escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan istanbul escort istanbul escort istanbul escort vtunnel
Bugun...


İhsan KURT


Facebookta Paylaş









ÇOCUKLUĞUMUN EYLÜLLERİ
Tarih: 01-09-2018 13:44:00 Güncelleme: 01-09-2018 13:44:00


     Mehmet Rauf’un “Eylül” romanını lise yıllarında okumuştum. Ayrıca o romana başlamadan önce çocukluğumdan ve gençliğimden bir şeyler bulacağımı sandığımı da hatırlıyorum. Kitabı okuduktan sonra anladım ki bu “Eylül”ün benim Eylüllerimle hiç mi hiç ilgisi yok. Çünkü benim çocukluğumun Eylülleri adının çağrıştırdığı gibi zamanlarla doluydu, harmanlarla doluydu. O zamanlar sarı başakların renkleri kaplardı her yanı. Bağlar, bahçeler, kırlar ve kır çiçeklerinin hüznü vardı benim eylüllerimde. Bir de köyümden çok uzakta olan okulumun heyecanı sarardı elbet… Belki de anadan babadan ayrılma kaygısının içinde bulurdum kendimi.

     İyi hatırlıyorum. O dönemlerde, en azından köyümüzde ve çevre köylerde henüz gelişmiş tarım aletleri yoktu. Tarladan kalıç ya da tırpanla toplanan saplar gıcır gıcır inleyen kağnılarla köyün harman yerine taşınırdı. Sapları kağnılara yüklemek kadar onu yollara dökmeden, yıkmadan harman yerine kadar getirmek kolay değildi. Bunun için biz çocuklara burada da bir görev verilirdi. Şahsen ben bundan büyük haz alırdım, sevinirdim. O görev kağnının okunun geriye doğru kalkmaması ile ilgiliydi. Kağnının okunun ucuna yakın tarafına biz çocukları bindirirlerdi. Böylelikle ok yukarıya doğru kalkmaz ve kağnıdaki sap da kayarak düşmemiş olurdu. Bu sorumluluk ve görev bizim gibi küçük bedenlere ne kadar da mutluluk verirdi. Bir “işe yarama”, bir “işi başarma” içinde olduğumu gördükçe bu işten oynadığım oyunlar kadar zevk alırdım. Tabii güneşin alnında çekilen yolculuğu saymazsanız… Ama çocukluk bu ya buna pek aldırmazdım herhalde…

     Tarladan harman yerine getirilen hasattan sonra asıl çocukluğumun Eylülleri başlardı… Gündüzleri düven sürer, akşamları harman yerinde yatardık. Arkadaşlarımızla gündüzden getirerek sapların içine sakladığımız yeşil nohutları çıkarır, yıldızlara ve aya karşı oturur konuşarak nohutları yerdik. Ay yüzeyindeki şekillere çeşitli anlamlar yükler, ciddi ciddi tartışırdık. Bazen birbirimize darıldığımız bile olurdu. Sonra içimizden birinin kayan bir yıldızı heyecanla işaret etmesiyle yine her şeyi unutur oyunumuza devam ederdik. Ay ışığı sadece etrafı değil oyunumuzu da aydınlatır, belki bundan belki öyle öğretildiğinden “Ay Dede”ye büyük saygı ve sevgi duyardık.

     Gündüzden topladığımız henüz tam kurumamış buğday başaklarını bir ateş yakıp üterdik. Buna firik ütmek derdik. Mis gibi kokular gelmeye başlardı burnumuza. Ateşte üttüğümüz firikleri sıcaklığına aldırmadan, bazen ellerimizi yakma pahasına onları ovalayarak ve samanlarını üfleyerek tanelerini çıkarır afiyetle yerdik. Çünkü onlar bizim en güzel, en lezzetli çerezimizdi. O lezzeti ancak firiği yiyenler hatırlayabilir. Daha sonra soğusun diye sapların aralarına sakladığımız su dolu testiyi çıkarır soluklanmadan tepemize dikerdik. Bunu pek başaramayıp üzerlerine dökenlere de gülerdik.

