs gider. Bu kadar “yazmaya” merakı olan toplum, biraz da iki kitap alıp okusun. Ne demiş atalarımız, “Korkulu düş görmektense, uyanık gezmek iyidir.”  Ben şimdi birine bir kitap versem, acaba hangi halde geri dönecek diye meraktan uyuyamam.  Zaten şimdiye kadar hiçbir sevgili dostum bana bu yüzden darılmamıştır, çünkü bu davranışımın hangi duygulardan kaynaklandığını bilirler. Ben şahsen isterim ki her evde bir kütüphane olsun. Bu kütüphaneler kuşaktan kuşağa devretsin. Ömrünü kitaplara vermiş, zamanı gelince bu dünyadan göç etmiş birinin kütüphanesinin haraç mezat satılması çok hüzün vericidir.  Sahaflara telefon edip, bizim evde bilmem şu kadar kitap var, gelip alın, yoksa kapıya koyacağız diyen insanlar gördüm.  Kitaplarım benim gönül bahçemin çiçekleridir, hiçbirini birinden ayırmam, hepsinin kendilerine göre renkleri kokuları vardır. Ömrüm oldukça okuyabildiğim kadarını okurum, okuyamadıklarım da beni bağışlar. Çünkü kendilerine olan içten sevgimi bilirler. Benim bu sevgimin saygıyla karşılandığını hissederim hep. 

     Kitap kitap deyip durduk; bir başka yazıda da okuma üzerine düşünmeliyiz.  Okumak herkes için geçerli, herkesin aynı şekilde yerine getirdiği bir eylem midir, yoksa birçok okuma şekli mi vardır?

 



Bu yazı 917 defa okunmuştur.

Aysel Çoban / 02-08-2019 11:42

Merhabalar Hasan Bey. sizinle aynı şeyleri yaşadım (terzide çalışmadım sadece) kitap kokusu aşkı başka bir şeydir. Bir çok kitabım geri gelmedi hatta kırılan yakınlarım oldu kitap vermiyorum diye. Bende en az 25 yıl oldu kütüphane oluşturalı. Bende ise kitaplar çocuk gibidir. İnsan çocuğunu başkasına verebilir mi?



FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
YUKARI