escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan escort bursa bayan istanbul escort istanbul escort istanbul escort vtunnel
Bugun...


İhsan KURT


Facebookta Paylaş









TAŞRALI YAZAR
Tarih: 01-03-2018 15:22:00 Güncelleme: 01-03-2018 17:01:00


             Ağır adımlarla ama etrafını seyrederek yavaş yavaş yürüyordu.

             Kartpostalları ve filmleri saymazsak İstanbul onun için yabancıydı. Sadece filmlerde görmüş, çocukluğunda kartpostallarda hayran olmuştu İstanbul’a. Bir de İstanbul’da yaşayan şair ve yazarlara. Çünkü onları hep “şanslı” olarak görmüştü… Abdülhak Şinasi Hisar’ın Boğaziçi Mehtapları ve Boğaziçi Yalıları adındaki eserini okuduğunda hep şiir gibi, içinde yaşayanlarda dert gam olmayan bir İstanbul tasavvur etmişti…

             Boğazın ortasında bir biblo gibi duran Kız Kulesi’nin siluetine hayran olmuş, merak edip hakkında yazılan efsane gibi yazıları okumuştu. Çok merak ettiği Ayasofya’da, Süleymaniye’de ve Sahaflarda hayli dolaştığından Beyazıt Camiinin yanında bulunan çınar ağaçlarının altında soluklanmak istedi. Oturduğu yerden ileride İstanbul Üniversitesi’nin tarihe şahitlikler etmiş kapısı görünüyordu. Bir süre bu kapıya baktı. Bir taş yapı değil, tarihe tanıklık etmiş bir abide olarak seyretti burasını. Biraz da yaşlılığının verdiği yorgunluktan sonra kendi halince dalıp gitti. Artık ne etrafındaki seyyar satıcılar, ne çınar ağaçlarına konan kuşlar ne de üniversitenin kapısına doğru yürüyen insanlar dikkatini çekiyordu. Düşünceler ve duygular anaforu onu sarmalamıştı bir kere…

            İçinde bir zaman med-ceziri yaşıyordu. Bildiği ve hayal ettiği kadarıyla tarihe gidiyor, bir seyyar satıcının avazı ile içinde olduğu zamana dönüyordu. Sonra etrafında gördükleriyle tekrar tarihe yolculuk…

              Bütün yaşanmışlıklarıyla tarihin içinde, tam orta yerinde hissetti kendini. Kapıdan gözünü alamadı. “Kim bilir hangi sultanlar, vezirler, paşalar geçti bu kapıdan” diye düşündü. Sonra kendine kızmış gibi başını önüne eğdi. İç konuşmasında “neden ta o kadar uzağa bakıyorum ki, dedi. İşte şu bastığım yerlere acaba Bizanslısından Osmanlısı’na kaç insan basıp geçmiştir? Acaba Sultan Beyazıt Han buralarda dolaşmış mıdır?”

               Sorular… Sorular… Sorulara cevaplar aramalardan kendisini, kendisinin İstanbul’da olduğunu ve hatta bir arkadaşına buluşmak üzere sözleştiğini bile unutmuştu. Tanıdık bir elin dokunmasıyla zamanına, kendisine döndü.

           “Hayrola çok dalıp gitmişsin… Yoksa çok mu geciktim” dedi arkadaşı. Gülümsedi. Düşünceleri ve hayalleriyle yakalandığı duygusuna kapıldı. Arkadaşına cevap vermeye hazırlanmıştı ki yine arkadaşı ondan önce konuşmaya başladı:

           “Sana zaman zaman, şaka yollu da olsa ‘taşralı yazar’ dememi mi düşündün yoksa? Eğer bunu düşündüysen, bunun İstanbul’da yaşayan için ne demek olduğunu daha iyi kavradın herhalde” dedi.

             Oysa O bunları hiç düşünmemişti. Yine sadece arkadaşının çok karşılaştığı tebessümü ile cevap verdi. “Nereden çıkardın bunları” dercesine baktı.