      Sapların arasında oynadığımız saklambaç oyunu da bu eğlencelerimizden biriydi. Saklananları bulmak için nasıl da sapları karıştırır, darmadağın ederdik. Elimize dikenler batmasına, gözümüze toz toprak kaçmasına bile pek aldırış etmezdik. Sonra büyüklerimiz kızmasın diye bunları tekrar toplamaya çalışır, yorulur ve derin derin soluklanırdık. Artık bu tatlı yorgunluktan sonra herkes saplarının bulunduğu harmanlarına dağılırdı.

     Geceleri havaların giderek soğumaya başladığı zamanlarda yer yatağını açar üzerine uzanırdım. Etraftan daha çok çekirge sesleri gelirdi. Çekirgeler topluca anlaşmışlar gibi öterler, Eylül gecelerinin kucaklayıcılığına büyülü bir hava katarlardı. Belki de bana öyle gelirdi. Gökyüzünde yıldızları, bazen geçen küçük bir bulut kümesini seyreder, kendimi de onların arasında hissettiğim olurdu. Öyle ki yıldızlardan yıldızlara geçer, sonra bir bulut kümesinin üzerine inerdim. Bulutlar pamuk dağları gibi sarıp sarmalayıcı gelirdi. Sonra… Sonra uykuya dalardım galiba.

     Sabah erkenden, hatta güneş üzerimize doğmadan kalkardık. Büyüklerimiz “sabah güneş üzerine doğmadan kalkanın nasibi bol olur” derdi. Diğer çocuklar gibi ben de bu “nasibi” kaçırmak istemezdim. Hafif bir nem yorganın üzerinde… Bu hafif nemin karıştığı harman yeri kokusu tertemiz hava içerisinde bir rayiha gibi gelirdi burnuma. Yaşamanın bu olduğuna hükmederdim kendi kendime. İlerideki evlerin punarelerinden (baca) ince dumanlar da yavaş yavaş görülmeye başlardı. Yükselerek ilk doğan ışıkların arasına karışan dumanların her biri gökyüzüne ayrı bir resim çizerdi sanki. Bir süre de seyrine doyum olmaz bu manzaralara takılır kalırdım. Evlerden taze çorba kokuları, mis gibi tereyağı kokuları ta burnuma kadar geldiğinde iyice acıktığımı fark ederdim.

     Benim çocukluğumun Eylülleri sadece harman yeri hatıralarıyla sınırlı değildi. Sanki kışa girmeden tabiattan bir şeyler toplama, onun sona yaklaşmakta olan davetlerini kaçırmama adına da koşar, koşuştururdum. Kırlardaki ahlat ağaçlarının meyveleri artık olgunlaşmaya başladığından arkadaşlarımızla onları dallarından toplamak heyecanımıza heyecan katardı. Ulaşamadığımız dallarda kalan meyveleri indirmek için küçük taşlar toplar, gelecek yılları hiç düşünmeden o ağaçları taşa tutardık. Yine bir gün böyle bir ağacı taşlarken bize göre büyük sayılabilecek bir dalının yere düştüğünü gördüğümde çok üzüldüğümü hatırlıyorum. O güzelim ağacın sanki bir kolu, bir kanadı kırılmış gibi gelmişti bana. Bir hüzün doldurmuştu yüreğimi, üzülmüştüm. Hatta topladığım ahlatların (yaban armudu) tamamını arkadaşlarıma vermiştim. Çünkü bir daha o günden sonra hiçbir ağaca taş atmamaya karar almıştım.

     Köyümüzün bakımsız kalmasına rağmen hala üzüm veren bağlarına gitmek de Eylüllerimizin özelliklerinden ve güzelliklerindendi. Bilirdik fazla bir şey bulamayacağımızı. Ancak yine de dallar ve yapraklar arasına saklanmış birkaç cıngıl üzüm bulabilmek umudunu da hep taşırdık. İşte bu umutla bağlardan da nasibimizi almak isterdik hep. Yollardan, cılgalardan yürümezdik. Güle oynaya tarlalardan, anızların aralarından geçer, adeta uçarak bağlara doğru koşardık. Bacaklarımızı anızların çizmesi, ayaklarımıza dikenlerin batması pek de umurumuzda olmazdı. Sıradan şeylercesine batan dikeni çıkarıp atar, kanayan yeri parmağımızla hafifçe siler koşmaya devam ederdik. Önce yeni sararmaya yüz tutmuş yapraklar arasında heyecanla üzüm arardık. Üç beş taneyi üzerinde barındıran bir salkım da olsa onu sevinçle ama dikkatle dalından koparır, topladıklarımızı arkadaşlarımızla üleşirdik. Bağların kenarlarında kalmış yabani erik ağaçları, armut ağaçları da araştırmalarımızdan nasibini alırdı. Bazıları çürümeye başlamış, sararmış tek tük meyveleri de topladığımızı hatırlıyorum. Küçük avuçlarımızda topladığımız birkaç meyveyle tekrar köyün yolunu tutardık. Ama bu defa biraz yorgun, biraz durgun, ağır ağır yürürdük. Yorgunluğumuz hareketlerimizden, konuşmalarımızdan anlaşılırdı. Sanki biraz önceki koşan, şen şakrak türküler söyleyerek coşan çocuklar gitmiş yerine başkaları gelmiş gibi olurdu.

