Bugun...


Hasan YÜCEL


Facebookta Paylaş









MODERNİZM VE TARİHİ ROMAN MODASI
Tarih: 01-10-2018 09:03:00 Güncelleme: 01-10-2018 09:03:00


     Modern zamanlar, insanlara tasarlanmış bir hayat ve bu hayatın yaşama sürecine muazzam bir standartlaşma getirmiştir.  Modernizmin temel dayanakları olan aklı ve bilim, doğayı bilinebilir, ölçülebilir bir nesneye dönüştürmüş,  modernite adeta evrenin ve insanın gizemini ortadan kaldırmaya yönelen bir etkinlikler toplamı haline gelmiştir.  Belirtmek isterim ki esasen benim modernizm analizim, karşıtlık ya da taraftarlık üzerine kurulmuş değildir. Kesin, belirlenebilir bir başlangıcı olmamasına karşın, insanlık tarihinin belli bir dönemini biçimlendiren modernitenin genel olarak sanata, özel olarak edebiyata olan etkileri üzerinde duracağım.  Bu bağlamda edebiyat sanatının baş aktörü olan roman,  konumuzun ağırlık noktasını oluşturacaktır.

     Yirmi beş yıl önce Ankara’nın Batıkent semtine taşındığımda, çok mutsuz olmuştum.  Modern şehirleşmenin tasarlanmış bir semti olan Batıkent,  bir karakterden yoksun, birbirine benzeyen binalardan,  caddelerden, duvarlardan, anlamsız alanlardan oluşuyordu.  Hiçbir hatırası olmayan bu semtte kendimi başka bir gezegende yapayalnız bir varlık olarak hissetmiştim.  Daha sonraki zamanlarda düşündüğümde, bu semtin üzerimdeki olumsuz etkisinin,  standart bir düşünceyle tasarlanmış olmasından kaynaklandığını tespit ettim. İnsanların birbiriyle karşılaşıp merhaba diyeceği sokaklar yoktu.  Geniş bulvarlardan, yer yer asfaltı yapılmamış yollardan araçlar geçiyor, insanlar birbirine benzeyen evlerini âdete otel gibi kullanıyorlardı.  Belki sağlıklı bir altyapı kuruluyordu fakat ben burada ruhumu yaslayacağım bir anlam bulamıyordum.  Örneğin çıkıp dolaşayım desem, hiçbir yeri dolaşmış gibi olmuyordum,  gördüğüm yollar, binalar aynıydı.  Alıştığımız canlı sokaklar, dükkânlar, çeşitli esnaf, çocuk sesleri, satıcı gürültüleri, kahvehaneler, burada yoktu.  Semt, bir kalıba çizilip, yeryüzüne basılmış gibiydi.

     İşte bu ölçülmüş, insanı basmakalıp yaşamaya zorlayan yapılaşma, modernitenin uygulamaya zorladığı bir sistemin ürünüydü. Gelişme, sanayileşme, iş insanları,  aynılaşan bu insanlara dinlenme alanı olacak birbirine benzeyen konutlar…  Burada vurgulamak istediğim, bütün insanlara kişiliklerine bakmaksızın aynı anlamı veren anlayış. İnsanın metalaşması, para, iş karşısında adeta bir ekonomik faktöre dönüşmesi.  Bunun sonucu olarak insanın yabancılaşması,  nedenini bilemediği bir mutsuzluğun içine düşmesi.

     Örneğimizi biraz daha çeşitlendirelim. Bir Türk sanat müziği konseri öncesi, tanınmış bir bestekârla konuşuyorduk. Bestekâr, çevresindekilere günümüzde iletişim araçlarının gelişmesinden, insanların bilgiye kolay ulaşmasından,  bir müzik aleti çalmak isteyenlerin bunu internetten rahatlıkla öğrenebileceklerinden söz ediyordu. Bunun müzik adına iyi bir gelişme olduğunu da söylüyordu.  Bense bu düşüncenin sakıncasını belirterek,  aynı kaynaktan beslenen insanların, kitlesel halde aynı çalma yöntemini öğrenmelerinin doğru olmadığını ileri sürmüştüm. Çünkü örneğin türküler yöresel tavırlarla çalınıp söylenmeliydi. Yöresel özelliğini, lezzetini yitiren türkünün çok da bir değerinin kalmayacağını düşünüyordum.  Herkesin aynı tavırla çalıp söylediği, standartlaşmış bir müziğin çok tatsız olacağını söylediğimde, kendisi de Karadenizli olan bestekâr, bu düşünceme hak vermişti.

