Bugun...


İhsan KURT


Facebookta Paylaş









AH MEMLEKETİ KURTARMA GÖZLÜĞÜM!
Tarih: 01-10-2019 11:38:00 Güncelleme: 01-10-2019 11:38:00


Şu şairler var ya yüreklerin onulmaz yerlerinden yaralarlar insanı. Şiir okumayanın hayalleri fakir, hayatı tuzsuz bibersiz kalır. Hiçbir tatlının tadını da hissedemeyenler gibi hayatın tadını fark edemezler, diye düşünürüm hep nedense. Lakin şiiriyet hayatlardan silinmeye yüz tuttuğundan beri şairlere gönül akmaz, neredeyse kimseler bakmaz oldu. Oysa “insan” olan insanların hayatından şiiri ve şiiriyeti çıkarmak belki de o kadar kolay değil galiba. Nitekim ara sıra da olsa okuduğum şiirler, başvurduğum şairlerin beni günün hengâmesinden alıp güzel atmosferlere götürdüğünü zaman zaman yaşıyorum. Dikensiz gül gibi kokluyorum yaşamayı. Boşlukların dolduğuna, hoşlukların bütün varlığımı sarıp sarmaladığına da şahit oluyorum. Öyle ki bazen bütün bir hayatımın şairin bir mısraında çağrıştırdıklarıyla özetlendiğini de görüyorum. Geçenlerde Cahit Külebi’nin okuduğum iki dizesi bende benzer duyguları uyandırdığını, daha doğrusu sanki hayatımı en kısa olarak özetlediğini düşündüm. Şair;

Sen bir gölge gibi şehirden şehire

Kendini kaybetmekten başka ne yaptın?

 

Diye sorar da, biraz da olsa şair damarı olan ben sormaz mıyım? Köyden köye, kentten kente bir gölge gibi dolaşan ben asla kendimi kaybetmedim. Gerçi benim serüvenim şehirde başlamadı. Köyden köye, doğudan batıya dolaştım durdum. Savurmak isteyenler oldu ama direndim, savrulmadım, varacağım ve duracağım yeri kendim seçtim. Kırlar, dağ başları, susuz diyarlar, araba geçmez yollar, elektriksiz köylerde sönük bir mum gibi ışık veren okullarda ömrümün en taze zamanları, vicdanımın amir olduğu günleri geçti. Okulların badanacısı da oldum, hademesi de. Soba yakan da ben oldum, ışık yakan da. Kör cehaletle savaşmanın ne kadar zor olduğunu, çetin olduğunu yaşayarak öğrendim. Sadece okutmadım, okudum, okudum, okuttuklarımı yüreğimle kucakladım, onlarla Türkiye’min gelecek ideallerini de büyüttüm. İdeallerim büyüdükçe fiziki ve coğrafi alanlarımı, sosyal alanlarımı da genişletmek arzusu içerisinde oldum. Beni gölge sananlara inat gölgenin aslı olarak dolaşmaya başladım.

 

Belki sonraların içinde, belki zaman zaman kentten kente yolculuklar başladı.

 

Hep kalesiyle şehrin dört bir yanını gözetleyen, cumhuriyetin doğduğu kent Ankara merkez olmakla birlikte Sivas’ın bıçak gibi keskin ayazını, Erzurum’un karlarını gördüm ve onlarla birlikte yaşadım. Sivas ellerinde sazımız çalınmadı ama genç yaşta sözümüz dinlendi şükür. Çocukken dedemin yüksek perdeden zaman zaman söylediği “Erzurum dağları kar ile boran” türküsü hep dilimde dolaştı durdu. Çifte Minarelerden Gök Medreselere bir nazar ettim. Eskiden fotoğraf çekmek ve çektirmek şimdiki gibi hiç de kolay değildi. Lakin zamanımıza kalan bu Selçuklu imzalarının yanında bir fotoğraf çektirerek hayatın geleceğine bir iz bırakmak istedim. Bir gölge olmadığımı, en azından bu tarihi eserler gibi geleceğe düşüncelerimi bırakmak ister gibi poz vermiş olduğumu fotoğrafa baktıkça anlıyorum. Lakin kara yazılar ve Karayazılılar beni bekliyordu. Çünkü bir eylül ayının ortalarında köy-kent bozumu sayılan bu yere otobüsten iner inmez bir taş yağmuruna tutulduğumu unutmam da mümkün değil.

 

Gençlik bu ya! Hilafsız, haramsız, hesapsız, beklentisiz hep memleketi kurtarma (!) gözlükleri takmış olduğumdan başka hiçbir şey görmedi gözlerim. Bu gözler şehirden şehire dolaştı amma ne kendini gölgelere değişti, ne de ilke ve ideallerini. Çünkü “diyar diyar” dolaşmakta ayrı ayrı kitaplar okumak gibi bir haz alıyordum. İşte bu “haz” kendimi kaybetmeyi engelledi… Durabilir miydim, duramazdım da elbette…

 

Karayazı’dan yollanırken İstanbul’a yolda Akyazı denen bir yerin varlığına şahit olmam beni çok şaşırtmıştı doğrusu. Her Türk genci gibi vatani görevim gelene kadar hep filmlerde, kart postallarda hayran hayran, bir masal ülkesi gibi seyrettiğim, şairlerin şiirlerinde büyüttüğüm, hayallerimi dolduran kenti ancak askerliğimi yapmak için geldiğimde görebildim. Lakin birliğimden kentin merkezine her geldiğimde bile buranın bütün güzelliklerini gördüğümü, bunları hissettiğimi söyleyemem. Çünkü memleketi kurtarma gözlüklerimi hiç çıkarmamıştım ki… On sekiz ay, tam tamına on sekiz ay benim hayal şehrimde bazen gölgelerimi yitirmeme yaşadığım acı gerçekler sebep oldu. Burada çatladı memleketi kurtarma gözlüğümün camlarından biri. Ama kendimi hiçbir zaman kaybetmedim.

