escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan eskişehir escort istanbul escort istanbul escort şişli escort izmit escort istanbul escort fatih escort escort kayaşehir escort konya vtunnel
Bugun...


Hasan YÜCEL


Facebookta Paylaş









YAZARIN GERÇEK DIŞI DUYGUSU VE EDEBİYAT OKURUNUN ARADIĞI ŞEY
Tarih: 02-08-2018 07:58:00 Güncelleme: 02-08-2018 07:58:00


     Acaba düşüncelerimi, duygularımı bir denetime tabi tutmadan anlatabilir miyim? Bunun pek mümkün olabileceğini sanmıyorum.

     Kafamda evirip çeviriyorum. Edebiyatta gerçeklik ve bakış açısı nedir? Düşüncede tanımlar yapıyorum, akıl yürütüyorum, kavramları karşılaştırıyorum. Aklımdan geçenleri yazayım diyorum. Gerçekte aklımızdan geçeni olduğu gibi yazmamız zor, hem hacim, hem anlam olarak bütün düşüncelerimizi yazıya aktaramayız. Düşüncelerimizi yazdığımız anda bile başka sayısız düşünce beynimize üşüşür. Bunun için ancak bir seçme yaparak düşüncelerimizi, duygularımızı anlatırız, yazıya dökeriz. Edebiyatta gerçeklik konusunda aklımdan geçenlerin buraya yazabileceğim kısımlarını yazmaya çalışayım.

     Edebi gerçeklikle hayatın gerçekliği tamamen birbirinden farklıdır. Hayatın gerçekliği, olup biten, yaşadığımız, gördüğümüz, olmuş olan şeylerdir. Adam, atına binip köyüne gitmiştir, çocuk ağlamıştır, dere akmaktadır, kar yağmış, havalar soğumuştur… Hayatın gerçekliği konusunda sonsuz örnekler verebiliriz. İnsan hastalanmıştır ve ölmüştür, bu gerçektir, bakış açısına göre de değişmez. Fakat edebiyatın gerçekliği, yazarın eserinde bize geçeklik duygusu yaşatabilmesidir. Yazarın bize gerçeklik duygusu yaşatması için elbette anlattıklarının hayatın gerçekliğinden bir parça olması gerekmez. Eğer böyle düşünürsek, edebiyatın sadece hayatın gerçekliğini anlatmasını istemiş oluruz. Bu durumda edebiyat yalnızca bir belgesel işlevi görür. Oysa biz bir romanı, öyküyü, gerçekleri öğrenmek için, bilgi edinmek için okumayız. Edebiyatın kendine özgü estetiği ve duygusu içinde bize verdiği hazzını, yaşattığı güzellik duygusunu severiz.

     Pekiyi buradan gerçeklik adına ne çıkar? En önemli çıkarım, yazarın duygusunda gerçeklik olgusunun bulunmasıdır. Bununla şunu söylemeye çalışıyorum. Yazar, yazdığı eserde bir duyguyu, düşünceyi, olayı kendi bakış açısıyla anlatır. Eğer yazar, “Şöyle bir ifade kullanayım, okuyucuya şu duyguyu vereyim” diye bir kurgu yapıyorsa, gerçeklik duygusundan uzaklaşmış olur. Okuyucudaki gerçeklik duygusu, yazarın bir duyguyu ifade ederken, öyle söylemek zorunda olduğu için öyle söylemesi, hissettiği duygu o olduğu için öyle yazması durumunda uyanır. Aksi takdirde yazarın bizi kandırdığını, hissetmediği bir duyguyu bize hissettirmeye çalıştığını anlarız, okuduğumuz esere yabancılaşırız. Bazen yazarlara, “Bu yazdığınız olaylar gerçek mi, bunlar olmuş bitmiş şeyler mi, bunları yaşadınız mı?” diye soranlar olur. Bu tür sorular edebiyat açısından anlamsızdır. Sorun yazarın anlattığı olayı hayatın gerçekliğinde yaşamış olup olmaması, o duygunun gerçek yaşamda hissedilip hissedilmemesi değil, eserdeki duygunun gerçek olup olmadığıdır. Yazar, “Şu kız şu oğlanı sevsin, duygusu da şöyle olsun” tarzında, kendisinin hissetmediği bir duyguyu eserinde aktardığında, okuyucu içten içe bunu saçma bulur, okuduğundan zevk almaz. Bir yanılgı eseri olarak yazar bunun anlaşılmadığını sanır. Yazar, eserin neresinde konumlanırsa konumlansın, ister anlatıcı, ister kahraman olsun, anlattığı duyguyu hissetmek durumundadır.

