Bugun...


İhsan KURT


Facebookta Paylaş









İki Portre: YAZAR ve EDEBİYATÇI
Tarih: 01-11-2018 17:38:00 Güncelleme: 01-11-2018 17:38:00


       Kimi bir gülün açışını, bazısı bir dikenin nasıl büyüdüğünü gözlemler, merak eder. Karın yağışı, yağmurun yağışı, güneşin doğuşu veya batışı farklı duygular çağrıştırır, değişik duygular uyandırır. Belki bir hayretle belki de bir merakla başlar öğrenme… İlgi, keşif, duyurma-duygulanma bilinmezin kapısını aralama ve daha birçok şeyler olabilir. Biyografilerin, otobiyografilerin okunmasında da bu ‘merak’ unsurunun, duyguların, düşüncelerin elbette büyük rolü vardır. Hayatların nerede, nasıl ve nedeni de bu okumalarda etkili olduğu da söylenebilir.

       Ressam, bilim adamı, siyasetçi, devlet adamı portrelerinden örnekler okuyanlar bunların her birinin şahsa özel olduğunu fark etmişlerdir. Ülke veya dünya çapında olumlu veya olumsuz özel iz bırakmış, bu özellikleriyle tanınmışlar hakkında yazılan portrelerin bazılarının ilgi çekici olduğu da bir vakıadır. Ancak sayılan ve daha başka sıfatlarla bilinenlerin dahil olduğu konumlarda bazı ortak özellikler de gösterdikleri söylenebilir. Mesela belirli sanat başarılarından veya politikada iz bırakmış olmalarından dolayı bazı sıfatlarla anılan, hatırlanan kişilerin ortak özelliği olarak yoksul aile bireyleri olduğu, sıkıntılar içerisinden geldiği ve büyük mücadeleler verdiklerinin sıralanması gibi…

       Bu yazının konusu ise ne tanınmış ne de iz bırakmış olan –belki şimdilik- ama birçoğunuz gibi tanımaya çalıştığımız veya tanıdığımızı sandığımız bir YAZAR ve bir de EDEBİYATÇI olmak üzere iki ayrı portre çizilmeye çalışılacaktır. Yani, varsayalım kendisine YAZAR diyenle, kendisine bizim EDEBİYATÇI dediğimiz iki portrenin bazı özellikleri işaret edilecektir. Bunlar her yerde ve zamanda rastlayabileceğiniz, benzer davranışları şahsında toplamış tiplerdir genellikle. Sizler buna bazı özellikleri üzerinde toplamış iki prototip de diyebilirsiniz. Yoksa yazının konusu bilinen, tanınan belirli şahıslar değildir.

       Bu kimliğe sahip, etrafımızda birçok örneğini görebileceğimiz iki portredir YAZAR ve EDEBİYATÇI. Her ikisinin bütün özelliklerinden bahsetmek mümkün olamayacağına göre aslında yazıya ‘iki portre denemesi’ başlığı da konabilirdi. Fakat sadece öne çıktığını gözlemlediğimiz sınırlı birkaç örnek verileceği için yazının başlığı da iddialı olmaktan uzak tutulmuştur.

       Umberto Eco, Oscar Wilde için, “kendisi züppenin ete kemiğe bürünmüş halidir” der. Biz elbette böyle bir hüküm vermek yerine malum tipi temsil eden Yazarın daha görünen, bilinen bazı özellikleri üzerinde durulacaktır.

       Son zamanlarda kravattan vaz geçip daha çok spor giyerek imza günlerine çıkmayı bir tavır olarak seçenler elbette vardır. Ancak konumuzun Yazarı eskilerin tabiriyle hala “gran tuvalet” giyinmeyi ısrarla sürdürür görünmektedir. Kravattan, gömlekten, takım elbiseden vaz geçmeyi pek düşünmediği görülmektedir. Dışarıdan baktığımızda belki okuyucusuna saygıdan dolayı hep böyle giyiniyordur da denebilir. Elbette bu bir seçenektir, eleştirilecek bir yanı da bulunmamaktadır. Hatta son zamanlardaki dağınık giyim modasına karşı düzenliliği de temsil ediyor denebilir. Ancak Yazarın okuyucu karşısındaki tavırları daha ziyade bir üst düzey bürokrat edası içerisindedir. Bu haliyle kendisini nerede konumlandırmaya çalıştığını anlamak zorlaşmaktadır. Yüzüne takmış olduğu ciddiyetin maske olduğu hemen anlaşılmaktadır. Galiba istese de doğal olmayı pek becerememektedir. Belki her insan maske takar ama bu maske taktığını da gösteri haline getirme peşindedir.

