Bugun...


İhsan KURT


Facebookta Paylaş









KİTAP KALEM VE DENİZ
Tarih: 01-06-2019 14:48:00 Güncelleme: 01-06-2019 14:48:00


       Zaman bana hüzün paylaştırdığında ondan bir hisse çıkarmak adına, alır kabullenirim. Gerçi bunu reddetmek gibi bir şansım da olmaz bazen. Zamana güç mü yeter, zamanı kim tutar ki…  Onun az ya da çok paylaştırdığını alıp kabul etmemek hiçbir insanın gücü içerisinde değil. Bunu kimisi dahaderin, daha uzun, kimi de belki yüzyıl gibi ama çok daha uzun yaşar.

       İşte ben de zamanın bana, hisseme bir yıldırım düşüşü gibi verdiği hüzünleri hayatımın mecburiyeti içerisinde bir yere koymaya çalışırken bazıları gibi bir kısım yollara başvururum. Bu yollar belki çoğumuzun ortak olarak yürüdüğü yollardır. Ama çıkmazlarla engellerle karşılaştıkça hüznü, üzüntüleri boşaltacak yeni yeni yöntemler denemek de insan olmanın bir gereği olarak karşıma çıkar. Hüznü boşaltacak veya dağıtacak yollar aslında çok fazla değil hayatımda. Yaşantımın bazı dönemlerinde çok kısa bir deneme yanılma yolu ile bulduğum yol KİTAP ve KALEM olmuştur. Yani okumak ve yazmak…

       Bu günkü gibi hatırlıyorum ta ilkokul yıllarında bile oyuncaklarla değil kitaplarla oynamanın, yani okumanın mutluluğu beni hep sarmıştı. Öyle ki o yıllarda anne baba özlemi duysam kitaba, öfkelerimi yenemesem kitaba, karşıma çıkan engelleri aşamıyorsam yine kitaba başvurduğumu hatırlıyorum. Sonraki yıllarda da okudukça sıkıntıların benden, bedenden uzaklaştığını fark ettim. Hüzünlerime yeni anlamlar kattım. Bunun üzerine hep okumayı seçtim. Beni anlamadıklarını düşünüp kendime çekildiğimde hayretimi yatıştıran, bazen sorularıma cevap bulduğum nesnenin de kitap olduğunu sezmeye başladım.

       Bir noktaya geldiğimde anladım ki hüzünler, sorunlar bir yerlerde belli belirsiz iz bırakarak durabiliyor. Ancak ben de öyle pek fazla başka çareler aramadım. Bilemediğim bazı hisler beni hep kitaba doğru çekti. Kitap okudukça yeni yolu, en azından hüzünlerimi paylaştırarak azaltan yolu kendiliğinden buldum. Bu da kalemdi, yani yazmak…

       Nüfusu çok az olan köylerde görev yaptığım yıllarda okul saatlerinin dışında kalan zamanlarda beni anlayan, bana destek olan hep kalemim oldu. Kitaplarla sohbet edip kalemimle paylaştığım düşüncelerle zenginleşme peşinde oldum. Zenginleşme, fikren gelişme, önce kendimi ve sonra insanı, insanları daha iyi anlama…

Kitap ve kalem böylelikle en güvendiğim, güvenmekten öte sıkıntılarımı, hüzünlerimi paylaşan ve zihnimdeki sorulara ışık tutan yollar oldu. Okudukça bazı bireysel ve topluma yönelik sıkıntılarımın hafiflediğini, yazdıkça da paylaşıldığını anladım. Çünkü sorunlara, sorunların getirdiklerine dayanma gücüm artıyor, sıkıntılarım çözülüyor, giderek hüzünlerim azalıyordu. En azından ben böyle hissediyordum.

       Kitap ve kalem ile bu kopmaz tanışıklık, kurulan dostluk çok uzun yıllar devam etti, şükürler olsun hala devam ediyor. Ancak bu ikiliye son yıllarda bir de DENİZ eklendi. Meşhur “derya deniz” lafı yerine ben kitap, kalem ve deniz diyorum.

       Bozkırlı olduğum ve hep bozkırlarda yaşadığım için, belki bozkırın kendisi olduğumdan dolayı, bozkırı hayatıma eklenen olarak hiçbir zaman görmedim. Çünkü bozkırın ta kendisiydim. Bir tepenin başında yapayalnız kalmış bir ağaç gibi… Susuz kalmış bir yolcuya ancak damla damla su sunan bir çeşme başı gibi…

       Deniz, ömrünü hep bozkırlarda, hatta bozkırların yoksulluklarında geçirmiş olan hayatıma yeni bir iksir gibi yetişti sanki. Cahit Sıtkı’nın diliyle bana seslendi ömrümün son demlerinde.    Yetmez mi, dedi deniz/ Karada çektiğiniz? Yetti elbette. Bunun için dedim ya kitap ve kalemden sonra hayatıma deniz eklendi.