     Öte yandan bazı yazarlar, eserdeki kişileri duygulandırır, onları ağlatır, onları güldürür, onları “derin” düşüncelere salarlar. Oysa eserdeki kişinin duygulanması, okuyucunun da duygulanacağı anlamına gelmez. Birçok durumda okuyucu dışarıdan soğuk soğuk bakar, romandaki, hikayedeki kahramanı yapay bir figür olarak görür, o duygulanıyor diye duygulanmaz, o ağlıyor diye kendisi de ağlamaz. Esas olan, okuyucunun duygulanmasıdır, hikayedeki kahramanın değil. Kahramanın duygusunu izaha çalışmak, çoğu zaman çekilmez bir laf kalabalığına dönüşür. “Adam baktı, kaşlarını kaldırdı, derin derin düşündü, gökteki bulutlar sanki içinden geçiyordu, gördükleri karşısında adeta damarları daralmış, kanı durmuştu” tarzı anlatımlar, edebiyattan bihaber olan kimselere ilginç gelebilir ama edebiyat okuru bunlardan hoşlanmaz. Okuyucu, soyut bir şey de anlatılmış olsa, onun geçekten hissedilmiş olduğunu aklıyla, duygusuyla kavramak ister.

     Gerçek edebiyat okuru süslü anlatım peşinde koşan kimse değildir, sade, incelmiş estetik duygu peşindedir, bakış açısı arar. Bakış açısı konusu da gerçeklik duygusu kadar önemlidir. Bakış açısı dediğimiz şey nedir? Bakış açısı, yazarın anlattığı olaya, duyguya bakış açısıdır; neden o olayı öyle görmektedir, neden o duyguyu öyle duymaktadır. Bakış açısı olmayan bir edebiyat eseri düşünülemez. Olmuş bir olayı ya da düşünceyi hiçbir bakış açısı olmadan, olduğu gibi aktarmak edebiyat değildir. Böyle bir anlatım belki haber metni olur. Başımızdan geçen olayı, o olayın gülünç, hüzünlü ya da dramatik taraflarını hissettiğimiz duyguyla yorumlamadan anlattığımız metin neden edebiyat olsun? Birtakım basma kalıp benzetmeler, abartılı sıfatlar, yapay şairane duygular edebiyat okuruna sıkıcı gelir. Boş, abartılı betimlemeleri, öznesine uymayan tuhaf sıfatları, kahramana duygusal taklalar attırarak okuyucuyu etkileme girişimlerini edebiyat sanatından saymamak gerekir.

     Bu yazdıklarım birtakım düzensiz düşüncelerdir, okuduklarımdan, dinlediklerimden, izlediklerimden süzülmedir. Düşüncelerimizi sistemli olarak birleştirdiğimiz halde, kendi kuramımızı da ortaya çıkarmış oluruz. Her şey düşünülmüş, her şey söylenmiştir diye düşünmemek lazım, her zaman söylenecek yeni şeyler bulunur. Bu duyguları ham olarak insanlarla paylaşmış oluyorum. Böyle böyle başka bir senteze ulaşırız belki…

 



Bu yazı 532 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
YUKARI