       Yazar ve kitap, kitap ve yazar ayrılmaz ikili gibi algılanmasına rağmen bu yazar türü tanıyanlarını, okuyucularını şaşırtır, hayrete düşürür. Öyle bir YAZAR ki; özellikle kitapçılara uğramaktan, kitaplardan bahsetmekten, kitapların bulunduğu ortamda bulunmaktan yüzüne sigara dumanı üflenmiş kedi misali kaçar. Kitabın muhtevası ne olursa olsun eskimişi, birazcık yıpranmışı onun nazarında değersizleşmiş sayılır. Yanılıp yenilip aldığı kitap takım elbisesine, jilet gibi giyimine uygun olmasını ister. Bununla da kalmayan Yazar kitapçıya, kitaplığa, kütüphaneye benzeyen durumlara ve ortamlara buz gibi bakar ama yazardır… Yüzüne ve gözlerine birazcık dikkat ettiğinizde sanat, edebiyat, kitap sohbetlerinin sanki ona azap verdiğini hissedersiniz. Mecbur kaldığı durumlarda, ayıp olmasın babından konu ile ilgili-ilgisiz bir iki cümle ettiğinde bile galiba sığlığı sezilecek kaygısıyla sohbeti aniden keser, bulunduğu ortamı bir sebep icat ederek acele ile terk eder.

       Özellikle tanımadıklarına karşı burnundan kıl aldırmayan birisi. Ona göre bu tavır bilginin, kültürlülüğün nişanesidir. Eski tanıdıklarıyla karşılaştığında onları tanımazlıktan gelme, hatırlayamama rolünü çok iyi oynar. Kibrin abidesi yapılacak olsa örnek olarak Yazar seçilebilir. “Ben bilirim, sizler daha az bilirsiniz” mesajları okunur gözlerinde. Konuştuğu zaman, kelimelerin üstüne bastırarak üst perdeden laflar etmeyi prensip olarak kabul eder. Çok şeyi bildiği mesajını güya böyle “ağır başlı” bir tavırla verdiği görüşündedir. İstisnasız her konuda ciddi bir tavır maskesi takınarak ahkâm kesmeyi de hiçbir zaman elden bırakmaz… Beş cümleden üçünü yanlış ifade etmese bile anlaşılmaktan ziyade daha çok anlaşılmamaya çaba sarf eder. Süslü cümleler yazacağım, büyük laflar edeceğim kaygısıyla kendi batışına çanak tutar ama bunu da fark etmez. İşaret edenleri de önemsemez.

       Yazdıklarında en saf, en temiz, en anlaşılır kelimeleri bile, parçalanmış metallerden çıkan sesler haline getirmeyi başarır (!). Hatta insanın doğal olduğu var sayılan duygularını bile cümleleriyle maddileştirme çabası içerisine sokar. Kelimeleri kullanılması gerekli yerlerden özellikle kazıyarak sanat yapma telaşı ile sökerken çıkardığı sesler bir matkaptan gelen sesler hissini uyandırır. Sanki ona yazma eylemi birileri tarafından zorlayarak, tehdit ile yaptırılmaktadır. Kendine YAZAR diyen bu zevatların yaptıklarına dense dense ancak ZORAKİ YAZARLIK denir herhalde.  

       YAZAR “inadım inat” anlayışının bir numunesi olduğundan etrafındakilerden iki tür davranış görür. Samimi, iyi niyetli olanları onu iyi tanıdıklarından yanlışlarını ya doğrudan ya da dolaylı olarak işaret ederler, gösterirler. Fakat o bunu kendisinin değil başkalarının hataları, eksiklikleri olarak gördüğünden zerre kadar üstüne alınmaz… Kendisine biraz uzak olan çevresi onu alkışlar. Ya onu hiç okumadan yahut yanlışlarının gerçekten farkına varmadıklarından, varmak istemediklerinden alkışlarını sürdürürler. YAZAR dürüst olmayan çevresinden aldığı alkış onaylarıyla kitaplarına bile alıntıladıklarını anlamadan alır, buradan da bir bilgiçliğin gösterisini yapar.

       Gelelim EDEBİYATÇI portresine.

       Bu adı kendisinin değil bizim verdiğimiz biridir Edebiyatçı. Çünkü umurunda değildir kendisine ne denmesi gerektiği, aslında pek önemli de değildir. Hayal ettiği hayatı kuran insandır o.  İnsandır, okurdur. Ara sıra o da yazar ama yazdıklarının pek önemli olmadığı mesajını vermekten geri durmaz. Oysa o çizilen Yazar portresinden daha da iyi yazar. Her insan gibi duyguları, düşünceleri vardır. Fakat bunları hiçbir amaç gütmeden, maskelemeden doğal olarak ifade etmeyi yeğler. Yazılarında sular seller gibi akıcı bir üsluba sahiptir.