       Biraz okuduktan, biraz yazdıktan sonra sahilde hayallerimle, umutlarımla, düşüncelerimle dolaşmak, denizin havasını içime çekmek, artık denizle hemhal olmak demekti. Öyle de oldu. Lügatime yeni kelimeler, duygu ve düşünce dünyama sonsuzluğu işaret eden ufuklar eklendiğinin farkına varmaya başladım.

       Biliyorum ki bozkır samimi ve sadeliği ile sarıp sarmaladı beni. Toprak üzerinde doğal olanı, doğallığı seyrettim hep. Bir tepenin sırtında tek başına kalmış ağaç, dolaştığım keçi yolları hayattan, yaşananlardan çağrışımlar yaptırdı duygu tellerime dokunan. Ancak sıkıntılarımı katlanır kılan bozkırda yürüyüp havasını teneffüs ettikçe bir yenilenme duyarak rahatladığımı unutamam. Unutamam rengârenk kır çiçeklerini, kekik kokularını, yaz sıcaklığında bir orkestra halinde sesler çıkaran böceklerini. Özellikle yalnızlığın ve yasasının varlığımda uyandırdığı dinginlikle hep okumak, hep yazmak şevki içerisinde olduğumu da unutamam. Okuma adına, duyma düşünme adına yalnızlığımdan yararlanma temellerini bozkırlar, buralarda yaşadığım yalnızlıklar attı.

       Deniz dalgalı, deniz çarşaf gibi. Deniz kaygan ve oynak da… Bir vapurun arkasında bıraktığı köpükler denizin ya acısı ya da öfkesi. Köpükler saçarak giden gemiler denizde yaralar açsa da bunlar hemencecik kapanıyor. Denizin öfkesi diniyor belki de… Yakamozlar oynaşıyor farklı zamanlarda ve zeminlerde. Zengin renklerin kaynaştığı incilere bile benzetebiliriz bunları.

       Ya martılara ne demeli? Balık tutmadım ama balıkçıların sabrına da hep hayran oldum. Denize oltasını atıp bazen saatlerce bekleyen balıkçılardan sabretmeyi öğrenmeli diye de düşündüğüm olmuştur. Küçücük sandal veya kayıklarında denizin ortasına attıkları oltalara, ağlara takılacak balıkları merakla bekliyorlar. Şimdi anlıyorum Cevat Şakir Kabaağaçlı’yı, namı diğer Halikarnas Balıkçısı’nı, Sait Faik’i… Rüzgârları bile yıkayarak yüzümüze, ciğerlerimize gönderen denizin cömertliğini, insancıllığını yeni yeni anlamaya başladım. Limanlarına sığınanlara gıptayla bakmak da pek bir şey çözmüyor. “Denizci” sözünün ne kadar zengin, ne kadar hayat dolu olabileceğini okumuş olduğum bazı romanların sayfalarından çıkarıp düşüncelerime taşıyorum.

       Deniz sabah başka, akşam başka, gece başka bir elbise giymiş gibi. Güneşin doğuşu da, güneşin batışı da sanki onu kucaklar, onda yanar, dalgalarında oynaşır gibi. Herhalde “gibi” sözcüğü biraz fazla… Deniz ve güneş, deniz ve günün farklı zamanları hep bir oyunun peşindeler. Dalgalanması biraz da bu oyunla azalıp çoğalıyor. Deniz dalgalanır yüreğim çarpar, yüreğim dalgalanır deniz çarpar. Vazgeçemediğim kitap ve kaleme bir de denizin eklenmesiyle coşkunluğumun tazelenmesi en güzel mutlulukları çağrıştırıyor. Okumaya, yazmaya ve denize sanki bunları yeni tanıyormuş gibi en sıcak, en samimi, en canlı ifademle merhaba diyorum.

 

 



Bu yazı 3394 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
284 Okunma
206 Okunma
197 Okunma
179 Okunma
171 Okunma
157 Okunma
157 Okunma
154 Okunma
131 Okunma
129 Okunma
128 Okunma
126 Okunma
284 Okunma
283 Okunma
269 Okunma
243 Okunma
229 Okunma
225 Okunma
213 Okunma
206 Okunma
204 Okunma
202 Okunma
200 Okunma
197 Okunma
YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
YUKARI