 

Malum gözlüğün camlarından birinin çatladığını çoktan unutmuştum. İstanbul’dan yolum, yolu yokuş diye bilinen Muş’a düştü. Savrulma fazla kuvvetli olamamış olacak ki burada fazla kalamadım. Kışın amansız sürdüğü bir şubat ayında vardığımın akşamı geri döndüm. Yolları taşlı, sevdalılarının gözü yaşlı Tokat’a huzurlu bir zaman aralığında huzur duyarak selam verdim. Selamım kabul olunmuş olacak ki burada tam üç yıl, gölgeli gölgesiz üç yıl ömrümün hanesine yazıldı. Buradaki okuma sevdamız, okul sevdamız Ankara yollarında gide gele büyüdü de büyüdü. Amasya’dan hep geceleri geçtim. Diplomaysa, liseden sonra ikinci diplomayı dosyama koydum.

 

Değişen bir şey olmadı. Gözlüğün gösterdiklerini yaşamaya devam ettim. Bir defa savrulmaya Ankara ile başladım ya, Ozanın dediği gibi “Ankara’da yedim taze meyveyi” ya... Bu durumda Ankara çekmez de ne yapar? Galiba kıraç toprakların gün karası yüzlerinin ışıl ışıl gözleri, güzel yürekliler beni bekliyordu. Yanık türkülerini plaklardan dinlediğim Hacı Taşan’ın memleketine, o zaman Ankara’ya bağlı Keskin’e yolumuz düştü. Üç yıl gibi bir zaman geçtikten sonra Ankara tekrar beni çağırdı. Davete icabet etmek gerekti. Ben de öyle yaptım.

 

Ankara’da aklı karalı günler. Sevinçler, sevgiler, hüzünlerle geçer oldu yıllar. Öğretmek le, öğrenmekle geçen yıllar ve ne olacaksa bir diploma daha dosyama ekledim. Belki de gölge olmamak için bir çaba, belki de çoğu tanıdıklarımın memleketi kurtarma gözlükleri yerine kendilerini kurtarma gözlüklerini taktıklarını fark etmeme yaradı bütün bu çabalar. Bu kentte yüreğim giderek dikenleniyor, gözlüğümün camındaki çatlak büyüyordu. Bir çaba, bir çaba, zorlu bir mücadele sonunda “Biter Kırşehir’in gülleri biter” diye çağıran Neşet’in sesine ve sözüne uyarak buraya merhaba dedim. Daha doğrusu gençlere, genç kalanlara dağarcığımda ne varsa paylaşmak için merhabamı tekrar etmiştim. İyi ki de demişim… Gerçi burada pek güllere rastlamadım ama gül gibi insanlara rast geldiğimi rahatça söyleyebilirim. Gül alıp satmıyorlardı ama sözleri gül ile süslüyorlar, gülümsemelerle dile getiriyorlardı. Yurdumun dört bir yanından gelen gençlerle bilgilerimi paylaşırken giderek gençleştiğimi de fark ettim. Lakin bir hayal kırıklığına uğramadım desem yalan olur. İşte burada görev yaptığım kurumda önemle işaret ettiğim gözlüğümün diğer camında da çizikler oluşmaya başladı.

 

Yaylalar içinde Erzurum yaylayı ve gülleri açıp duran Kırşehir’den sonra yolumuz “şehirler içinde Konya’dır Konya” diye türküler çığrılan yere düştü. Belki çıkmadık canda bir umut vardır hesabı umutlarımı, ideallerimi kaybetmemeye çalışarak memleketi kurtarma gözlüklerini gözümden hiç çıkarmadım. Lakin burada da bilim, sanat, düşünce, eğitim adına zihnimde büyüttüğüm ve olgunlaştırdığım üniversal yapının çoktan kağşamış olduğunu anlayınca gözlüğümün camları tamamen çatladı. İçimden ığıl ığıl bir şeylerin aktığını ve kaydığını hissettim. Belki bu karşılaştıklarım, yaşadıklarım bir serap belki de diye düşündüğüm çok oldu. En azından gönlüm, yüreğim, arzularım böyle istiyordu. Lakin bir başka şair Cahit Sıtkı’nın dediği gibi “insan bu yaşa gelince anlarmış ateşin yaktığını, taşın sert olduğunu”. Ben de çoktan anlamıştım ama bir türlü takmış olduğum gözlükten dolayı kabullenememiştim. Nitekim burada geçen beş yılın sonunda yaşadıklarıma, gördüklerime daha fazla dayanma gücü toplayamadığım için, meslek hayatımla birlikte kurumsal çalışma hayatıma da noktayı koyma mecburiyetinde kaldım.

 



Bu yazı 1130 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
162 Okunma
162 Okunma
157 Okunma
153 Okunma
145 Okunma
139 Okunma
139 Okunma
137 Okunma
136 Okunma
133 Okunma
132 Okunma
132 Okunma
410 Okunma
393 Okunma
274 Okunma
253 Okunma
253 Okunma
227 Okunma
213 Okunma
207 Okunma
199 Okunma
192 Okunma
187 Okunma
185 Okunma
YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
YUKARI