       İyi bir okuyucu kıstasının neler olduğu veya varsa bu kıstasların gerçek anlamda somut olarak ortaya konmadığından Edebiyatçının da nasıl bir okuyucu olduğunu pek bilemiyoruz. Birazcık kitap sevgisi, birazcık edebiyata ilgisi olanlarla yaptığı kısa, öz konuşmalarından onu bu yönde anlamak daha anlaşılır oluyor. İşte o zaman rahatça diyebiliyoruz ki, belki herkes okur ama Edebiyatçı okuyanları da okur. Güncelin peşinden gitmekten ziyade iz bırakmış, iz bırakacağını düşündüğü yazarları ve eserlerini kendisine bir zorunluluk getirmeden takip eder. Bazı yazarların bigâne kaldığı yerli ve yabancı edebiyatın kısa tarihi de onun ilgi alanındadır.

       Edebiyatçının, Yazarın tersine heyecanlı iyi bir kitap takipçisi, hassas bir kitapsever olduğu rahatça söylenebilir. Eğer tek bir sığınağından bahsedecek olunursa bunun adı kitaplardır. O hayat gemisini sadece kitap limanlarında demirler. Hayata insan merkezli, insana kitap ve edebiyat ufkundan bakmayı seçmesi de en öne çıkan zenginliklerinden biridir.

       Bazı insanlara “edebiyat yaptığı”, edebiyat öğretmeni olduğu, belki güzel konuşup güzel yazdığı için gayri ihtiyari “edebiyatçı” sıfatı verilir, “edebiyatçı” sıfatı ile anılır. Ama bu yazının konusu olan Edebiyatçı işaret edilenlerin de üstünde sanki daha çok bu sıfatı almaya hak kazanmış birisidir. Çünkü o edebiyatsız hayatı, kitapsız hayatı fazla değil hiç düşünemediğini sık sık dile getirmiş olmasından, kitapları mutluluğun bir kaynağı olarak görmesinden dolayı da Edebiyatçı sıfatını daha çok hak etmektedir. O “ya edebiyat ya hayat” çıkmazı içerisine kendisini sokmaz. Aslında hiçbir çıkmaza hayatında yer vermez. Sanırım böyle bir ayrım yerine edebiyat ve hayatı birleştiren anlayış içerisinde “hem edebiyat hem hayat” aydınlığı ile bir yürüyüş içerisindedir. Hayat felsefesini ağırlıklı olarak bu yolculuk belirler.

       Edebiyatçı, -eski veya yeni basılmış hiç fark etmez- eline aldığı bir kitabı tutarken, kapağını açarken, sayfalarını çevirirken mümkün olan en nazik bir davranış içerisindedir. Bu tavrıyla sadece elinde tuttuğu kitabı değil içinde yazılanlara, anlatılanlara da hassas olunması gerektiği mesajını vermek ister gibidir. Kitaba bir nesne gibi değil, incitilmemesi gereken hassas bir canlıya davrandığı gibi sevecen davranır. Parmakları ile dokunurken sanki içindekilerini beynine doğru vakumlamış gibi hissedersiniz. Bunu yaparken okuduklarını, okunanları düşündüğü yüzünden ve gözlerinden okunur. Kitaba kaba davrananları, mesela kapağını kırarak çevirenleri yüksek ses tonuyla uyarmasa kendisini rahatsız hisseder.

       Edebiyatçı, çoğu edebiyatçının da net olarak tanımlayamadığı edebiyata çok farklı, çok zengin bir atmosferin alanı olarak bakar. Ona göre edebiyat insanlığın ortak güzel duygularından biridir.  Edebiyat sürekli bir arayış, kitaplarla ulaşılan huzur kuytularıdır onun için. Edebiyatı sadece kuramlar çerçevesine hapsedenlere de, ona sınırlar çizenlere de hoş bakmadığı gibi bu tür yazılanlara da biraz soğuk bakar. Çünkü edebiyat tarif edilemeyen, belki daha çok hissedilen, yaşanandır.

       Edebiyatçının soğuk baktığı sadece bunlar değil elbette… “Mış” gibi yazan ‘zoraki yazarlara’ karşı tavrı sadece eleştirel değil aynı zamanda tahammülsüzdür. Çünkü her ne amaçla ve ne şekilde olursa olsun Türkçenin doğru kullanılmaması hassas kişiliğinde öfkesini kabartır. Kitabının yahut yazısının daha ilk cümlesine şaşılacak şekilde bozuk bir anlatımla başlayanlara hayret etmekten geri durmaz. Bu yanlışlarda, hatalarda ısrar eden Yazarlara karşı şaşkınlığının yanında isyan bayrağını da çeker. Bu yanlışlar kendisine yapılmış gibi öfke duyar.

       İşte size bir YAZAR bir de EDEBİYATÇI portresi...

       Herhalde en azından bu özelliklerden birini veya bir kaçını kişiliğinde gördüğünüz tiplere sizler de rastlamışsınızdır. Zaten iki örnek de bu amaçla çizilmeye çalışılmıştır. Yoksa bu yazıda belirgin şekilde, özel olarak seçilmiş, ilgili sıfatlarla, davranışlarla anılan özel kişiler söz konusu değildir.



Bu yazı 415 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
YUKARI