     Pekiyi bu standartlaşma, aynılaşma, edebiyat hayatımızda nasıl bir etki yaratıyordu acaba?  Bunu kitle iletişim araçlarını, her türlü ulaşım olanaklarını,  modanın sanat üzerindeki etkilerini de göz önüne alarak roman bağlamında gözden geçirmeye çalışacağım.  Burada gereksiz tanımlamalara, sıkıcı betimlemelere girecek değilim. Roman dendiğinde neyi kast ettiğimizi herkes bilir.   

     Çoğunu okumamış olsam da son yıllarda bir tarihi roman modası sürüyor.  Kanımca bu moda, romanı sadece birtakım olayların anlatıldığı bir metinler toplamı olarak gören anlayıştan kaynaklanıyor.  Esasen bu durum,  modern yaşamda çeşitliliğin azaldığının, insanların hayatlarında özgün eserler çıkaracak renkliliğin yok olduğunun bir göstergesi gibi geliyor bana. Öyle ya, yazar, bir bakıma tarihe sığınarak, kimi renkli kişilerin hayatlarına,  ilginç olduğunu düşündüğü olayların içine atıyor kendini.  Tarihteki ünlü bir kişinin etrafında gelişen olaylar anlatılıyor, kendi tarihimizden söz edilirken bir zamanlar ne kadar kudretli ve adil olduğumuz vurgulanıyor,  okuyucunun gönlünü okşayacak betimlemeler yapılıyor, kahramanlık hikâyeleri anlatılıyor.  Tabi bu romanlarda yazarın kendisi yer almıyor,  yani düşüncesiyle, bakış açısıyla, romandaki gerçeklik duygusuyla yer almıyor. Yoksa romanı elbette yazar kendisi yazıyor. Fakat belki yüzyıllar sonra geriye bakarak bir olaylar dökümü yapan yazar, ruhunu anlamadığı bir zamanın duygusundan uzak bir metin ortaya çıkarıyor. (Ben bu duyguyu, Elif Şafak’ın Aşk romanında çok hissetmiştim.) 

     Bu tarihi roman modasının bir yönüyle, modernizmin tek tip sıkıcı hayatından kaçan ya da bu hayatın ruhunu anlamakta, anlatmakta zorlanan romancının,  sorunsuz bir alanda kalem oynatma isteğinden kaynaklandığını düşünüyorum.  Elbette bu tür eserlerin değerini yine tarih verecektir.  Ancak benim vurgulamak istediğim, edebiyatın modaya dönüşmesi ve standartlaşması meselesidir.  Nerdeyse bütün insanların kentlerde yaşadığı, aynı yollardan gelip gittiği, aynı yemekleri yediği, aynı konutlarda oturduğu, aynı markaları giyindiği günümüzde özgünlük nasıl olacak?  Modern kapitalist sistem, ürettiği her şeyi dünyanın her köşesine ulaştırıyor.  Elbette yoksulluk, sömüren, sömürülen ilişkisi var, savaşlar var. Fakat kültür endüstrisi bütün gücüyle kitle kültürünü empoze ediyor,  emperyal sermayenin karlılığını artıracak davranış kalıplarını, düşünce sistemlerini insanlara bir değer olarak sunuyor.   Bu olumsuzluklar içinde belki de romancı, tarihi daha güvenli bir bilim olarak görüyor ve oraya sığınıyor. 

     Roman bağlamında daha ayrıntılı örneklerle zenginleştirilmesi gereken konuyu, başka bir yazımda sürdüreceğim. 

 

 

 

 



Bu yazı 1003 defa okunmuştur.

SİBEL UNUR ÖZDEMİR / 08-10-2018 06:04

Yerinde bir tespit. Edebiyat özgün olmalı, renkli olmalı, yazarının kaleminden izler taşımalı. İşin kolay yanına kaçılmamalı. tabii bir de arz - talep meselesi var. Okurun istediği bu mu? Bunu da düşünmek gerekir. İyi günler.



FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
YUKARI