         İki arkadaş Sahaflarda dolaşmak istediklerinden birlikte bir kitapevine girdiler. Burada İstanbul’da yaşayan, “Taşralı yazarın” arkadaşının tanıdığı bir yazarla karşılaştılar. Tanıştırıldığında ayaküstü bir sohbet başladı. Bu durumu seyreden kitapevi sahibi bir köşede bulunan taburelere oturmaları için buyur etti.

         Artık çaylar da gelmiş, sohbet koyulaşmıştı. O, sohbete katılmaktan daha çok konuşulanları dinlemeyi tercih ediyordu. Öyle ya karşısında konuşanlar İstanbul’da yaşıyorlar, buranın havasını, suyunu, kültürünü teneffüs ediyorlardı. Her zaman olduğu gibi “Bu sohbetlerden yararlanmak gerek. Her zaman İstanbul’a gelmiyorum ya” diye düşündüğünden, dikkatini konuşulanlara vermişti.

            “Peki, A Bey! Tezgâhta neler var, şimdilerde neler yazıyorsunuz” dedi arkadaşı.

             A Bey, “Sorma! F belediyesi bir senaryo yazmamı istiyor. Anlaştık sayılır. Şimdi buradan çıkınca oraya uğrayacağım.”

             “Konusunu söylediler mi?”

             “Evet… Evet, büyük bir şairimizle ilgili olacak galiba. Filmini yapacaklar…”

             “Peki, siz ne dediniz?”

            “Ne diyeceğim… Söylediğim gibi anlaştık sayılır…”

            “Nasıl yani?”

          “Dedim ki başkana. Başkan benim iyi bir tatile ihtiyacım var. Bir aylık güzel bir tatil imkânı sağlarsınız. Elli bin kadarcık bir telif de verirseniz bu iş olur. Tatil dönüşünde senaryoyu yazar teslim ederim, dedim… Hem canım böylelikle kültürümüze de hizmet etmiş olmuyor muyuz?”

         Bu son cümle “taşralı yazar”ı içinde bulunduğu durumdan sarsar gibi kendine getirdi. Hiç de yanlış duymamıştı. O yazı hayatından, hem de bir aylık bir süre içerisinde böyle bir para kazanmayı hayal bile etmemişti. Otuz yıllık emekli ikramiyesi bu paranın yarısına bile ulaşmamıştı. Otuzu geçen kitap sayısıyla da bu kadar kazanamamıştı. “Demek ki ‘sırtını ya ağaya ya da dağa dayayacaksın’ meselesi yazarlıkta da geçerliymiş gibi gözüküyor” diye düşündü. “İstanbul’un gerçekten taşı toprağı altın galiba” demekten de kendini alamadı.

        Aniden yanında oturan arkadaşına, “Sen ne kadar haklısın, biliyor musun? Galiba bana neden ‘taşralı yazar’ dediğini daha iyi anlıyorum” dedi. Daha önce adını gazeteden ve bir iki kitabıyla duyduğu, şimdi kendisini dinlediği yazarın varlığı buzdan bir heykel gibi karşısında eriyordu. Kalktı. Onun bu sözüne kitapevinde bulunanlar da, arkadaşı da şaşırmıştı. Yüz hatlarının çok şey anlattığı bir tebessümle arkadaşına döndü:

       “Sana bir kere daha hayran oldum kardeşim… Hani o bana şaka yollu söylediğin söz var ya… O sözde gerçekten haklısın. Ben her zaman bir taşralı yazar olarak kalmaya mahkûmum.”

       Bu sözler karşısında orada bulunanlar şaşırmışlardı. Çünkü onun ne demek istediğini, ne yazacağı bir senaryoya bir aylık tatilin yanında elli bin lira alacak olan yazar, ne de kitapevindekiler anladı. Yüzüne anlamsız anlamsız baktılar.

        Taşralı yazar yoluna yalnızca yürüdü.



Bu yazı 2456 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
YUKARI