     Sonra elimde üç beş üzüm tanesinin olduğu bir cıngıl, büzüşmüş, sararmış, kurumaya yüz tutmuş bir iki erik ya da armut ile evimize gelir bunları büyük bir coşku ve sevinçle anneme uzatırdım. Annem bunları almadan önce hemen sorardı: “Nerden topladın onları? Bizim bağlardan değil mi?” derdi. Arkasından da hemen eklerdi: “Başkalarının bağından bahçesinden almak haramdır oğlum. Ben sana haram yedirmedim hiç, sen de bana haram yedirmezsin değil mi?”

     O zaman “haram”ın ne olduğunu pek anlamamıştım ama annemin ses tonundan, kaygılı ifadelerinden “iyi” bir şey olmadığını da öğrenmiştim. Onun için annemin sorusu karşısında biraz durur, hangi meyveyi nereden kopardığımın tek tek hesabını yapar ve cevabını verirdim. Daha sonraki yıllara rastlayan Eylüllerde de başka bağ ve bahçelere girmediğimi, giremediğimi çok iyi hatırlıyorum. Hatta ne zaman böyle bir şeye niyetlensem sanki annemin sesi hemen beni uyarırdı. Ben de niyetimden vaz geçerdim.

     Eylüller romantik değildi bizler için, özellikle de benim için. Havalar soğumaya başlıyordu çünkü. Özellikle geceleri rüzgârların sert estiğini biz çocuklar da hissederdik. Daha küçücük omuzlarımıza yüklenen sorumluluk yükünün ağırlığı ile olacak kışlık yakacak temin etme gailesi beni de alırdı. Dağlardan işe yarayacak bitkiler, sığırkuyruğu, tezek toplama telaşı ile işe başlardık. Köyümüzün hemen üzerinde bulunan yamaçtaki seyrek meşe ağaçlarının arasından kurumuş çalı çırpı ne bulursak sevinçle, bir oyun içerisinde toplardık. Onları sarar, sarmalar küçük kızaklarımıza yüklerdik. Hafif bir ağırlık bile olsa zor çeker, köye gelene kadar kan-ter içinde kalırdık.

     Eylül ayrılık ayı, hüzün çöreklenirdi yüreğime. Ne ağaçların yapraklarını dökmesinden, ne de etrafın tamamen sarıya bürünmesinden değil elbette. Ayrılıktan, ayrılığın gelip çatmasından sızlamaya başlardı yüreğimin başı. Çünkü köyümüzde bir okul yoktu. Köyümüzden çok uzakta, annemden babamdan ayrı bir köye okula gitmem gerekiyordu. Bunun için hüzün ve heyecanı hep birlikte yaşardım Eylüllerde… Ayrılığın nasıl bir ıstırap olduğunu ta çocuk yaşlarımda öğrendiğimi hatırlıyorum. Hele de bu anneden ayrılıksa gerisini varın siz düşünün… Eylülleri ayrılıkla aynı kefeye o yıllarda koymuştum. O gün bugün “Eylül” bana hep ayrılığı hatırlatır ya da “ayrılık” deyince on iki aydan sadece “Eylül” karşıma dikilir, yüreğime oturur. Eylüllerde “gurbet” olur her yer… O gün bugündür ayların adı değiştirilse “Eylül” ayına herhalde en çok “gurbet” adı yakışır diye düşünmüşümdür hep…



Bu yazı 948 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
YUKARI